25 KASIM, ÇARŞAMBA, 2015

İki Satıra Haddinden Fazla Şey Sığdıran Kalben

Egolarından sıyrılmış, insan olmanın kibrinden arınmış, sevgi ve neşe veren bir Kalben’le ilk albümünü kaydettiği günlerde, Tunç-Erekli Stüdyo’da buluştuk.

İki Satıra Haddinden Fazla Şey Sığdıran Kalben

Kalben, Sofar videosuyla hayatıma sızan, giren, girdiği yerde kendisine yer edinen bir sanatçı. Sadece müzikle değil, resimle ve edebiyatla da dünyaya lütuflar sunuyor. Bana kalırsa, bir yaratıcımız varsa, araya da güzellik olsun diye onu atmış. Kalben’i Karga’daki bir konserinde dinledim. İki şarkı arasında, dinleyenleriyle gündelik bir ânı paylaşıyormuşçasına içten ve rahat kurduğu bağ şarkılarını söyleyemeye başladığında yerini zekice tasarlanmış bir derinliğe bırakıyor. Gezegenin en acı hikâyelerini anlatırken bile gülümsememi sağlıyor Kalben.  Egolarından sıyrılmış, insan olmanın kibrinden arınmış, etrafına bol sevgi ve neşe veren bir Kalben’le ilk albümünü kaydettiği günlerde, Tunç-Erekli Stüdyo’da buluştuk. Sanırım çağdaşım olduğu için tuhaf bir mutluluk hissettiğim, her başarısıyla gururlandığım, esaslı bir kadınla tanıştığım ve bu sohbeti gerçekleştirdiğim için şanslıyım. 

Canım Kalben, kitaplardan konuşacaksam sana ilk önce yazdığın çocuk kitaplarını sormam gerekiyor. Masallara inandığın şüphesiz. Bu süreç nasıl başladı? İlk hikâyeyi nasıl oluşturdun? Dinleyip çok etkilendiğin masalı hatırlıyor musun? Atarlandığın bir karakter ya da yerine geçmek istediğin bir kahraman oldu mu çocukken?

Lulu’nun Maceraları adında bir çocuk kitabı serisi var, Aylak Adam Çocuk tarafından basılıyor, Dilem Serbest’in illüstrasyonlarıyla can buluyor kitaplar. İlk kitabın adı Lulu Güneşi Arıyor idi, ikinci Lulu Okula Başlıyor oldu. Henüz basılmadı sanırım, ben de emin değilim, dizgiden pek anlamıyorum. (Gülüşmeler). Yoğun bir ofis hayatımın olduğu eski bir zaman diliminde ev ile iş arasında iki saatlik yolculuklar yaparken Lulu’nun hikâyesini yazmaya başladım ve arkası da geldi. Lulu, annesini kaybettikten sonra onu aramaya çıkan, arkadaşlar edinip yaşama dair birkaç öngörü edinen 6 yaşında bir prenses. Bildiğimiz, bize ezberletilen prensesler gibi de değil. Cesur, kendine has bir tarzı var ve de duygularını ifade etmekten, yüksek sesle konuşmaktan korkmuyor.

Masallardan her zaman çok etkilendim, etkileniyorum. Canım annem karanlık korkumu yenmem için sürekli “uyduruk” masallar anlatırdı bana uyku öncesinde. Behrengi’nin kitaplarını okurduk birlikte. Küçük Kara Balık en etkilendiğim masallar listesinde başı çekiyor. Roald Dahl’in Matilda’sını da çok severim. 

Kalben ©Korhan Karaoysal

Muhtemelen seni dinleyen herkesin hissettiği gibi ben de ilk kez dinlediğimde şiirle, edebiyatla olan yoğun bağını merak etmiştim Şarkı sözlerin, bulduğun melodilerin önüne geçmeye çalışıyordu sanki. Fakat sesin hepsinden de önde koşuyor. Müziğinde şiirinden etkilendiğin şairler var mı?

