13 KASIM, CUMA, 2015

“Ahh Kalbim, Ben Senden Çok Çektim”

Memleketin komik aile hallerinden, iş hayatının insanı içine atsa da deli eden tuhaflıklarından, dostluğun iniş çıkışlarından yola çıkarak gerçekçi ama kesinlikle depresif olmayan bir resim çizmeyi başarıyor Meriç Mekik. Çok renkli, (özellikle) çok bizden, çok doğal ve çok eğlenceli bir resim bu üstelik. Yaşadığımız hayatın ve aşkın ağırlığını sırtımıza yük etmeden önümüze seriveren bir resim. Yazarıyla bu ilk romanını ve sırada bekleyenleri konuştuk.

“Ahh Kalbim, Ben Senden Çok Çektim”

Ahh Kalbim, Meriç Mekik’in ilk romanı. Ancak bir ilk romanda korktuğunuz, korkabileceğiniz sorunları taşımayan, ustalıklı bir kitap. Kucağında bebeğiyle baba evine dönmek zorunda kalan Aylin’in, sakarlığına, şaşkınlığına, umudunu öldüren bir dolu olaya rağmen dostları ve ailesinin yardımıyla tekrar ayağa kalkmasının neşeli hikâyesi.

Önce öt bakalım, annemin benimkilerden daha çok sevdiği bir kitap yazmayı nasıl başardın!

Aslıcığım, annen benim hikâyemden çok, yaşadıklarımla bu kadar dalga geçebilmemi sevmiştir bence. “Oh be kıza bak, amma gamsız” demiştir. “Keşke benim kızım da dünyadaki herkesin derdini kendine dert edinmese, işte bu kız gibi tek derdi aşkı bulmak olsa.” Ben en son Taş Uykusu’nu okudum mesela, günlerce kendime gelemedim, kitapta ne kadar karakter varsa, seslerini kulağımın içinde duydum. Hâlâ metrobüsle köprünün üstünden geçerken kitabın son sayfası aklıma geliyor, yüreğim hop ediyor. Senin kitaplarında herkesin kendi içindeki cehennem var, aslında hepimiz kendi içimizdekini gizliyoruz, başkalarınınkini ise görmezden geliyoruz, böylesi daha kolay çünkü. Annenin yerinde olsam, her an içim içimi yerdi kendini bunca üzüyorsun diye, çünkü ben okurken içim acıyor, irkiliyorum, yazarken kim bilir sen neler çekiyorsun? 

Teşekkür ederim, beni şımartıyorsun… Ama ben cehennemi göstermenin insanları güldürmekten daha kolay olduğunu düşünüyorum. İnsanlara kendi cehennemini, üstelik onları güldürerek anlatmak çok daha zor. Senin de bu anlamda zoru başardığını düşünüyorum ve bir şeyi merak ediyorum. Sen neler çektin bu romanı yazarken? Sonuçta gerçeği kurmacayla harmanladığın bir roman bu ve sen kalbini açtın insanlara!

Bu romanı yazarken sadece uykusuzluk çektim, o kadar. Cehennemin tam ortasındayken yazabilecek kadar cesur ya da güçlü değilim. Ben bu kitabı yazarken yeniden âşık olup o karanlıktan çıkmıştım zaten. Ben aslında asıl çektiklerimi bu romanı yazarken değil, bu romana malzeme veren olayları yaşarken çektim. Tam filmlik aslında. Âşık oldum, evlenip Kanada’ya yerleştim, hamile kaldım, buraya kadar güzel. Tam her şey yolunda, bundan daha mutlu olamam derken aldatıldım, boşandım, bebeği de alıp Türkiye’ye döndüm. Kendimi tam anlamıyla geri zekâlı gibi hissediyordum. “Âşık olmak için hayatta tek bir şansım vardı, ben o şansı yanlış adamda ziyan ettim” diye düşünüyordum. Kazık kadar olmuşum, en güzel yıllarım geride kalmış, üstelik kucağımda bir bebekle anne babamın evine geri dönmüşüm. Aksi gibi eski kocamla sevgilisi çılgınca mutlular, Allahım Romeo ile Juliette, Kerem ile Aslı, Angelina Jolie ile Brad Pitt gibiler, bana da haberleri geliyor durmadan. Bense boşanınca depresyona girince kilo alıp fok balığı gibi olmuşum, Moğolistan kırsalındaki ortalama kadından daha bakımsızım, işten eve, evden işe korkunç sıkıcı bir hayatım var. Biraz nefes almak için dışarı çıkacağım, on üç yaşındaymışım gibi annemden rica minnet izin alıyorum. Etrafımdaki herkes bana “Yaptın bir aptallık, şansını kaybettin, bundan sonra otur kızını büyüt” der gibi acıya acıya bakıyor. Kendimi o günlerde balkonlardan atmadıysam, kızım yüzündendir. “Bana bir şey olursa bu kızın velayetini babaya verirler. Değil çocuk, kediye bakamaz o dingiller” diye düşüne düşüne hayatta kaldım. 

