29 ARALIK, PAZAR, 2019

Bu Yıl Hangi Kitap Sizi Etkisi Altına Aldı?

Yılı bitirirken hepimiz bir yıl sonu dökümü çıkartmaz mıyız? Hayatımıza bir yıl boyunca neler kattık, neler eksilttik? Bu dosyayı hazırlamaya iten soruysa “Peki bu yıl hangi kitap sizi etkisi altına aldı?” oldu. Sorumuzu editörlere, yayıncılara, çevirmenlere ve yazarlara yönelttik. Özellikle bu yıl mecralarda çok konuşulan, raflarda da öne çıkan Normal İnsanlarSu Kürü ve Dünya ile Devlet Arasında Türk Muharriri dosyamızda da sıkça bahsedilen kitaplar oldu. 

Bu Yıl Hangi Kitap Sizi Etkisi Altına Aldı?

Bu dosyayı oluştururken katılımcılara “2019 yılında yayımlanan, okuduğunuzda size yeni kapılar açan, sizi etkisi altına alan kitap hangisiydi? Kısaca o kitap hakkında neler düşündüğünüzü, hissettiğinizi anlatır mısınız?” sorusunu yönelttim. Aldığım cevaplarda birbirinden farklı alanlarda kitapları seçenler, aynı kitabı söyleyip farklı hissedenlerin de olduğu bir yazı ortaya çıktı. Cevaplarıyla dosyamıza değer katan herkese teşekkür ederim.

Algan Sezgintüredi

2019’da okuduğum ve üzerinde çalıştığım kitaplar arasında beni en etkileyen, Domingo Yayınevi’nden kasım ayında çıkan Leonardo da Vinci biyografisi (Walter Isaacson) oldu. Isaacson’ın titiz ve yetkin tarzını önceki kitaplarından tanıyanlar, içerik zenginliği ve okuma zevki konusunda hayal kırıklığı yaşamayacaklarını biliyorlardır. Beni esas etkileyense gelmiş geçmiş dâhilerin belki de en büyüğünü ne kadar az tanıdığımı fark etmemdi. Isaacson, Leonardo’nun dehasını, insanlığından ayırmadan, en azından benim bilmediğim ayrıntılarla anlatarak sık düşülen bir yanlışı, bir kişiyi sadece genelgeçer bilgilerle ve “sonuçta o da insan işte” yaklaşımıyla olmaması gereken bir yerlere yerleştirme yanlışını ve sıra dışı bir insana, bir dehaya, bir sanatçıya, bir bilim insanına nasıl bakılması gerektiğini gerçek ustalıkla göstermiş.

Ayla Duru Karadağ

2019 yılı dünya edebiyatına daha çok zaman ayırdığım bir yıl oldu. Bir çırpıda beş kitap sıralayabilirim ama özellikle birine dikkat çekmek istiyorum; o da Sophie Mackintosh'un, Begüm Kovulmaz'ın muazzam çevirisiyle yayımlanan romanı Su Kürü. Elime aldığım öğleden sonradan gece son sayfasına gelene kadar bırakamadığım, aşağı yukarı yarım günde bitirdiğim, bitirir bitirmez hakkında konuşmak için Begüm'ü aradığım bir kitap.

Su Kürüyazarın ilk kitabı ve ilk romanı. Hakkında yazmak için biraz araştırma yaptım ve çok eğlenceli aynı zamanda bir yazar adayının neler yapması gerektiğine dair öğretici şeyler öğrendim. Mesela Mackintosh kaç kopya yazdığını hatırlamıyor bile! O kadar çok çalışmış ve o kadar çok değişmiş ki! Ekolojik bir roman yazmak için yola çıkmış ve feminist distopyaya dönüşmüş. (Ve kendisi romanı için asla bir feminist distopya demiyor) Bu yazım yolculuğu kendi başına bile beni çok etkiledi. Bunun yanı sıra, Su Kürü'nün üç kızkardeşi, kadın-erkek ilişkisini, sevgiyi, fedakarlığı, şiddeti anlatma şekli beni büyüledi. Karakterlerini kurma şekli, klasik dönem İngiliz edebiyatının metindeki etkileri, romanın çok katmanlı okumaya açık olması ama asla hikâye anlatıcılığından ödün vermemesinden çok etkilendim. Slogan atmayan, orijinal, cesur ve dürüst bir roman Su Kürü. Benim 2019'da Türkçede yayımlanmış kitaplardan seçtiğim kitaptır.