Cemal Süreya, Cahit Külebi, Cahit Sıtkı Tarancı, Attila İlhan gibi eşsiz şairlerle büyüdüm. Aile evinin kasvetli ve çocuk aklını karıştırmak için yarışan günlerinde ilk dostlarım oldu şiirler. 5-6 yaşından beri utanmadan sıkılmadan, dalga geçenlere aldırmadan şiir okuyorum. Üniversitede param olmasa da müziğe ulaşabildiğimi anladığımdan beri Patti Smith, Tom Waits, PJ Harvey, Robert Smith, Björk, Thom Yorke, Jim Morrison gibi eşsiz müzisyenlerin şiirsel dünyalarına da adım atma şansına eriştim. Hepsinden etkilendim ve onları yolculuğumun parçası haline getirmişimdir eminim şarkılarda da.

Ne yazık ki şiir okunurken kahkahalarını tutamadığı için bu değerli edebiyat türünü tümden reddeden birçok insan tanıyorum. Oysa şiir, kişiseldir, tekildir bence. İlla odalarda bağır çağır hep birlikte okumamız gerekmez. Hislenmekten korkuyoruz sanırım.

Yazarlarla ve kitaplarla kurduğun iletişim nasıl? Okuma ritüellerin var mı? Biraz merkezi yerlerden uzaklaştın diye biliyorum. Bu süreç seni nasıl etkiledi?

Şimdi gitme halindeyken okumaktan çok keyif alıyorum çünkü içinde olmak istediğim yerlere gidiyorum uzun uzun. Ev uzak, gidilecek yerler uzak, uzaklıklar arasında okuyorum,  beni heyecanla sürükleyen bir eser yakaladıysam edebiyat denizinde. Gitmelerdeyim, yollardayım. Çocukluk ve ergenlikte okumak daha evcil bir eylemken, büyümek ve yetişkinleşmek, kitapları sokaklara taşırmama yardımcı oldu.

Birçok şarkından yol çıkarak dev aşklar yaşadığını tahmin ediyorum. Sonradan mutlu, güzel sakin sulara düştüğünü de biliyorum. İki roman kahramanını birbirine âşık edecek olsan hangileri olurdu? Mutlu olup olmayacaklarına karışmıyorum. Ona sen karar ver.

Dev aşklar yaşamadığım için var o sahipsiz, içli şarkılar. Beni dev aşka götüren yolda durduğum ıssız, kuytu, karanlık durakların yalnız şarkıları... Sonradan, hep sonradan bir aşk geldi ki, onunla büyüdüm, ufaldım, dönüştüm ve kibrimden, önyargılarımdan, değerli gördüğüm taraflarımın keskin uçlarından kendimi döve döve kurtulmaya başladım.

Reşat Nuri Güntekin’in Eski Hastalık romanından Züleyha ve Yusuf’u aralarındaki tüm ayrılıklara karşın doya doya âşık etmek isterdim. Bir türlü öylesine âşık olamıyorlar. Zaman, yetiştirilme biçimleri ve ekonomi yüzünden ayrı düşen âşıklara özellikle hüzünleniyorum romanlarda.

Kalben ©Korhan Karaoysal

Çizimler de yapıyorsun değil mi? Bir insanın duyargalarının bu kadar gelişmesi bana tuhaf geliyor. Gör, anlat, duyur, göster… Yaratıcı varsa, lütuf diye birkaç tane serpiştiriyor etrafa özel varlıklar. Sen de onlardansın benim için. Az sonra aşk şiirleri yazabilirim sana, burada kesiyorum anlatmayı o yüzden.  Edebiyattan sinemaya yapılan uyarlamalardan önerebileceğin, sevdiğin filmler var mı?

Guguk Kuşu geliyor hemen aklıma. Beni Asla Bırakma var. “Şey” var. Stephen King’in Benimle Kal adlı eserini kanlı canlı izlemek de çok mutlu etmişti çocukluk yıllarımda, hatırlıyorum. Aynı yazarın “The Shining” adlı eserini Kubrick uyarlayınca da favori korku filmimi bulmuş oldum. Philip K. Dick’in Bıçak Sırtı romanının Ridley Scott uyarlamasına bayılırım.

Çizim yapıyorum, annem fakirlikten ötürü öğretmen olmak zorunda kalmış bir ressamdı. Benden kalemleri, kâğıtları ve renkleri hiçbir zaman esirgemedi en zor zamanlarda bile. Sanırım onu hatırlamak ve onunla bağlarımı korumak için hâlâ resim yapmaya devam ediyorum. Yeni evlenecek arkadaşlarımın evine birkaç tablo yapmak var aklımda şu aralar, çünkü sanat satın almak herkes için mümkün olmuyor ve dostlarımın duvarlarını Ikea’dan kurtarmak istiyorum. Bakalım becerebilecek miyim?

Varoluşa ve nedene dair şahane tespitlerin var da hepsini gülerek anlatıyorsun sanki. Ölümü nasıl anlamlandırıyorsun mesela?

Bizzat en sevdiğim insanı kaybettim ve seneler sonra bu kaybın acı çöküşünden aşkla, kabullenişle, dostlukla kurtulmaya başladım. Önce ölüm yüzünden ayrıldığımız insanlardan kalan, sakladığımız eşyalar, yadigârlar üzerine sayfalarca akademik tez yazdım. Sonra annesini kaybeden bir kızın hikâyesini anlatan, yas tutmakla ilgilenen bir çocuk kitabı geldi.

Hâlâ başına iyi birkaç şey gelince öleceğinden korkan biriyim. Ölümü anlamlandırmaya çalışarak çok zaman kaybettiğimi görüyorum şimdi. Geçmişe dönük yaşamak, tam geleceğe adım atacakken çekmeceden eski bir şeyler çıkarıp kayıplar âlemine dalmak... Nostalji ile ahmaklık arasındaki ince hattı kaçırmak... Yenidir arkama yaslanıp keyifle bir çay içmelerim; sanırım ben yaşamı anlamlandırıyorum artık, ölümü değil. En azından bugün. Öyle hissediyorum. Ölümün üstü toz tuttu belki de, o kadar düşündüm (-ki onu), korktum  (-ki ondan) ve lanet ettim (-ki ona).

Öte yandan babam emekli bir asker. Ona “hiç bir adam vurdun mu?” diye sorduğumu hatırlıyorum bir gün. Yanıt vermemişti. Kalender adamdır, şiir yazar, Türk Sanat Musikisi âşığıdır, ordudan kaçırdığı zamanları kendine adamıştır. Bu soruya yanıt vermeyişindeki sessizlik hâlâ aklımdadır. İncecik insanları alıp kalınlaştıran, kalpleri karartan, haneleri dağıtan Orta Doğu’da konumlanmış olmak da cabası. Öyle hüzünlü bir fakirlik fukaralık akıyor ki her yerimizden. İnsan yüzlerinde yanık bir dudak gibi duruyor ölüm. Makyajla kapatamadığımız bir ölüm var burada. Artık saklayamadığımız, Avrupa tatillerinde unutamadığımız, pahalı arabalarımızla ezemediğimiz bir ölüm.  Mültecilere can yeleği ve bot satan bir esnafın ölümü var. İran olmaktan korkup oy verdiği partiyi değiştirmeyen üst düzey yöneticinin ölümü var. Kendine yabancı olanı öldürenin ölümü var. Sevdiği kadını, onu sevmiyor diye öldürenin ölümü var. Akrabasına tecavüz edenin, tecavüz bebeğini doğuranın ölümü var.

Ama yaşamak ne güzel değil mi? Utanmıyorum bunu söylerken; çünkü yaşamak güzel. Ölüler bunu iyi bilir. Onlara sormadığımız için bu rezillik, bu bilmem kaç perdeli korku seyri, bu kişiliksiz ve soluk suratların temasını aşk sanmamız, küçük modüler kutularımızı yuva diye anlamlandırmalarımız.

Neticesinde, insanın yaşamaktan anladığını kim söylemiş ki? Yaşamaktan anlayan kendine böyle bir düzen inşa eder mi? İnşaatlara, kesik ağaç köklerine, ölü hayvanlara, içi kurumuş kadınlara, kimliğini keşfederken kendine gösterilen faşist tavrın aynısını göstermekten kurtulamayan dışlanmışlara, iktidarın altında erken kaybetmiş erkeklik kavramına, ülkeler coğrafyasına derinlemesine bakınca yaşamakla ilgili iddialarımızın kofluğu ortaya çıkıyor ziyadesiyle. Ve bunlar hep, ben bu ülkede doğdum diye düşündüklerim. Yaşamak çok farklı yorumlanabilir doğduğunuz, büyüdüğünüz yere; ailenize, sosyo-ekonomik durumunuza göre. Belki annem zengin bir ressam, babam da asker kaçağı bir müzisyen olsaydı şimdi başka türlü sorulara yanıt veriyor olurdum.

Kalben ©Korhan Karaoysal

Son olarak sormadan edemeyeceğim. İlk albümün geliyor. Tunç-Erekli’de kaydediyorsun. Gelmişken şahane insan Rıza Erekli’yi de gördüm birkaç yıl sonra. Nasıl geçti günlerin? Hiç duymadığımız parçalar da oluyor mu içinde? Bir de ben mesela bir hikayeyi yazarken hep aynı şarkıyı dinlerim. Dönemsel olarak bir şarkı etkiler beni. Bu albüm sürecinin de böyle bir kitabı, filmi, müziği oldu mu?

Rıza Abi’nin yazdığı, düzenlediği ve ürettiği şarkılarla büyüdüm ben. Bkz: Papatya. Duvarında asılı olan albüm kapakları çocukluk ve ergenlik günlerimde çalışma masamın üstünde, radyomun önünde, mutfakta, kısacası hayatımın her yerindelerdi. O kasetler... O kasetlerin hayalet melodileri arasında girdik ve aşkla kaydettik albümü. Hiç duyulmamış şarkılar da var, duyulmuş ama yeniden ezber gerektirecek şarkılar da. Benden de var, bizden de. Kendimi hafife alma hatasına çok düştüğüm için müziğime öyle ihanet etmek istemedim ve onu hafife almadım. Dünya güzeli insanlarla çalışma şansının katkısı da yadsınamaz. Sevgili Engin Akıncı, Mabel Matiz, Tolga Görsev, Berkant Ali İncesaraç... Albümdeki şarkıların tüm düzenlemeleri sevgili Berkant Ali’ye ait. Birlikte yaptığımız bir şarkı da var, ki bu benim gibi yalnız olmakla övünen çünkü başka çaresi olmamış biri için ne kadar değerli, bilebilirsin. Şanslıyım, ağzımı açıp da kötü tek bir laf etmiyorum. Severek çalışan çok fazla insan yok maalesef.

Bu dönemde Patti Smith’ten Çoluk Çocuk aldı götürdü beni. Sunay Akın’dan İstanbul’da Bir Zürafa, Roald Dahl’den Cadılar, Nâzım Hikmet’ten Henüz Vakit Varken Gülüm okudum. Bol bol Calexico dinledik Berkant ile. Department Of Eagles’ten Love Me dinledik, muhteşem bir Elvis yorumlamasıdır ve de “işte cover böyle olur” dedirtir. Mulatu Astatke, Still Corners, Sevinç Tevs, Mirkelam, My Brightest Diamond, Elliot Smith, Chet Baker, Django Reinhardt, Tame Impala, Goldfrapp, Queens of The Stone Age, Bülent Ortaçgil, Morphine, Andrew Bird dinledik... Bir de ufak itiraf gelsin, doya doya müzik dinleyemedim son bir yıldır, işler hafifledikçe yeniden keşif heyecanı sarıyor beni.

https://www.youtube.com/watch?v=av12BTEj5iU

0
17903
4
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Geldanlage