Aslı Tohumcu ©Korhan Karaoysal

Senden mahrum kalmadığımıza sevindim açıkçası! Peki, yazma kararını nasıl verdin? 

Tüm bu kâbusun içinde bir gün, hiç beklemediğim bir anda yeniden âşık oldum. Önceleri platonik, uzaktan uzağa. Hâlâ yüzüme bakılırken beni baş göz etmeye meraklı arkadaşlarım bu uzaktan âşık olma işine acayip sinir oldular. “Kızım hâlâ mı aşk diyorsun? Biraz mantıklı düşün, kendine eş, kızına baba olacak birini bul, macera lüksün yok, artık küçük bir kızın var” diye başımın etini yediler. İçten içe yeniden kalbim kırılacak, bu kez ayağa kalkamayacağım diye korkuyorlardı, biliyorum. Ama kalbimin hâlâ birisi için atabildiğini hissetmek benim için öyle mucizevi bir şeydi ki, ben bu aşka dört elle sarıldım. Yeniden âşık olabiliyorsam, geçmişte her ne yaşadıysam yaşayayım, benim için umut var demekti. Bu bir trafik kazasından çıkıp da, üstünü başını kontrol edip kalıcı hasar olmadığını görüp rahatlamak gibiydi. Ben de o coşkuyla, hiç oluruna olmazına bakmadan kapıp koyuverdim kendimi. Âşık olunca kendimi tutamıyorum ben, durmadan herkese onu anlatıyordum.  Âşık olduğum adam güzel insandır, her anlamda. İyi bir kalbi, çok güzel gözleri vardır. Bir gün bir baktım o da bana boş değil. Var ya, mutluluktan öleceğim sandım, Aslı. O an eski kocamı da affettim, sevgilisini de. “Oh be” dedim, “İyi ki tüm o yaşadıklarımı yaşadım.” Yaşamasaydım, hâlâ Kanada’da mutlu olduğunu sandığım, oysa belli ki en azından bir taraf için son derece mutsuz bir hayat yaşıyor olacaktım. Bu adam hiç karşıma çıkmayacaktı. Karma diye bir şeyin varlığının kanıtıdır âşık olduğum adam benim için. Çok çektim, ama değdi. Yaşarken hiç eğlenceli değildi ama geçip gittikten sonra arkasından gülüyor insan, çünkü artık anlatmak canını yakmıyor. Ben etrafımdaki insanları güldürmeyi seviyorum, onlara hikâyeler anlatmaya bayılıyorum. İş yerinde arkadaşlarıma tüm yaşadıklarımı skeçler halinde anlatıyordum, bir gün Nihan, “Sen bir sitcom yazsana” dedi bana. Benim de kafama yattı ama senaryo kaç sayfa olur, nasıl yazılır, hiç bilmiyorum. Sonradan o sitcom senaryosu bir yere varmadı ama ben hikâyeye kıyamadım, bir gece oturdum, bu kitabın ilk bölümünü yazdım. Hâlâ uykularım kaçıyor, bu hikâyeyi anlatmanın en doğru yolu bu muydu, acaba başka biri benim hikâyemi daha güzel yazabilir miydi, diye. Ama bunun sonu yok. Bir yerden başladım, sonra bitirene kadar da durmadım. Ben bu hikâyeyi paylaşmak istedim çünkü bu hikâye, umut dolu bir hikâye. Ayça Şen’in bu kitapla ilgili instagram’da yazdığı gibi, bu hikâye benim karanlıktan aydınlığa, âşık olarak çıkmamın hikâyesi. Tombul, sakar, çocuklu, orta yaşlı bir kadın olabilirsiniz ama bu yeniden âşık, dahası mutlu olmanıza engel değil. 