Ceyhan Usanmaz

2019 yılını geride bırakmak üzere olduğumuz şu günlerde, yine bir edebiyat-dışı tartışmanın odağı durumunda Nobel Edebiyat Ödülü. Hep böyleydi diyenler de çıkacaktır mutlaka, ödülün tam da böylesi tartışmalardan beslendiğini öne sürenler; tersten yaklaşarak, ödülün değeri sebebiyle edebiyata sığmadığını iddia edenler de...

Tartışmalar olabilir ve hatta olmalı elbette ama asıl sorun, tartışma zemininin giderek “çirkinleşmesi” maalesef. Son iki yılda yaşananları göz önünde bulundurduğumuzda, örneğin, 2015 yılı ödülünün sahibi Svetlana Aleksiyeviç'in eserlerinin edebiyata dahil edilip edilemeyeceğine yönelik tartışmalar ne kadar da masum kalıyor şimdi! Hatırlanacaktır, edebiyatın dışına taşıldığı iddiasıyla benzer bir tartışma, bir sonraki yılın kazananı açıklandığında da yaşanmıştı.

​Bob Dylan, neredeyse hiç konuşmadı konu hakkında; zaten söyleyeceklerini yıllardır söylüyor şarkılarıyla, böyle düşünmüş olmalı. İşte yıllardır söylenen o "Sözler", Türkçede de elimizde artık. 1961'den 2012'ye, Bob Dylan imzalı otuz bir albümdeki şarkıların tekmili birden, eylül ayında Kara Plak tarafından yayımlandı... İçeriğinin yanı sıra, Türkçe baskının çevirisinden kullanılan özgün çizimlere kadar bir kolektif çalışmanın ürünü olması da, bana göre 2019'un önde gelen kitaplarından biri yapıyor Sözler'i.

Emre Bayın

Benim bu yıl okuduğum -hatta bu soruyu son beş yılı kapsayacak şekilde sorsaydınız oraya da tepelerden girerdi!- en iyi kitap Tuncay Birkan’ın Dünya ile Devlet Arasında Türk Muharriri’ydi.

​Necip Fazıl’ı, Refik Halid’i, Nahid Sırrı’yı, Peyami Safa’yı, Halide Edip’i, Nurullah Ataç’ı hatta Tanpınar’ı ve başka bir çok ismi hem alışık olduğumuz isim yanına iki nokta veya şiirsel bir başlık, biraz hayat hikâyesi, biraz biyografik okuma, bolca da özet anlayışının çeperinden kurtarıyor Birkan, hem de bunu okurun önüne çok sayıda yeni yol çıkartarak yapıyor. Uzatmayayım, kitabın Birkan alıntılı arka kapağından bir bölümü tekrar etmek de yeterli olabilirdi aslında: “Birkan, ‘geçmişe bakışımızı taşlaştıran, orada sadece yeknesak bir çoraklık, devasa bir çöl gören toptancı perspektiflerin hegemonyasını sarsmayı’, ‘yeni kuşak okurlarda, kendi acılı ve kasvetli tarihimizden işlenebilecek bir mirasın tohumlarını bulma arzusunu kışkırtmayı’ hedefliyor.”

Erkal Ünal

Kitaplar hakkındaki değerlendirmeleri için mikrofonu editörlere uzatmanın anlaşılır bir yanı var elbette. Ne de olsa her daim kitapla haşır neşir olan bir meslek grubundan söz ediyoruz. Fakat örneğin kütüphaneciler de kitaplarla benzer sıklıkta etkileşim içindedir ve dünyada en az kitap okuyanların kütüphaneciler olduğu yolunda dokundurmalı bir söz vardır. Editörlerin değerlendirmelerine kulak verirken beklentilerde çubuğu bükmek için bu sözü hatırlatacağım öncelikle. Ayrıca, editörlerin üretim-dolaşım-sergileme süreci içinde çeşitli türden güç ilişkilerine maruz kalan, bunları bir ölçüde yeniden düzenleyen failler olduklarını da hesaba katarak dinlemeliyiz onları. Bağımsız düşünsel yorum, uğrunda çabalanabilecek bir şey editörler için, onların yorumsamalarını doğrudan niteleyen bir şey değil.

