01 NİSAN, PERŞEMBE, 2021

Bir Kovalamaca Hikâyesi: Öldüren Roman

221B Dergisi’nin düzenlediği Polisiye İlk Roman Yarışması’nın birincisi Baytan Uğur Yem’in yarattığı karakterler ve kurgusuyla kendine yerli polisiyemizde özgün bir yol açan romanı Öldüren Roman üzerine bir inceleme.

Bir Kovalamaca Hikâyesi: Öldüren Roman

İlk film, ilk albüm, ilk tablo, ilk roman… Bazıları için amatörlük dayanılmaz bir günahtır, onları sevmez. Ben ise ilkleri hep sevmişimdir; bana çok maceralı gelirler. Henüz haritalanmamış bir dünyada dolaşmak ya da ıssız bir adanın kumsalında uyanmak gibidir bir ilk filmi, ilk albümü, ilk tabloyu ya da ilk romanı deneyimlemek. İlk profesyonel maçına çıkan, henüz adının görkemini kendisinin bile bilmediği bir Muhammad Ali’ye denk gelebilirsiniz.

221B Dergi’nin düzenlediği Polisiye İlk Roman Yarışması’nı Öldüren Roman ile kazanan Baytan Uğur Yem, Türk polisiyesi için bir Muhammad Ali olur mu bilmem… Fakat yarışmayı kazandıktan sonra Mylos Kitap etiketiyle yayımlanan bu ilk romanı gösteriyor ki, Ali nasıl kendi işinde daha başından beri stil sahibiyse Baytan Uğur Yem de kendi stilini erkenden bulabilmiş bir yazar. Doğrudan ve açıklayıcı bir anlatım, tempolu bir kurgu... Türk polisiyesinde pek rast gelmediğimiz cinsten bir seri katil... Öldüren Roman, hemen her ilk romanda olduğu gibi kimi zaaflar taşısa da, ne yaptığını ve nasıl yapacağını iyi bilen bir yazarın anlatısı.  

Illüstratör: Raven Mo

Hep O Aynı Soru: Kusursuz Cinayet Var mıdır?

“Kusursuz cinayet var mıdır?” sorusu suç üzerine yazıp çizen, düşünen herkesi oldum olası meşgul etmiştir. Alfred Hitchcock, bu soru üzerine bir film bile çekmiştir: 1951 tarihli Strangers on a Train filminde kusursuz cinayetin yolunu bulduğunu düşünen bir katilin hikâyesini anlatmıştır. Ne ki, bu katil de “Kusursuz cinayet var mıdır?” sorusunun o alışıldık “Kusursuz cinayet yoktur,” cevabıyla yüzleşmiştir.

Baytan Uğur Yem de Öldüren Roman’da aslında bu sorudan yola çıkıyor ama onun baş karakteri, yani Toygar Umut Can, kusursuz cinayet olmayacağını baştan biliyor… Toygar, kusursuza en yakın cinayeti işlemenin yollarını araştırıyor. Bunun için kurbanla ve olay yeriyle kendisi arasında kurulabilecek bağların olabildiğince ince ve görünmez olması gerektiğinin farkında. Öldüren Roman’ın Türk polisiyesindeki özgün tarafı da burada ortaya çıkıyor. Toygar, cinayetlerini geleneksel silahlarla işlemiyor. O, “Önemli olan niyettir. Zihin yapısıdır. Silah bir araçtır. Ama silahı kullanan, kişinin eli, o eli yönlendiren de zihnidir. Silah olarak kullanmaya niyetlendikten sonra pek çok şeyle insanlara zarar verebilirsiniz,” diyor. Bu yüzden onun elinde bazen biraz tütün, bazen bir kalem, bazen bir el feneri, bazen bir şiş silaha dönüşebiliyor. Her yerden kolayca temin edilebilecek ve bu yüzden izi sürülmesi güç araç gereçlerden, eşyalardan cinayet silahları üretiyor. Romanda öğreniyoruz ki bu konsepte “doğaçlama silahlar” deniyormuş.

Öldüren Roman, belki doğaçlama silah kullanılan ilk Türk polisiyesi değil ama imzası doğaçlama silahlar olan bir seri katile sahip ilk Türk polisiyesi.

​Zaten romanın diğer baş karakteri, komiser Mete için işleri zorlaştıran unsurların başında da imzanın doğaçlama silahlar oluşu geliyor. İlk cinayetlerin güçlükle tespit edilebilen zehirlerle işlenmesinden ötürü ortada seri cinayetler (hatta ilkinde bir cinayet) olduğunu bile zorlukla tespit edebilen emniyet teşkilatının aksine, Mete işin başından beri bir seri katille uğraştıklarının farkında. O, içgüdüleri güçlü bir polis. Bunda, yetimhanede kaldığı dönemde kendinden yaşça büyük bir çocuğu öldüresiye boğmasının da bir etkisi var belki… Cinayeti biliyor, cinayeti tanıyor, cinayeti seziyor. Ancak her polisin yapacağı gibi, seri cinayetlerdeki seri katil imzasını ararken, alışıldığı üzere ‘gerçek’ bir silah ya da ‘fiziki’ bir imza peşinde koşuyor uzun süre. İmzanın doğaçlama silahlar olduğunu keşfetmesi biraz vakit alıyor. Mete ve Toygar arasındaki kovalamacanın yüksek temposunu ve gerilimini de biraz bu durum sağlıyor.  

Bir Kovalamaca Öyküsü

Öldüren Roman, her sayfasında yoğun bir merak duygusu yaratan polisiyelerden değil; bir kovalamaca öyküsü. Bir seri kâtile dönüşen ve yaptığı işte gitgide uzmanlaşan sıradan bir adamla, sezgileri güçlü bir komiser arasındaki kedi, fare oyunu. Baytan Uğur Yem’in Öldüren Roman’da en iyi becerdiği işlerin başında da bu kedi, fare oyununu okur için hep ilgi çekici kılmak geliyor.

Anlatıcının hikâyeyi tek bir bakış açısından anlatmaması; kamerasını bir kaçana, bir kovalayana, bir kaçana, bir kovalayana çevirmesi roman boyunca kovalamaca duygusunu diri tutuyor. Polisin gözünden kâtili izlerken cinayetlerin işlenme biçimlerine vâkıf oluyor, emniyet teşkilâtının kâtile adım adım yaklaşmasını gerilimle takip ediyor, vakada çözdükleri her bir düğümün onlarda yarattığı şaşkınlığa tanık olmak için sabırsızlanıyoruz. Kâtilin gözünden polisi izlerken onunla birlikte ahlâki sorgulamalara girişiyor, kâtilin “evrildikçe” işinde ustalaşmasına ve polisle oyun oynamaya başlamasına tanık oluyor, o her yeni cinayetinde daha çok risk alır ama bir o kadar kusursuzluğa yaklaşırken polisin bu yeni cinayetin işlenme biçimini nasıl yorumlayacağını görmeyi arzuluyoruz. Bir bölüm o, bir bölüm öbürü derken, iki yüz kırk sayfa su gibi akıp gidiyor.

​Romanın yegâne merak unsuru, yani cinayetleri işlemedeki asıl motivasyonu ise Öldüren Roman’daki dramatik dönüşümün anahtarı oluyor.

Gerçekçi Bir Roman Yazmak

Öldüren Roman’ın bir önemli zaafı olduğu düşüncesindeyim: Anlatının sıradan bir insanın da pekâlâ seri katile dönüşebileceği tezini destekleyecek derinlikte karakterlere sahip olmaması… Bu tez, Toygar ile Mete arasındaki kovalamaca (ve nihayetinde yüzleşme) ile apaçık ortaya serildiği için karakterlerin yeterli derinliğe sahip olmaması anlatı açısından çok büyük bir sorun teşkil etmiyor. Ancak karakterlerin arkadaşlarıyla ve aileleriyle ilişkileri ya da geçmişleri biraz daha ayrıntılı, biraz daha derinlikle ele almış olsa, Baytan Uğur Yem, sıradan insanla bir seri kâtil arasındaki o ince köprüyü çok daha çarpıcı kılabilirmiş. Örneğin, Toygar’ın bir ara tanıştığı ve âşık olduğu İrem ile ilişkisi havada kalmasa… Sahi, İrem bu romanda niçin var? Herhalde, Toygar’ı çıktığı bu seri kâtil olma yolunda kuşkuya düşürmesi ve bir iç hesaplaşmayı sokması için. Ne var ki, İrem karakteri buna yeterince hizmet etmiyor. Toygar’ın pek de vazgeçmeyi düşünmediğini görüyoruz. Yine de, anlatı bizi Toygar’ın motivasyonuna ikna edebildiği için bunun üzerinde pek durmayabiliriz.

Toygar’ın motivasyonu, başlarda romanının bir türlü basılmaması gibi görünüyor. Sanki o, bu yüzden, editörlerden nefret ediyor. Ancak Baytan Uğur Yem, anlatısında bunu bir tül perde olarak kullanmış. O perde, sayfalar geçtikçe yavaş yavaş kalkıyor ve biz Toygar’ın esas motivasyonunun kitabının basılıp basılmamasıyla ilgili olmadığını görüyoruz. Toygar, romanında yarattığı ve tıpkı kendisi gibi sıradan bir insandan seri kâtile dönüşen karakterini gerçekçi bulmayanlara sıradan bir insanın da seri kâtile dönüşebileceğini kanıtlamak istiyor. Hani, Arthur Rimbaud’nun “Ben, bir başkasıdır,” diye bir dizesi vardır ya… Geeva Flava grubunun “Otomata” şarkısı için şiirsel bir metin yazmıştım ve o metinde bu dizeden yola çıkarak bir hikâye anlatmıştım. Hikâyedeki karakter, şöyle diyordu: “Yüzüme bir ayna yerleştirin, tanıyın beni!” Toygar da işlediği cinayetlerle böyle bir şeyler diyor. İşte, ben de sizin gibiydim; siz de benim gibisiniz, her an bir cinayet işleyebilirsiniz ve bu o kadar kolay ki!..

Toygar’ın, cinayetlerini kusursuz işleme çabası işte “yakalanma korkusu”ndan ziyade bu sebepten… Biz, bu sebebe ikna oluyoruz. Çünkü Öldüren Roman, karşımıza bir çeşit üstkurgu çıkarıyor. Elimizdeki bu kitap, yani Baytan Uğur Yem’in Öldüren Roman kitabı, sanki Toygar Umut Can’ın hikâyedeki Öldüren Roman’ı… Üstelik iki yazarın da üç isimli olması, davetkâr bir rastlantı! Bak, diyor bize, o roman zaten elinde, gerçekten var öyleyse Toygar’ın bir seri kâtile dönüşmekteki motivasyonuna neden inanmayasın ki?

​Bu, zekice bir oyun. Baytan Uğur Yem, bu yüzden alkışı hak ediyor. Öldüren Roman, çok güçlü karakterlerin romanı değil ama çok güçlü bir motivasyonun romanı. Bizi böylece tuzağına düşürüyor ve sonuna değin hikâyenin içinde tutuyor. Kitabı kapadığımızda da, yazarın ikinci romanını merakla bekler buluyoruz… Sonuç olarak, yine kurguda istikrarlı bir tempo kurmayı başarır ve bu defa karakterlerini, onların kurduğu ilişkileri biraz daha derinleştirebilirsem Baytar Uğur Yem’in Türk polisiye edebiyatında kendine esaslı bir yer edineceğine eminim. 

0
2593
2
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Geldanlage