Sayende, özellikle benim gibi, kırkında bekar anneler de âşık olma olasılığının öyle kolay kolay tükenmediğini gördük romanınla. Ancak bunun kadar önemli bir şey daha gördük sanki… Kaç yaşında olursan ol, hangi mesleği yaparsan yap, diyeceğim ne kadar özgür kız olursan ol, söz konusu ikili ilişkiler olunca kadınlar üzerinde hep bir mahalle baskısı var. Üstelik boşanmış ve çocuklu bir kadınsan ciddi bir boyuta varabiliyor bu mahalle baskısı! Bu açıdan romanın sadece romantik ve komik bir hikâye olduğunu söylemek haksızlık olur. Bir tür toplum mühendisliği de var gibi. Ne dersin?

Ben hiç bu açıdan bakmadım yazdıklarıma desem? Ama doğru. Boğaziçi’nde okumuşum, Amerika’da mastır yapmışım, Kanada’da çalışmışım ama boşanıp çocukla eve dönünce, tekrar evin on üç yaşındaki kızına dönmüşüm. Hatta daha da fena çünkü şimdi sadece kendi hayatımı değil, çocuğumun hayatını da mahvetme riskim vardı. Ailem karşılarına geçip, “Ben âşık oldum, evlenip Kanada’ya yerleşeceğim” dediğimde kararımı hiç sorgulamadı, aksine bana güvenip destek olmayı seçti. Boşanıp onların yanına taşındığımda o kararlarından dolayı kendilerini suçlu hissettiklerini fark ettim. “Biraz daha araştırsaydık, hemen olur demeseydik, belki vazgeçerdi, bunları yaşamazdı” diye düşünüyorlardı. Bir kere bana güvenmişlerdi, bundan sonra işi biraz daha sıkı tutacaklardı, madem ben adamdan anlamıyorum, muhakeme yeteneğim sıfır, demek ki bundan böyle benim kendi iyiliğim için bana göz kulak olmaları gerekiyordu. O sırada bir şirketin pazarlama müdürüydüm, ama değil pazarlama müdürü, Dünya Bankası başkanı olup, dünya ekonomisine hükmediyor olsaydım bile onlar hâlâ bana “Eve saat kaçta geleceksin kızım?” diye soracaklardı, bu kesin. Yeniden bir maceraya atılmamdan, kırılmamdan çok korkuyorlardı. Yoksa o ne der, bu ne der kaygısı değildi bizimkilerinki. 

Romanı okuyunca ailen ne hissetti, ne düşündü, nasıl buldu onu da merak ediyorum aslında. Kendi ailemden yola çıkarak bunun da ayrı bir roman konusu olabileceğini düşünüyorum. Ben mesela annemin yanaklarını, babamın da kulaklarını kızartan kitaplar yazıyorum. Seninkiler nasıl tepki verdiler?

Ben de annemle babamın tepkisinden acayip korkuyordum çünkü benim anlattığım kendi hikâyem. Bazı şeyleri ilk kez orada okudular onlar da. Onca palavra atmışım, çocuğu onlara emanet edip, koştur koştur âşık olmuşum filan. Ama korktuğum gibi olmadı. Annem Türkçe öğretmeni, aslında bu kitapta elalem ne der’e takık, sert ve eleştirel görünüyor ama aslında öyle bir karakter değildir. Anne karakterini okuyunca “Beni ne biçim göstermişsin, aşkolsun!” der, bana küser diye çok korktum. Ama öyle olmadı, okuyunca bana “Aferin” dedi. Ciddiyim. “Sadece bir şeyi değiştirmen mümkün mü?” dedi, yüreğim hop etti. “Alışık olmayan .ötte don durmaz” yazıyor ya, biraz avam duruyor, onu değiştirsen bence daha iyi olur” dedi. Allahtan editörüm de aynı fikirdeydi, çıkardık onu. Babam ise karşıma geçip “Aman ne güzel yazmışsın” filan demedi ama ben gurur duyduğunu biliyorum, içinde yazılanlara rağmen. Bir yandan iş, bir yandan iki çocuk, bence hayalimi gerçekleştirmek için geceleri yazmamı çok takdir etti. Durmadan bana “Sakın ara verme, devamını yaz, bir kez yazmaktan soğursan tekrar başlayamazsın” diyor. 