​O yüzden şimdi açacağım bahsi bu söylediklerimi hesaba katarak okuyun isterim. Bu sene kendi okuma serüvenimde en çarpıcı yer edinen kitap Tuncay Birkan’ın Dünya ile Devlet Arasında Türk Muharriri (1930-1960)adlı çalışması oldu. Bunun birkaç sebebi var. Bir kısmı kişisel: Tuncay Birkan kitap çevirmenliği ve editörlük hayatımda kendisinden en çok şey öğrendiğim kişi. O yüzden bu çalışmasını müthiş bir heyecanla bekliyordum. Fakat bu kitabın beni etkilemesinin kişisel olan bir diğer yanı da, aslen bir çevirmen/editör olarak Tuncay Birkan’ın zaman içinde böyle özgül bir ilgi geliştirmesine, eşine neredeyse rastlanmayan çapta bir işe girmeye cüret edebilmesine bizzat şahit olmaktı. Bir tür entelektüel jest(hattâ neredeyse, Badiou’nun hakikat formülasyonu çerçevesinde olay diyesim geliyor bunu tarif etmek için) olarak bu dönemecin gelişimini seyretmek, ortaya çıkan ürünü okuyabilmek kelimenin tam anlamıyla şanstı benim için. Öte yandan, işin benimle hiçbir alakası olmayan, yani kişisel olmayan yanı ise düpedüz kendisi. Dünya ile Devlet Arasında Türk Muharriri’nin tam da muteber addedilen üsluplara uyma kaygısı gütmeyen arayışçı yazma biçimiyle, tam da ortaya serip kendi yazı masasına raptiyelediği metinler ağının içinden süzüp önümüze koyduğu tarihsel-edebi-siyasi problematiklerle dikkate alınması, her satırının altı çizile çizile okunup tartışılması gerektiğini düşünüyorum.

Ezgi Polat

Sophie Mackintosh'un Su Kürü,erkek egemen bir dünyada kadın olmanın ne demek olduğunu anlatırken erkekleri, kadınları, aileyi, iktidarı sorgulayış ve değerlendiriş biçimi çok başarılıydı bence. İktidara sahip olmanın cinsiyetten bağımsız olduğunu, kızkardeşlik kavramını, kadının üzerindeki aile şiddetini, erkek şiddetini kitap boyunca bizi tetikte tutarak anlatıyor. Kitabın gerilim duygusunu çok sevdim. Yaratılan korunaklı yeni dünyanın kırılma anlarının çok yerinde seçilmesinin kitabın kurgusal akışını tam da olması gerektiği gibi yönlendirmesi ve bizi bu akıştan bu vesileyle koparmaması dikkatimi çeken şeylerden biriydi. Korkuyu üretmek ve yaymak çoğu distopik eserde olduğu gibi burada da yaratılmak istenen yeni dünyayı biçimlendiriyor. Kitabı okurken Köpek Dişifilmini yeniden izliyor gibi hissetmiştim kendimi. Hepsinin yanında yazarın çok genç oluşu ve Su Kürü’nün ilk romanı olması eseri daha da önemli kılıyor bence.

Hikmet Hükümenoğlu

Sally Rooney’nin Normal İnsanlar kitabı çok övülmüştü, büyük beklentilerle okumaya başladım ve doğruyu söylemek gerekirse başta bir süre niye bu kadar övüldüğünü anlamaya çabaladım. Bitirdikten sonraysa karakterler uzun süre aklımdan çıkmadı. Kararlarıyla, tepkileriyle, hayata bakış açılarıyla kafamı kurcalayıp durdular. Sanırım romanı başarılı kılan bu. Güzel bir öykü, zekice yazılmış, bilek kestirmeden aşkı anlatıyor, keyifle okunuyor, başrolde ilginç iki insan var, genç kuşağın dünyası... Yeter de artar aslında.

Gamze Arslan

Mickey Sabbath’ı her yerde izleyen annesinin hayaleti gibi, beni sene boyunca okuduğum her kitapta izleyen Sabbath’ın Tiyatrosu,2019’un en iyi kitabıydı benim için. Philip Roth, Sabbath’ın Tiyatrosu’nda sırtını sert bir zemine yaslamış 64 yaşındaki kuklacı, sokak performans sanatçısı ve seks düşkünü Mickey Sabbath’ın hikâyesini anlatırken, yarattığı sahnelerle tüyden hafifbir evren yaratıyor sanki. Annesinin hayaletiyle boğuşan, sevgilisi Drenka’nın ölümüyle derin bir yarığa düşen Sabbath’ın hikâyesinde 60’ların New York’unu da arka planda görebiliyorsunuz. Drenka’ya olan tutkusunu ve kaybın getirdiği melankoliyi mastürbasyonla birleştirebilen Sabbath’ı okuduğumda aklımda hep aynı görüntü canlandı: Sert bir blok taşa yavaş yavaş düşen bir tüy. 

Osman Palabıyık

2019 söyleşi ve mektup ağırlıklı okumalar yaptığım bir yıl oldu. Hatta sık sık birkaç yıl önce okuduğum kitaplara göz gezdirdim. Tüm bunların arasında yerli ve yabancı kurmaca metinlere kaçtığımda ise yakın zamana kadar beni çok fazla sarsan bir kitaba rastlamamıştım ancak Ekim ayında yayımlanan Jessie Greengrass'ın Bakış’ı ilginç bir şekilde beni kendine çekti. Belki de okuma fırsatı bulamadığım diğer kitaplara haksızlık ediyorum, bilmiyorum ama bu kitabın etkisini de gözardı edemem.

Bakış, anne olmak ve bir annenin çocuğu olmak üzerinden çok farklı hikâyelerden beslenen orijinal bir metin. Yazar, özellikle tarihten seçtiği karakterler ve onların hikâyeleriyle kitabın kurgusunu güçlendirmiş. Aynı zamanda başkalarını nasıl gördüğümüze ve kendimizi nasıl tanıyabileceğimize dair bir keşif imkânı da sunuyor. Greengrass, annelik duygusunu işleyen birçok kitaba göre Bakış'ta konuyu romantize etmek yerine daha çok felsefi bir şekilde ele alıyor. İsimsiz anlatıcı ile de kısa sürede okuyucuyu kitaba dahil ediyor. "Annelik" konusunu böylesine etkileyici ve farklı bir şekilde ele aldığı için ilerleyen zamanlarda sık sık dönüp okuyacağımı düşünüyorum. 

Öykü Özçinik

İşim gereği öykü okuyorum ancak ismiyle müsemma bir insan olduğum söylenemez. Kişisel okuma listem ağırlıklı roman türünden oluşuyor. Bu sene okuduğum iki kitap beni yeniden ve daha fazla öykü okumaya itti. Bunlardan birini seçmem gerekirse, Kıyamet Ha Kıyamet'i tercih ederim. Hakan Sipahioğlu'nun çok güçlü bir dili var. Bu artık içi boşaltılmış bir iddia da olsa, yazarın esin kaynaklarının, edebi yetkinliğinin ne denli zengin bir rezerve sahip olduğunu belli eden, kıvrak, hicivli, sivri bir dilden bahsediyorum. Bunun dışında öykülerde seçtiği temalar, bunları işleme biçimleri, sınıf çatışması, mülkiyet gibi tehlikeli sularda dolanması; her öyküde farklı bir şey denerken metnin deneysel olma kaygısıyla perişan edilmemiş olması, kitabı benim için özel kılan şeylerin başında geliyor. Ama beni en çok mutlu eden ve kitabı biricik kılan şey "Negatif Diyalektik" ile bir öykü kitabında karşılaşmak oldu. Sırf bunun için bile,Kıyamet ha Kıyametdiyebilirim. 

Semih Öztürk

Barbara J. King tarafından kaleme alınan Hayvanlar Nasıl Yas Tutar? isimli kitabın beni bir hayli etkisi altına aldığını söyleyebilirim. Kurgudışı metinlere ağırlık vermeye karar verdiğim dönemde önce ismiyle merak uyandırdı. Hayvanlar nasıl yas tutardı? Ya da hayvanlar yas tutar mıydı? Kafamda beliren bu sorular eşliğinde okumaya başladım ve pek çok bölümde durup anlamaya çalıştım. Yazar, “yas” meselesini hayvanların yaşadığı çeşitli olaylar sonrasında kaleme almıştı. Bir tür travma diyebileceğimiz bu olaylar elbette gözlemlere ve bazı çıkarımlara dayanıyordu. Ayrıca söz konusu “yas”, sadece aynı türden hayvanların değil, türler arası ilişkilerin son bulmasında da ortaya çıkıyordu. Bunlardan beni en çok etkileyense bir köpekle filin arkadaşlığıydı. Köpek hayatını kaybediyor ve fil gözle görünür bir bunalımın içerisine giriyordu. Bunun gibi pek çok örneğin yer aldığı kitapta, yalnızca insana ait olduğunu düşündüğümüz duyguların doğadaki canlılar arasında nasıl karşılık bulduğunu, iletişimin sadece diyalog kurmaktan ibaret olmadığını, görmezden geldiğimiz pek çok ayrıntının doğada kendini ne şekilde ifade ettiğini anladım.

Çocukken babamın anlattığı bir olay vardı. Kendisi denizci olduğu için yılın büyük bir bölümünü açık deniz seferlerinde geçirirdi. Gemi, okyanusta tam yol ilerlerken gemiyle yarışan yunusların yarışı kaybettikleri zaman kendilerini pervaneye kaptırarak intihar ettiklerini pek çok kez duymuştum ondan. Üstelik farklı zamanlarda farklı denizlerde benzer olayların yaşandığını da söylemişti. Kitapta da yunusların duygu durumları özelinde incelenmiş pek çok olay mevcut. Özellikle anne yunusların yavrularını kaybettikten sonra verdikleri tepkiler.

Hayvanlar Nasıl Yas Tutar? bir tekir kediyle aynı evi paylaşan biri olarak bana yeni bakış açıları kazandırdı diyebilirim. Sevginin, bağlılığın ve ortak bir yaşamı paylaşmanın bambaşka yolları varmış. Değer bilmek üzerine farklı düşünmeye başladım kitap bittikten sonra. Dilerim herkesin yolu bir gün kesişir.

Seval Şahin

2019'da benim için öne çıkan kitap Sally Rooney'in Normal İnsanlar'ı. Hayatımızda süregelen şiddetin olağanmış gibi görünmesi, bunun karşısındaki kayıtsızlık, kayıtsızlığın getirdiği rehavetle uğranılan felcin birey üzerindeki etkisi kitapta sarsıcı bir şekilde anlatılmış. Kayıtsız kalmanın da şiddeti besleyen hatta şiddeti tekrar tekrar üreten bir başka şiddete dönüşmesi, kahramanların otoriterlikle mücadele ederken kendilerini onun bir parçası olmaktan uzak tutamamaları, kimi zaman farkında olmadan bunu arzulamaları, tüm bunların metaforlara, ironiye başvurmadan doğrudan anlatılması romanı ayrıca iyi kılıyor.

Tuğçe Özdeniz

2019 yılına daha çok okuma ve okuduklarımın kaydını tutma arzusuyla başladım ve yılın sonuna yaklaşırken memnuniyetle fark ettim ki bu yıl okuduklarıma kadın yazarlar damga vurmuş.

Yoko Tawada’nın üç kuşaktan kutup ayısının yaşam öykülerini Avrupa tarihiyle paralel ele aldığı sıra dışı romanı Bir Kutup Ayısının Anıları ve modern insanın ikilemlerini ustalıkla anlatan Maile Meloy’un Türkçedeki ilk öykü kitabı Tek İstediğim Her İkisi Birden 2019’un ilk yarısından en çok aklımda kalanlar oldu.

Lisa Halliday’in Simetri’si birbirimizi din, cinsiyet, ırk, iktidar kavramlarının ötesine geçip anlamamızın mümkün olup olmadığını sorguluyordu ve bir ilk roman için şaşırtıcı derecede başarılıydı. Sophie Macintosh’un yine bir ilk roman olan kitabı Su Kürü’nü tüm karanlığına rağmen elimden bırakamadım. Camille Bordas’nın acı tatlı bir büyüme hikâyesi anlattığı Birlikte Yaşamanın Yolları, Sally Rooney’nin Y kuşağının sorunlarına, ilişkilerine, bir anlamda günümüz dünyasında var olma çabasına odaklanan romanları Arkadaşlarla Sohbetlerve Normal İnsanlar, Rachel Cusk’ın ses getiren üçlemesinin büyüleyici finali Övgübu yıl yayımlanan kitaplar arasında en sevdiklerimdi. Bahsettiğim bu kitapların hepsinden farklı biçimlerde etkilendim. Gelgelelim Rachel Cusk’ın “Çerçeve” üçlemesinin son kitabı Övgü’yü ayrı bir yere koyduğumu söylemem gerek.

Üçlemenin ilk kitabı Çerçeveve ikinci kitabı Geçişgibi, Övgüde alışılageldik roman kalıplarının ve geleneksel anlamda kurmacanın bir hayli dışında. Öyle ki romanın anlatıcısı yazar Faye çoğunlukla sessiz kalıp nadiren müdahale ederek, kâh uçaktaki koltuk komşusunu, kâh katıldığı edebiyat festivalindeki yazarların hikâyelerini dinliyor. Faye’in kendi hikâyesini ise sessizliklerinden, sorduğu sorulardan dolaylı olarak öğreniyoruz. Faye’in dinlediği ve başlangıçta birbiriyle pek ilgisi yokmuş gibi görünen uzun monologlar iktidar, iktidarın sınırları, toplumsal cinsiyet, ahlak, siyaset, aile dinamikleri, günümüz edebiyat ve sanat çevreleri üzerine düşünceler şeklinde ilerliyor ve zarafetle -belli belirsiz- bir bütün oluşturuyorlar.

Faye’in dinlediği hikâyelerin her biri, bir romana konu olabilecek derinlikte. Öyle ki okuduğunuz bu anekdotlar, anılar ve düşüncelerin birinden diğerine geçerken ara verip okuduklarınızı sindirmek isterken buluyorsunuz kendinizi.

Roman, işaret ettiği önemli konulara ve sorduğu sorulara mutlak bir yanıt verme iddiasında değil, bir fikri dayatmıyor ve bazen doğru soruları sormanın daha önemli olabileceğini incelikle hatırlatıyor.

Övgü, üçlemenin kadınların bireysel ve ortak hikâyelerine en çok kafa yoran kitabı olmasıyla da öne çıkıyor. Bu hikâyelere aşinayız: Tonu çoğunlukla karamsar ama aynı zamanda cesur ve inatçı hikâyeler bunlar. Romanın sonuna dek karanlığın dozu gitgide artıyor ve Rachel Cusk üçlemeyi akıllardan çıkmayacak bir son sahneyle noktalıyor. Karamsarlığına rağmen meydan okuyan bir son bu...

Artful Living'in Unutmadıkları

Abdullah Ezik

2019’un en büyük edebi hadiselerinden biri bana kalırsa Jacques Ranciere’in Kurmacanın Kıyıları’ndasının Türkçeye çevrilmesi oldu. Eğitim, siyaset ve felsefe alanlarındaki kitaplarıyla tanıdığımız Ranciere, bize bu kitabında bir metne nasıl farklı pencerelerden bakabileceğimi gösteriyor ve yeni bir okuma planı sunuyor, daha doğrusu mevcut okuma önerilerine bir yenisini daha ekliyor. Aslında her metin oluşumu ekseninde kendi mekanizmasını inşa ederken başka edebi ürünlerden, kaynaklardan ve farklı disiplinlerden faydalanır. Ranciere de Kurmacanın Kıyıları’nda bunu alabildiğine görünür ve tartışmalı kılıyor. Ancak bunun görünebilirliği, hangi zemin üzerine kurulabileceği ve “şeyler”in ne tür anlamlara gelebileceği metnin ilişki kurduğu eserler ve sosyal-kültürel-ekonomik sınıflarla ilişkili olarak değişiyor. Balzac’tan Rilke’ye, Proust’tan Faulkner’a, Sebald’dan Poe’ya edebiyat dünyasının içinde derinlikli bir keşfe çıkan kitabında Ranciere, sunduğu yeni okuma pratikleri ve bakış açılarıyla aslında bir filozofun çalışma düzenini de birçok yönüyle ortaya koyuyor. Bir yandan Georg Lukács ve Erich Auerbachile tartışmaya giren, bir yandan Aristoteles ve Karl Marx ile diyalog hâlinde olan eser, okur için tekinsiz bir yol açıyor.

Begüm Kakı

Yıl boyunca yeni çıkan “tüm” kitapları takip edip, haberlerini yaparken obur bir okura dönüştüğümü itiraf etmeliyim. Bu oburluğum kitaplardan birer ısırık alıp kenara koymaya varan bir müsrifliğe bile sebep oldu diyebilirim. Ancak bir ısırıkla kenara bırakamadığım onlarca kitap da oldu. Bunların arasında çok geç tanıştığım harika bir yazar olan Fikret Ürgüp’ün iki dostu Sait Faik Abasıyanık ile Ahmet Hamdi Tanpınar hakkında kaleme aldığı yazıların derlemesi olan Cevapsız Kalan Telgraf ilk aklıma gelen. Dostluğu, pişmanlığı, özlemi, geç kalmışlığı okurun doğrudan kalbine yerleştiren bir kitap. Övmekten asla bıkmayacağım bir diğer kitapsa Domenico Starnone’nin Bağlarkitabı. Napoli’den Roma’ya bir ailenin çatışmalı hikâyesini izleten bu kitap okurunu kendisine bağlamayı çok iyi biliyor. Bu sene yerli edebiyata katılan öykü kitabı sayısı oldukça fazlaydı. Bir yerden sonra yetişememeye başladık. Okuduğum ve aklımda yer edense Gamze Arslan’ın Kanayak’ı oldu. Çerçialan’la takibe aldığım Arslan, Kanayak’la çıtasını yükseltti. Bu yılın bir diğer yıldızı -sadece benim değil tüm dünya için tabii ki- Sally Rooney idi. Rooney’nin Arkadaşlarla Sohbetlerve Normal İnsanlarkitaplarına yaşıtım bir yazarın bu denli iyi kurgularla bizleri büyülemesine iyi niyetli bir kıskançlıkla hayranlık duydum. Her iki kitabın hikâyesi de kafamın içinde devam ediyor. Ancak asıl soruya gelirsek 2019 yılında yayımlanan ve beni kalbimden vuran kitap Colson Whitehead'in Nickel Çocukları oldu. Kasım ayında Begüm Kovulmaz'ın çevirisiyle Siren Yayınları tarafından dilimizde yayımlanan roman, 60'lı yılların Amerika’sına, siyah ve beyazın farklarının altının daha da çizildiği ama bir o kadar da birbirleri içine girdiği o zamanlara götürüyor. Bir anlatı ustası diyebileceğim Whitehead, yakın zamana kadar hâlâ varlığını sürdüren bir okulda yaşanan gerçek olayları yanına alarak yakın geçmişe dikiyor gözünü. Geleceğe dair hayalleri olan Elwood'un bir anda değişen hayatı ve düştüğü çıkmazı ters köşe bir hikâyeyle anlatıyor. Referansları sağlam, gerçeği kurguya ustaca yediren bir anlatı sunuyor. Okuru daha ilk sayfadan avcunun içine alan Nickel Çocuklarışiddetini, gerilimini giderek artıran bir roman. Okumayı erteleseydim çok pişman olacağımı düşündüğüm bu kitap 2019'un “en iyi” kitabı oldu benim için. Son olarak okuduğum andan itibaren kulağımda yankılanan bu satırları paylaşmak isterim: "Beyaz adamın dünyasında siyah bir çocuksun sen."

Damla Merve Pekdoğan

Bundan üç yıl önce 2016 yılında okuduğumuz ve en sevdiğimiz kitapları yazarken yine bir Barış Bıçakçı kitabı ile bu listeye dâhil olmuştum. 2019’dan 2020’ye geçerken bu listeye yeniden bir Barış Bıçakçı önerebildiğim için yaşadığım mutluluğu bu listeyi hazırlayan Begüm bilir… 2019’da okuyup en çok beğendiğim ve önerebileceğim kitap, Barış Bıçakçı’nın bugüne kadarki en uzun kitabı, poetik romanı Tarihî Kırıntılar. Bir kaybın ardından gelen ve belki de hiçbir zaman yanıt bulamayacak olan o soruların yanıtlarını arayan bir ailenin şiire sığınmasını, yanıtları şairlerde ve şiirde aramasını konu alan Tarihî Kırıntılar, acısını kitaplara sığınarak azaltmaya çalışanlara mutlulukla eşlik edebilir.

Kapak görselleri Alicia Martín'e aittir.

0
13691
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle