17 MART, SALI, 2020

Deneyselliği Yazınsal Bir Anlatı Biçimine Dönüştürmek

Yazar ve editör Cem Akaş ile kitapları başta olmak üzere kapsamı yayıncılık dünyasını da içine alan bir söyleşi gerçekleştirdik.

Deneyselliği Yazınsal Bir Anlatı Biçimine Dönüştürmek

“Gerçek’ten daha edebi, Edebiyat’tan daha gerçek.” Böyle bir eser yazılabilir mi? sorusudur edebiyatı güzel kılan şey. Böyle bir hikâyenin arayışı, yazma denemeleridir. Bu denenen taslakların hepsinin yok edilmesidir. Sonra bir tanesinin yayımlanmasıdır. Deneye deneye bulmaktır Gerçek’ten daha edebi olanı, Edebiyat’tan daha gerçeğini. Ve güzel olan da budur.

​Cem Akaş eserleri “deneysellik” üzerine kurulu hikâyeleri, anlatıları, dil arayışları ile edebiyatımızda farklı ve yenilikçi bir yere konumlanmakta. Başlıca birkaç esere; 7, Gitmeyecekler İçin Urbino, 19 ve Y baktığımızda bile böyle bir külliyatın varlığı edebiyatımız adına heyecan verici. Çünkü edebiyat, -klasik eserlerin dahi çağa göre biçim aldığını düşünürsek eğer- yenilik üzerine kurulu bir sanat dalı.       

Sizinle başlamak istiyorum. Kimya mühendisliği okuyorsunuz. Master öğreniminizi siyaset bilimleri üzerine yapıyorsunuz. Doktoranızı da Türk Siyaset Tarihi üzerine. Edebiyat ile olan bağınız ilk olarak ne zaman başladı? Çünkü öyle görünüyor ki; tüm bu meslek edinme ve öğrencilik süreçlerini tamamladıktan sonra (ya da tamamlamaya yakın) edebiyat ve yayıncılık dünyası içine dalıyorsunuz. Ama hayır, daha da öncesinde çocukluğunuzda şu kitap veya kitaplardan dolayı, ailesel faktörlerden dolayı belki de, zaten edebiyata hiç uzak olmadım mı dersiniz?

İlk öyküm “Gerçeğin Öte Yanında” Gergedan dergisinde 1987’de yayımlandığında ben mühendislik öğrencisiydim. İlk öykü kitabım Noktanın Kesişimleri Antolojisi 1990’da yayımlandığında keza öyle. Doktoramı 2004’te bitirdiğimde herhalde 10-11 kitabım yayımlanmıştı. YKY’de çalışmaya da 1992’de, yüksek lisans öğrencisiyken başladım. Dolayısıyla “Önce öğreneceklerimi öğreneyim, sonra yazarım ve çalışmaya başlarım” deme şansım olmadı, öğrendikçe yazdım diyelim. Mesleğimi de okulda edinmedim zaten. Tabii ki yazmaya bütün bunlardan daha önce başladım (genellikle öyle olur ya) – ilkokulda bir bilimkurgu romanı yazıyordum, bir yandan da çiziyordum; ortaokul ve lisede Türkçe ve İngilizce derslerinde gereksiz uzunlukta ve çoğu zaman istenmediği hâlde kurguya dayalı kompozisyon ödevleri yazıyordum, okul dergilerine katkıda bulunuyordum, şiir bile yazmışlığım vardır.

Cem Akaş külliyatına 1987 yılından itibaren baktığımızda anlatımı, kurgusu, dili, ele alış biçimleriyle yenilikçi, kendini tekrarlamayan bir anlayışı takip ettiğinizi gördüm. Özellikle kendinizi tekrarlamak istememenizin etkisi yenilik olarak kendini gösteriyor zaten kitaplarınızın türü ne olursa olsun. Mesela 7 romanınız iktidar, cinsellik, kadın, ilişkiler üzerinden işlenirken; Gitmeyecekler İçin Urbino bizi Ortaçağ dönemine götürüp bir tür rehberliğe soyunuyor. 19 romanınızdaki anlatım sayılardan yola çıkarak sağlam bir bina üzerine kuruluyor ve yazarlık, intihal, gerçeklik, tedirginlik konuları işleniyor. Y romanınızdaysa distopik unsurları barındıran fakat ütopik tarafları da olan bir hikâye var. Hem konu seçimi, hem anlatım, hem de dil kullanımının farklılığına rağmen kitaplarınızın ortak yanı yukarıda da bahsetmeye çalıştığım üzere “deneysellik” aslında.  Zamanla, kitaplarınız yayımlandıkça kendiliğinden oluşan bir şey miydi bu yoksa kendini tekrarlama meselesinin (güvenli alan da diyebiliriz buna) yazma ediminize yararı olmayacağını düşündüğünüz için mi Cem Akaş külliyatı bu şekilde oluştu?

Bence her yazar irili ufaklı deneyler yapar; en hafifinden, başka bir yazarın daha önce yapmış olduğu deneyi bir de kendi laboratuvarında tekrarlar, sonuçlar aynı mı oluyor diye bakar. Ben kendimi o kadar da deneysel görmüyorum aslında, biçime kafa yoruyorum sadece, daha doğrusu içerikle biçimi birlikte düşünüyorum. Anlatacağım şeye en uygun biçimi arıyorum genellikle; ama biçim hakkında bu kadar düşündükten sonra bazen de önce biçimi bulup ona uygun ne anlatabilirim diye düşündüğüm de oluyor. Şu anda üzerinde çalıştığım projelerden biri böyle: Fraktal geometriyi yazınsal bir anlatı biçimine dönüştürmenin yolunu buldum, ama herhangi bir şeyi bu biçimi kullanarak anlatmak istemiyorum, anlatının kendisi bu biçimi gerektiriyor olsun istiyorum; dolayısıyla şimdi öyle bir anlatı kuruyorum.

​Bir yaptığımı bir daha yapmamak gibi bir ilkem yok ama yapılabilecek onca şey varken insan ancak çok özel durumlarda tekrara yöneliyor. Tabii tekrar hiçbir zaman “aynı” olmuyor. Örneğin benim gözümde Sincaplı Gece, aslında 7’nin tekrarı, ikisini arka arkaya okursanız ne demek istediğimi daha kolay anlayacaksınız belki; ama bu demek değil ki Sincaplı Gece’yi yazarken yeni bir şey denemedim.

Kitaplarınız arasında en deneysel olanı hangisi? Sizi yönlendirmeyeceğini düşünerek bir okuyucu fikri olarak kabul ederseniz, benim için mesela Y romanınız ön plana çıkıyor.

O gözle yarıştıramayacağım açıkçası. Suç ve Ceza, bir defterin bir tarafında günlük tutan, öbür tarafında bir makale yazan bir şizofrenin o defterini roman olarak sunuyordu. Gizli Hava Müzesi benim adımı taşımayan, başka yazarların öykülerinden oluşmuş gibi görünen bir öykü derlemesiydi. Olgunluk Çağı Üçlemesi mikrodan makroya, bireysel yaşamlardan galaksiler arası güç mücadelelerine uzanan, kimi zaman aşk hikâyesi, kimi zaman ansiklopedi, kimi zaman siyasi belgesel, kimi zaman da uygarlık tarihini kat eden bir toplantının tutanakları biçimine bürünen bir yapıydı. Tekerleksiz Bisikletler, anlatıda eksiltme biçimleriyle neler yapılabileceğini araştırıyordu.

Romanlarınızdaki karakterler yaşadıkları çağın hatta yaşadıkları evrenin öteki tarafında bir yerdeler. Karakterlerin düşünceleri, bilinç düzeyleri farklı bir alanda vücut buluyor sanki. Sizdeki deneyselliğin onlara sirayet ediş biçimi olsa gerek, karakterler bir şeyleri bulup nihayetlendirme derdinde değiller. Denemek, dönüşmek; yine denemek, yine dönüşmek onların yaşam bilinci için daha önemli. Ne dersiniz? 19’daki M karakteri mesela; “Gerçekten daha edebi” olanın peşinde. Böyle bir arayış içinde. Bulsa yazmaya başlayacak. Yok böyle bir şey aslında, içten içe biliyor fakat bilinci onu zorluyor. İnanmak istiyor bulacağına. Belki de 19’un hikâye anlatımının Kuran’ın sure yapısı üzerine kurulu olmasının sebebi karakterinin tam da böyle olmasıdır. Diğer romanlarınızdaki karakterlerin özelliklerinin de hikâyenin yapısına göre şekillendiğini söyleyebilir miyiz bu tespitime katılırsanız eğer?

Bazı kitaplarımda bazı karakterleri belirleyen bir üst anlatı olabiliyor, bu karakterler de o nedenle “özgür irade”leriyle değil de bilinmeyen başka kurallara göre hareket ediyormuş gibi görünebilir, haklısınız. 19 örneğinde anlatının yapısı Kuran’ın yapısı üzerine kurulu, bölümler surelerin sıralamasıyla gidiyor, her bölüm o surenin içeriğinden, hikâyelerinden, cümlelerinden izler taşıyor. M de hâliyle Hz. Muhammed’den esinlenilmiş bir karakter; bire bir değil ama o da tarihi bir kişiliğin izlerini taşıyor. Bunu bilince karakterin yaptıklarını farklı bir gözle okumak mümkün oluyor. Ya da Y’deki Constantine’i alalım – romanın ikinci bölümü doğrudan onun evden kaçtığında başına gelenler üzerine kurulu; aslında çok büyük oranda Pinokyo’nun hikâyesi burada anlatılan. Bütün o abartılı talihsizliklerin kaynağı Pinokyo. Neden Pinokyo? Çünkü Constantine’in “insan” olma hikâyesi temel unsurlarıyla tam Pinokyo’nun insan olma hikâyesi; öyle olunca hikâyenin detaylarını da oradan uyarlamaya karar verdim.

Okuduğunuz okulların, gördüğünüz eğitim biçimlerinin, yaşadığınız kentlerin böylesine deneysel bir güzergâh içerisinde olmanızda etkisi oldu mu? Oldu diyeceğinizi düşünerek, üzerinizde en çok hangisi etkili oldu?

Kuşkusuz olmuştur. Türkiye mühendislerden çok çekti, edebiyat bunun istisnası değil. Aldığım üç farklı eğitimin yazıma yansıması gerekmeyebilirdi öte yandan, yani onlardan etkilenmemiş bir yazı biçimi benimseyebilirdim, öyle olmadı. Bu biraz kişilik meselesi olabilir, zihnin çalışma biçimi olabilir, bilemiyorum. Kimya mühendisliğini bitirip siyaset yüksek lisansına başvurduğumda jüriye, kimyadaki kütle transferi konusunun aslında toplumlara uyarlanabileceğini, benzer denklemlerin kitleler için kurulabileceğini anlattığımı hatırlıyorum. Sağ olsunlar suratıma gülmediler o zaman. Ama bu sadece bilimle edebiyatı yan yana getirme, iç içe geçirme merakı değil sanki; ilk öykülerimden birini otomatik müzik bestelemek için kullanmaya çalıştım örneğin, 7’de sinema dilinin ve kurgusunun olanaklarını romana taşımaya çalıştım, 19’da Kuran’ın yapısını temel alarak ondan bir edebiyat metni türetmeye çalıştım. Okul değil de ilgi alanlarını birbiriyle konuşturma gayreti daha belirleyici belki.

Kitaplarınızın her birinin farklılıklarını düşündüğümüzde bunun bir risk olabileceği fikrine kapıldığınız oldu mu hiç? Mesela şöyle bir riski var mı; okuyucu metni okuduğunda bu bir Cem Akaş metni saptamasında bulunamayabilir diyebilir miyiz yoksa, hayır böylesine bir deneysellik içinde olup bir bütünü yakalayabiliriz ve çağdaş dünya edebiyatı da buraya doğru gitmekte aslında der misiniz?

Bence de bir risk, özellikle de sadece konu ya da biçimi değil, dili de değiştirerek kullanmaya çalıştığımı göz önünde bulundurursak. Bu konuda yapabileceğim bir şey yok maalesef. Ama bunu değerlendirebilecek kişi de ben değilim, benim farkında olmadığım bir alt ses metinden metne devam ediyor da olabilir.

Evet özellikle 2000’li yılların başından itibaren dijitalleşme, hız, sosyal medya kullanımının dili ve anlatım biçimi dünya edebiyatına yansımaya başladı. Bu etki yukarı tırmanarak devam etmekte. Ülkemizde de son yıllarda özellikle yeni çıkan genç yazarların anlatım özellikleri arasına distopik unsurlar girmekle beraber (dünyanın gidişatının kötü olmasına istinaden) arama motorları, Instagram dili, Twiter dili hakim olmaya başladı. Bu yenilikçilik adına iyi şeyler mi vaat etmekte yoksa bir tür bozulmayı mı? Kötümserlikten veya iyimserlikten ziyade çağların ifade bulan anlatım özelliklerine, dili kullanışlarına baktığımızda içinde bulunduğumuz bu çağı nasıl buluyorsunuz?

Bütün sanat dallarına yeterince geniş zaman dilimleri ölçeğinde bakarsak benzer bir durum görürüz bence – zamanın “dil”i zamanın sanatçısını etkiler, sanatçı da dili etkiler. Zaman giderek hızlandığı için dildeki değişim de hızlanıyor tabii, eskiden bir sanat akımı 50 yıl, 100 yıl sürebiliyorken şimdi 5-10 yıl sürüyor. Sanat dilinin zamanla değişmesi genellikle yozlaşma olarak algılanır bir önceki kuşak tarafından; müzik artık eskisi gibi iyi değil, resim değil, mimarlık bozulmuş, böyle edebiyat mı olur vs. Ben öyle düşünmüyorum, eskiyle yeninin her zaman yan yana varlığını sürdürebildiğini görüyoruz – Gangsta Rap çıktı diye Bach’ı unutmadık. “Hangisi daha iyi müzik?” çok matah bir soru değil, çünkü yanlış biçimde sorulmuş bir soru ve yanıtı da çok önemli değil. İkisi de var, bir sebepten dolayı var, bekleme yapmayalım devam edelim.

Can Yayınları’nın Yayın Yönetmeni olduğunuz için değil, daha ziyade yayıncılık sektörünün –yanlış hesaplamıyorsam eğer 30 yıldır– içinde olan biri olarak çağdaş edebiyatımız tüm felaket tellalcılığı yapanlara rağmen iyi noktalara gidiyor, çok iyi kitaplar yayımlanıyor, yeni nesil aslında anlatmayı beceriyor ve güçlü ifadelerle edebiyattaki yerlerini alıyorlar der misiniz? Ülkemizde edebiyat adına en büyük tehlike iyi eserler yazılmamasından veya yazılmasından ziyade, iyi olanların özellikle “görmezden geliniyor” olmasında yatıyor sanki.  Kötü olanlar zaten kötü, onlarla bir derdimiz olmuyor fakat iyi olanlar… Kendi kendimizi baltalama konusunda neden bu kadar iştahlıyız?

Ben yayıncılıkta çalışmaya başladığım dönemde Türkiye’deki roman/öykü üretimiyle dünyadaki üretim arasında nitel ve nicel ciddi farklar vardı. Çok sınırlı bir konu çeşidi görüyorduk, çok sınırlı bir “tarz” çeşidi vardı, “yetişkin kurgu” kapsamında bir yılda yayımlanan kitap sayısı da çok azdı. Bugün bu sorunların üstesinden epeyce gelmiş olduğumuzu söyleyebilirim – çok güçlü metinler her yerde çok az, bu da normal, ama okurların gündelik edebiyat ihtiyacını karşılayacak nitelikte yeterince roman/öykü yayımlanıyor artık bizde de. Benim gözlemlediğim daha çok “suyun sığlığı”yla ilgili bir şey belki – kitapların etrafında aynı oranda heyecan çıkmıyor ortaya, aynı “dalga” yaratılamıyor. İki sebebi var diyebiliriz – bu dalgayı yaratacak genişlikte bir okur kitlesi yok aslında, bir de bu dalganın yaratılabileceği mecralar çok daha sınırlı.

Çağdaş dünya edebiyatına ait kitapların çevrilmesi ve yayımlanması konusunda iyi bir standardı yakalayabildik mi sizce? Sadece çevirinin iyi olmasından dolayı değil, zamansal olarak da hemen çalışma alanımız içine alıp, birkaç ay içinde yayımlayıp, iyi bir tanıtımla okuyucuya ulaştırabiliyor muyuz? Her anlamda aslında iyi bir entegrasyon içinde miyiz dünya edebiyatıyla?

Genelde bence fena değiliz, Anglosaksonlara göre çok daha iyiyiz bir kere. Avrupa ve Amerika’yı -Latin Amerika dahil- oldukça iyi takip ediyoruz; komşularımızı takip etme konusunda her zaman çok kötü olduk; Uzakdoğu konusunda dil engelini aşmaya çalışıyoruz ve bir çeşitlilik yakalamaya başladık ama onun dışında Asya’da zayıfız; Afrika edebiyatı da çok radarımızda değil. Bizde çok çeviri kitap yayımlanıyor ama her birinin satışı ortalama olarak çok düşük, bu da iyi edebi çevirmenin yetişmesini ve varlığını idame ettirebilmesini olanaksızlaştırıyor. Bir de bunun öbür yüzüne bakmak lazım tabii – biz dünya edebiyatına entegre oluyoruz ama dünya edebiyatı da bize entegre oluyor mu? Türkiye ne kadar ilginç bir ülke olarak algılanırsa edebiyatı da o kadar ilgi görüyor, görecek, o yüzden bu sadece edebi bir konu değil, ama yine de Türkiye’deki üretimin yurt dışında hak ettiği ölçüde tanındığını söylemek zor, bu da yine çeviri darboğazıyla ilgili – Türkçeden diğer dillere nitelikli edebi çeviri yapabilen çevirmen sayısı inanılmaz düşük.

Şu sıralarda elinizde hangi kitaplar olduğunu merak etmekle beraber, son zamanlarda okuyup da etkisinden çıkamadığınız türü ne olursa olsun hangi kitap veya kitaplar var? Gencecik bir yazarın kitabı da olabilir bu veya şimdiye kadar nasıl okumamışım dediğiniz bir yazar da.      

Jorge Volpi’nin romanı Klingsor’un İzinde’yi ve William Faulkner’ın Light in August’unu okuyorum şu aralar. Volpi bizde pek tanınmayan Meksikalı bir yazar, kitabı da Can yayımlamış vaktiyle ama unutulup gitmiş; hiç bunu hak etmeyen bir kitap. Faulkner’ın bu romanını daha önce okumamıştım, karakter portreleri üzerinden giden ve bunları birbirine bağlayarak olay örgüsünü oluşturan bir yapısı var, çok çok iyi.

Başlıktaki fotoğraf Serge Najjar'a aittir.

0
3995
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Geldanlage