©Korhan Karaoysal

Öncesinde yazmaya dair hayalin yoktu yani, öyle mi?

Aslında hep vardı ama cesaret edemiyordum. Deli gibi okuyordum, okudukça cesaretim daha da kırılıyordu. Bazı insanlar bu dünyaya gerçekten yazmak için gelmişler, onları okuyunca, ay pardon ne haddime deyip geri adım attım hep. Ben o insanlardan değilim ama etrafındakileri güldürmeyi, hikâyeler anlatmayı seviyorum. Bu kitabı da biraz öyle yazdım, sanki yakın arkadaşlarıma yaşadıklarımı anlatıyormuşum gibi, sanki denizaşırı bir ülkeden çok sevdiğim arkadaşlarıma mektup yazıyor gibi. 

Aylin’de tanıdık bir kadın portresi çiziyorsun bazı açılardan ama çok sıra dışı bir yanı da var Aylin’in. O da kapak kızı olmaması bence. Aşkın güzel kadınların tekelinde olmadığının ispatı olabilecek biri sanki Aylin. Ayrıca aşkın bir defaya mahsus olmadığının, kapıların belli bir yaşta kapanmadığının da ispatı gibi. Sen ne dersin?

Aylin bizim güzel değil ama sempatik diye tabir ettiğimiz kadınlardan. Çıtır çıtır genç kızken güzel olup da sonradan yaşı ilerleyip çocuk doğurunca o güzelliği kalmayanlardan değil, yani güzellikle ilgili bir takıntısı yok. Ancak birileriyle tekrar çıkmaya başlamadan önce kendine bir çekidüzen vermek istiyor ama eyvah, bakıyor, iyice ipin ucunu kaçırmış, uzaydan görünecek boyuta gelmiş. Aylin’in kitapta birine çılgınca âşık olmasında şaşılacak bir şey yok, sadece Aylin bu haliyle birinin ona âşık olmasını hiç beklemiyor. Ama senin de dediğin gibi aşk güzel kadınların tekelinde değil, Aylin sonunda aşkına karşılık da buluyor. Gerçek hayatta âşık olduğum adamın eski sevgililerini görsen, kızların hepsinin bacak boyu benim boyum kadar. Bu adamın bu kızlar dururken benimle ne işin var, kesin bana tekmeyi basacak, boşluğuna geldi herhalde diyordum. Sonradan bana, “Sen beni her gördüğünde gözlerinin içi gülüyordu. Ben hayatım boyunca gözleri senin gibi gülen birini görmedim, onların hiç biri de bana, senin baktığın gibi bakmadı. Onların bana aşkı, kendilerine duydukları aşkın yanında solda sıfır kalırdı” dedi. Aslında düşünsene, bir kadının aşk dolu bakışından daha büyük bir iltifat var mı?

Sanırım yoktur! Peki… Aylin’in yakın dostlarını düşünüyorum da… Erkeklere atfettiğimiz tek gecelik ilişkilerin kadını da var, iş hayatında hep erkeklerden alışık olduğumuz bir başarıyı yakalayanı da… Bu kadınları yazarken aklında ne vardı? Yoksa Aylin bu kadınlarla dostluk ederken kalbinde ne vardı mı demeliyim!

Aylin’in dostları gerçekten de ne Aylin’e, ne birbirlerine benziyorlar. Hepsinin kafaları farklı çalışıyor, yaşadıkları ilişkilerden tut da, seçtikleri hayatlar, olaylara tepkileri hep birbirinden farklı. Aylin aslında bu üç yakın dostunun tek ortak paydası. Üçünün de Aylin’in hayatında vazgeçilmez bir yeri var çünkü Aylin’i o karmakarışık hayatında tek bir dostun toparlayabilmesi mümkün değil. Biri terk edildiğinde salya sümük ağlarken ona şefkat gösteren omuz oluyor, bir diğeri Aylin yeni evine taşınırken “Senin yükselenin terazi, ben yanında olmazsam sen kızınla bir sene sonra hala kolilerin üstünde uyuyor olursun” deyip Aylin’in ev alışverişini onun adına yapıyor.  Üçüncüsü ise, “Sekiz senelik evlilikte seksen senelik cehennem azabı çektin, şimdi sen biraz eğlen” diye onu kabuğundan çıkarmaya çalışıyor. Aylin’in boşanma travmasını atlatıp, toparlanmasına üçü elbirliğiyle yardımcı oluyor. Aylin’in dostları her eve lazım.

©Korhan Karaoysal

Murakami’ye gelelim mi! Aylin, Murakami delisi bir editörle, Doruk’la buluşuyor. Murakami’yi bilmeyeni, okumayanı insandan saymayacak kadar delisi hatta. Sen de Murakami delisi bir kadınsın muhtemelen. Söyle bakalım, ne istedin Allahın Japon’undan?!

Haruki Murakami’ye bayılıyorum. Onu tam üç kez rüyamda gördüm, ki bence Türkiye’de değil, dünyada bile Haruki Murakami’yi rüyasında üç kez gören olmamıştır, bu konuda iddialıyım. Bir yanlış anlaşılma olmasın, ayıp bir rüya filan değildi, hep bir ortamda karşılaşıyoruz, o yalnız başına oturuyor, onu orada unutmuşlar gibi, ben yanına gidip konuşmaya başlıyorum, arkadaş oluyoruz. Ona öyle hayranım ki her sene Nobel edebiyat ödülü için geri sayımı bilgisayar başında Murakami’nin İngiltere’deki ajanı ile birlikte nefesimizi tutarak izleriz. Her seferinde de “Seneye kesin!” diye birbirimizi teselli ederiz. Kitabımda mutlaka ondan bahsetmek istedim, o editör karakterini de sırf o yüzden yazdım. 

Başka hangi yazarlara deli oluyorsun? Bir tek Murakami değildir herhalde!

Senin yazdıklarını çok sevdiğimi zaten biliyorsun. Sendeki, Nermin Yıldırım’daki ince mizahı çok seviyorum. Başka kimler? Elif Şafak’ı çok severim, Bit Palas’ı okuduğumda mizah yazmak istediğimin farkında değildim, “Vay canına, ben tam olarak bu romanı yazmak isterdim” diye düşündüm. Sonra anladım ki, nah yazarım. Ama işte o zamandan beridir ne yazsa okurum, ilaç prospektüsü yazsa onu bile atlamam. Nora Ephron benim kişisel kahramanımdır, o öldüğünde onunla asla tanışamayacağımı düşünüp içime bunun acısı çökmüştü çünkü sanki bir tanışsak çok iyi dost olabilirdik gibi geliyordu bana. Hakan Günday’ın Az’ını okuduğumda bu kitabı bir daha asla ilk kez okuyamayacağım için çok üzülmüştüm, Hakan Günday’ın çok başka bir kafası, çok başka bir dünyası var. Bazı insanların gerçekten yazma konusunda ilahi bir yeteneği var. David Mitchell gibi adamların kitap yazdığı bir dünyada benim kitap yazmaya ne haddim var aslında? Belki yazmayı bu kadar ertelememin sebebi de bu düşünceydi. Kuzey polisiyesini de çok severim, Camilla Lackberg, Arnaldur Indridason, Arne Dahl, Jo Nesbo, Stieg Larsson. Okuduğum her kitapta kendime âşık olacak bir karakter bulurum. Stieg Larsson’ın Millenium Üçlemesi’nde herkesin favori karakteri Lisbeth Salander’dir ama ben Mikael Blomkvist olmak isterdim.

Romanın ikinci cildini yazıyorsun bildiğim kadarıyla ve ilkinin finaline bakılırsa ikinci romanda aşkı bulmanı anlatacak. Öyle mi?

Ölü Ozanlar Derneği’nin son sahnesini hatırlıyor musun, Aslı? Hani öğretmen onlara veda etmek için sınıfa geliyor, o giderken sınıftaki Ölü Ozanlar Derneği üyesi çocuklar sıralarının üstüne çıkıp ona destek veriyorlar. İzlediğimde herkes gibi müthiş duygulandım ama sonra ilk aklıma gelen şu oldu: Peki o çocuklara ne olacak? Yani öğretmen gidecek ve o çocuklar o okulda kalacaklar ve o an verdikleri kararın getirdiği sonuçlarla yüzleşecekler. Aylin’in durumu da biraz öyle. İlk romanda onca yıkımın ardından gayet platonik bir şekilde âşık oldu, bundan da gayet mutluydu. Platonik aşkın güzel tarafı budur, insan aşkı doya doya yaşar ama herhangi bir sorumluluğu yoktur o aşka karşı. Hayatında bir değişikliğe yol açmaz. Aylin ikinci romanda aşkı bulacak, evet. Ama boşanmış, çocuklu bir kadının kendinden küçük, yakışıklı bir adamla bir ilişki yaşaması, günlük hayatında, ona platonik olarak âşık olmasından çok daha zor. Yüreği, bedeni her hücresiyle aşkının peşinden gitmeyi istiyor ancak aklı ona “Emin misin?” diyor, “Ya yeniden hayal kırıklığına uğrarsan?” Yani aşkı buldu ama sonrasında onu ne gibi bir mücadele bekliyor? Âşık olması onu herkesle karşı karşıya getirecek; ailesiyle, âşık olduğu adamın ailesiyle, arkadaşlarıyla, eski kocasıyla… Bu ikinci kitapta bu aşkın o mücadeleden sağ çıkıp çıkmayacağını göreceğiz. 

Meriç Mekik ©Korhan Karaoysal

Peki, ondan sonra ne olacak? Yani Meriç Mekik’in yazarlık macerası bu iki kitapla bitmeyecek herhalde, değil mi?

Okuyan birileri olduğu sürece yazmaya devam etmek istiyorum. Nasıl benim hayatım bir noktada sabit kalmadıysa, Aylin karakterinin de hayatı bir türlü durulmayacak. Ben yaşıyorum, Aylin de bu hikâyeyi kendi ağzından anlatmaya devam edecek. Aylin’le âşık olduğu adamın ilişkisi nereye gidecek, evlenecek mi, çocuk yapacak mı, Aylin menopoza girerse bununla da dalga geçebilecek mi, ileride kız arkadaşlarıyla huzurevine düşerse orayı da birbirine katarlar mı? Ben de heyecanla ve merakla bekliyorum. Yazmak istediğim başka hikâyeler de var, bazen öyle oluyor, bir karakterin sesini duyuyorum, onun hikâyesini anlatmak istiyorum.  Ancak onlar galiba biraz daha bekleyecek çünkü o hikâyeleri anlatmak için biraz daha pişmem gerek. 

Nasıl karakterler bunlar, sana sesini duyuranlar yani? Ve benim için en önemlisi, mizahla kol kola gitmeyi planlıyorsundur umarım!

Bir çocuğun dilinden anlattığım bir hikâye var kafamda. Sonra kahraman olamamış, olma gayreti de olmayan, kendi yağıyla kavrulan sıradan insanların hikâyeleri de var bir yerlerde. Ben manik depresif bir kadınım, çoğunlukla hayata pozitif bakıyorum ama depresif hikâyeleri yazarken kendimi de o ruh haline kaptırıyorum, kaşımaya cesaret edemiyorum o yüzden. Pek de beceremiyorum. Benim yazmak istediğim karakterler de aslında, aynı Aylin’in olduğu gibi, başlarına her ne gelirse gelsin, kendilerine acımayan, bununla ilgili mızmızlanmayıp, yalnızlıklarını, hayal kırıklıklarını şikâyet etmeden taşıyan, kendileriyle dalga geçebilen karakterler. Gerçek hayatta da zaten başıma gelen şeylere en çok kendim gülüyorum, hafif olanlara hemen o an, ağır olanlara ise atlattıktan sonra. Etrafımdakileri de güldürmeyi seviyorum, o yüzden hep böyle devam edeceğim sanırım. 

0
3049
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle