04 TEMMUZ, CUMA, 2014

“Yok” ile “Var” Arasındaki Eleştiri

Bugün sanata dair bir eleştiri alanının hayli dinamik ve çeşitlilik gösteren bir görüntü aldığını söyleyenler çıkacaktır. Üstelik “eski”ye göre son derece radikal ve o ölçüde de sert bir eleştiri alanıyla karşı karşıya olduğumuzu iddia edenler de olacaktır. Gerçekten de ilk bakışta sanat ortamında ortaya konulan eleştirilerin hiç olmadığı kadar “yüksek sesli” yapıldığına şüphe yoktur. 

“Yok” ile “Var” Arasındaki Eleştiri

Gün geçmiyor ki sanat dergilerine, gazetelere, sayısı hızla artan sanat sitelerine ve bloglarına, hatta sosyal medya sayfalarına konulan yazılar, sanatın içine düştüğü çıkmazları dile getirmiyor ve önerilerde bulunmuyor olsun. 

Söz konusu eleştiriler, ortak bir noktada kapitalizme ve onun içindeki sanat ortamına doğru yönleniyorlar; bunlardan önemli bir bölümü daha dar bir açıdan sanatçıların edilgenliklerini, yani para ve şöhret uğruna kapitalist zorbalar karşısında nasıl kayıtsız kaldıklarını dile getirirken, bir diğer bölümü de geniş açıda piyasayı yaratan sanat kurumlarının (galeriler, sponsorlar, müzeler, müzayede evleri, fuar organizasyon şirketleri vb.) yerleşik iktidar sistemi ile ilişkilerini konu ediyor ve kalabalık bir okuyucu kitlesi tarafından takip ediliyor. Öte yandan bu eleştirilerin sahipleri hiç olmadığı kadar farklı kişiliklerden oluşuyor: Sanat ya da siyaset hakkında yazanlar, sanat eleştirmenleri, sanat izleyicileri, gazeteciler, akademisyenler, öğrenciler, sanatçılar vb…

Yukarıdaki tümcelerde yapılan saptamalar, elbette çok da derin bir araştırma sürecine gerek duymaz ve şaşırtıcı sonuçlar olarak değerlendirilemez. Özellikle internet iletişim ortamının sağladığı olanaklar çerçevesinde herkesin söz söyleyebilme şansını yakalamasından itibarendir ki birbirlerinden hayli kopuk düşüncelerin ve ideallerin yığınlar halinde yükselebilmesi mümkün olabilmiştir ve internet ortamında amaçsızca gezinen biri için bile o yığınlar ile karşılaşabilmek, onları teşhis edebilmek zor sayılmaz. Daha önce bu eleştirilerin kapitalist sanat ortamına karşı topyekûn bir saldırı görüntüsü taşıdığını vurgulamışken, sonra da birbirlerinden kopuk düşüncelerin ve ideallerin yığını olduğunu öne sürmemiz bir çelişki gibi algılanmasın. Çünkü o eleştirilerin kapitalist sanat ortamına fırlatıldığı doğruysa da hangi düzlemden hareket ettiği ve o düzlemin içerdiği zorunluluklar adına “hangi şey”i sağlamaya çalıştığı pek açık değildir. 

Bu belirsizlik içinde, hayli ironik bir durumun da altını çizmeliyiz: İletişim olanaklarının tümünü seferber ederek, sanat ve kapitalizm ilişkisi bağlamında sert eleştiriler öne sürmekten kaçınmayanlara kulak kabartırsak, onların en fazla “eleştiri yokluğu”ndan yakındığına tanık olacağız ve dahası, o yakınanların bir bölümünün sanat yazarlarından ve eleştirmenlerden oluştuğunu göreceğiz. O halde aklımıza şu sorular takılacak: Nasıl oluyor da giderek yaygınlaşan bu yüksek sesli eleştiri ortamında, hâlâ “eleştiri yokluğu”ndan yakınılabiliyor? Nasıl oluyor da bu yakınmaların bir bölümü de sanat yazarları ve eleştirmenlerden gelebiliyor? Kendi yazdıklarını eleştiri niteliği ile tanımlamayan bu sanat yazarları ve eleştirmenler, “eleştiri yokluğu” sıkıntısını gündeme getirirlerken hangi işi yapmış oluyorlar? Bunların yanıtları kolayca verilemez; ama belki üzerine bir şeyler düşünülebilir, bazı esnek ve iddiasız yorumlar yapılabilir.

Kapitalist sanat ortamına fırlatılan eleştirilerin hangi düzlemden hareket ettiği ve “hangi şey”i sağlamaya çalıştığı sorusu ile “eleştiri yokluğu” yakınmalarını bir arada düşünürsek, burada bir yakınmadan ya da bir ironiden çok, içine düşülmüş bir boşluktan konuşmak gerekir ki böylece niçin bunca eleştiri bolluğu içinde “eleştiri yokluğu”nun tekrar edilip durduğunu anlayabilme şansına sahip olabiliriz. Şu söylenmelidir: Tarihte eleştiri problematiğine baktığımızda, bu kavramın her zaman bir tutarlılık temelinden hareket ettiğini göreceğiz. Ancak o tutarlılık temeli açıkça ifade edilebildiği andan itibaren bir eleştirinin “neye, nasıl, hangi nedenle?” yöneldiği kararı verilebilir; bu hep böyle olmuştur. Eleştiri yapanın kendisini güvende hissetmesi, yani anlamlı “bir şeyler” söylediği kanısına varması, işlevsel bir çaba içinde bulunduğu fikrine varması ise yalnızca o tutarlılık temeli üzerinde durduğunda mümkündür. “Eleştirinin doğuş serüveni nedir?” diye sorsak, bunun en açık yanıtını 17. yüzyıldan itibaren modern dönem Avrupa’sının burjuva kamusal alanında buluruz ve orada, mutlakıyete karşı girişilen bir karşı çıkışı (el yordamıyla da olsa) fark ederiz.

Avrupa’da güçlü, kendisine kesin bir ayrıcalık hakkı tanıyan, geleneksel değer yargılarını ustaca kullanarak bir mutlak akıl tesis etmiş devlet, akılcı yargıları evrensel ilkelere göre yeniden düzenleyen burjuva bilinci ile karşılaştığında, kendisini o eleştiri oklarının hedefinde bulmuştu. Elbette devletin burjuvazi tarafından eleştiriye tabi tutulması, burjuva sınıfının devlete karşı olduğu anlamına gelmiyordu; ama devlet ile liberal sivil toplum arasında, devletin kendinden menkul haklarının sorgulanması anlamına geliyordu. Bu durum, burjuvazinin yarattığı bir hak paylaşımı sorunuydu. 

18. yüzyıl Aydınlanma düşüncesi, “akıl” tanımı üzerine daha ikna edici, daha belirgin ve gerekçeleri daha sağlam bağlamlar sundukça, burjuvanın devlete doğru fırlattığı eleştiriler de daha açık ve anlaşılabilir bir temele oturmaya başladı. Terry Eagleton 1984 yılında yayınlanan “Eleştirinin Görevi” (The Function of Criticism”) adlı kitabında, bu süreçte kibar ve bilgili bir kamuoyunun (ki burjuva sınıfını kastedilmektedir), devletin zorba ve keyfi buyrukları ile boy ölçüştüğünü yazar. Eagleton’a göre, kamusal alan artık “aydınlık” bir alandır ve buradaki her bir birey, yargıda bulunabilecekleri geleneksel ortamın içinden değil de evrensel akıl ortamının içinden birbirleriyle ilişki kurmaktadır. Sonuçta, devlete karşı girişilen eleştirilerin temel düzlemi, burjuvazinin benimsemiş olduğu bir “akıl çağı”nın gerekleri doğrultusunda oluşmuş ve düpedüz bu sınıfın kendisini var etme çabası anlamında açıklanmıştır.

Açıktır ki eleştiri bir yarar sorunu olduğu kadar, bir üslup sorunudur da; yani temel düzlemin taşları, bu iki “büyük taş” üzerine döşenir. Yarar sorunu, burjuvazinin kendisini Aydınlanmacı bir “akıl” çerçevesi içinde tanımlamaya çalışmasından çok daha önceleri de vardı. 17 ve 18. yüzyıllarda devlet ile burjuvazi arasında geçen o hak alışverişi, nasıl sonradan giderek (hatta aynı yöntemi kullanarak) tam bir burjuva eleştirisine evrilebilmişse, o alışveriş süreci de bir önceki ve daha basit bir sürecin eseri olmuştur. Burjuvazinin devlete karşı eleştirileri, bir bakıma kamusal alana hâkim olan gerici soyluluğun ahlakını ve üslubunu da sorgulamaktaydı. İşte bu ahlak ve üslup sorgulamaları, kendi dilinin referanslarını en belirgin biçimde birkaç yüzyıl öncesinde, yani 14. yüzyılın ortalarında bulur. Eleştirinin dili, onun hedef aldığı “şey”in ne olduğuna bakmaksızın, onun dışında kurulmuştur. Buna herhangi bir “şey”in yararı adına yapılacak eleştirinin temelindeki dil de diyebiliriz. Norbert Elias okuduğumuzda, oradaki sınıfsal dil anlayışının primitif örneklerini bulabiliriz ve örnekler arasında da sınıfsal kültür yararına oluşturulan bir eleştiri dünyasını ayrımsayabiliriz. Söz konusu eleştiriler, sınıfsal kültürün yararınadır, oysa hedefte olan bizzat sınıfın kendisidir; tam bir özeleştiridir bu…

Elias 1939 yılında yayınlanan “Uygarlık Süreci” (“Über den prozeβ der Zivilisation”) kitabında,  şövalye ve saray edebiyatına ait görgü kurallarından konu açmış ve bunların 14. ve 15. yüzyıllarda “ciddi” metinler olarak kaleme alındığını yazmıştır. “İyi davranışlar” listesi halinde gelişen bu metinler sofra adabından, konuşulan dildeki tabirlerin kullanımına kadar geniş bir alana yayılıyordu ve aristokrasiye bir kültür oluşturmaktan, saray dışı kitleye görgü aşılamaya varan bir niyete uzanıyordu. Bunları yazanların kültürlü ve eğitimli, yani toplumda ayrıcalıklı kişiler olduğu ortadaydı. Bu tip metinlerin yukarıdan, öğüt verici ve hatta küçümseyici tavırları bugün hayli itici ve bir o kadar komik bulunabilir. Oysa bunların bir yandan 17. yüzyıl Avrupası için bir eleştiri üslubu oluşturmaya yardım ettiği de düşünülebilir. Denilebilir ki: Söz gelimi o yüzyılda İngiltere’de basılmaya başlanan dergilerdeki edebiyat eleştirileri, her ne kadar son derece sıradan bilgiler ve yorumlar ile doldurulmuşsa da bunlar bir ölçüde bir eleştiri alanının diline sadık kalmışlardır. Eagleton bu süreci halkın beğenisine, bilgi edinme isteğine, ahlaki eğilimlerine gösterilen titizlik ile tanımlamış, ama bir yandan da yazar ile okuyucu arasında korunan ağırbaşlı bir üslubun varlığını vurgulamıştı. Çünkü eleştirinin dili sıradan bir dil değildir; eleştirinin “ıslah ediciliği” (ki bu onun baş niteliğidir), eğer birtakım ihlalleri alt edecekse, onun bu ihlalcilerle kendisi arasındaki farkı yaratacak tek silah, dildir. 

Doğallıkla bu yazıyı okuyanın gözünden kaçmamıştır; burada bir tehlike de mevcuttur: 18. yüzyılı ilgilendiren bir sorun üzerinden konuşacak olursak, “akılcı özneler” arasında cereyan etmekte olan uzmanlık konularının giderek yeni bir iktidar söylemine varması… Burası dengelerin çok hassas olduğu bir noktadır ve belki de eleştiri dilinin kuşku götürecek yanı (varsa) budur. Tehlike, bu öznelerin bazı manevralar ile devlet ya da onu oluşturan bir iktidar biçimine hizmet etme olasılığından doğmaz; tam tersine, eleştiri sınırlarının yalnızca kamusal alanın kullandığı dilin sınırları ile belirlenmesinden doğar. Açık olarak şu söylenebilir: Kamusal alan, toplumsal üretimden pay alma ve yararlanma yeridir; burada dolaşıma girecek eleştiri dili (ister uzmanlar olsun, ister sıradan kitle), pay alanların dilidir. İşte bu yüzdendir ki eleştirinin dili, bir bakıma potansiyel bir iktidar dili ile aynı yöne doğru koşar. 


Daha farklı bir söyleyişle, eleştiri dili kendi kaynağına döner ve bir burjuva kültürünü tekrar etmekten kurtulamaz. Avrupa’da eleştirinin “acemi” bir seyir izlediği dönemlerde edebiyat metinlerinin okunuşundaki esneklik, mevcut burjuva kültürünün iyimser yorumculuğu ile mutlakıyet karşıtlığı arasında bir kararsızlık doğurmuşsa, bu kararsızlığını pay alanların dilinin dışına çıkmadığı için yaşamıştır. Ne var ki liberal kamusal alanın pay alanlardan ibaret olmadığı da bellidir; pay almayanlar ne olacaktır? 

Hiçbir eleştiri dili yoktur ki pay alanları unutarak konuşmasın; bu mümkün değildir. O dil, kamusal alanın dilidir çünkü… Tarihsel olarak liberalliğin içinden çıkan eleştiri gücü, kamusal alanın liberal düzenlemelerine ve onun kültürüne bir yanıyla bağlı kalır; o alandaki ayrışık etkenleri mutlakıyet ve kargaşa karşısında, onun yararına denetleyen eleştiri mekanizmasının kendisidir. Bunu da dilin önermeleriyle gerçekleştirir ve tarafsız bir incelemeyle yeni problematikler yaratır. Her bir etken bu dile ve önermelere özgürce katılacaksa, yani eleştirel dili paylaşacaksa (onun muhatabı olacaksa), “akılcı özneler” modelinin aşkın niteliğine de ortak olur. Kamusal alan, pay alan aşkın “akılcı” kitlelerin dışında bir şey değildir. Aynı soruyu bir kez daha soralım: Bu durumda pay almayanlar ne olacaktır, kamusal alanın dışına sürülmüş olanlar eleştirinin neresinde yer alacaktır? 

Burada önce, pay almanın anlamı üzerinde kısaca durmalı. Bu kabaca bir bakışla, üretime ve tüketime katılanlar ile katılmayanlar arasındaki farkın tanımıdır. Ancak (daha önce de belirttiğimiz gibi) üretime ve tüketime katılanlar liberal alanda homojen bir kitle oluşturmazlar; bunlar devletin zorlayıcı gücü olmadan, kendi inisiyatifleri ile bir arada duran, ama sürekli biçimde canlı tuttukları bir rekabet ortamıyla birbirlerinden hak talep eden kitlelerdir. Kamusal alanda elde edilecek yarar, bir arada durmanın bağımsız ve rekabetçi iradesine bağlıdır ve artık orada yarar denilen “şey”, “halkına çıkar sağlayan sevimli bir zorba”nın (yani devletin) elinden sağlanmaz. Geleneksel olarak eleştiri denilen “şey” de işte bu bağımsız iradeler arasındaki kargaşaya ve mutlakıyet eğilimlerine karşı gelişmiştir. O halde böyle bir ortamda “toparlayıcı” ya da “bir arada tutucu” bir güç varsa, o da belirleyici bir toplumsal sisteme dönüşür: Dış görünüşüyle özgürlük alanı, fakat bir yandan da “devlete rağmen” işleyen “başka” bir iktidar yapısı… Eleştiri dili bu iktidar yapısı içinde ve onun sınırları boyunca geçerliyse, bu ilk anda bize bir özgürlük hissi veren bir dil olarak aktarılacaktır; oysa yine geleneksel bakımdan bilmekteyizdir ki bu “eski” bir burjuva kamusal alanının uzantısından başka bir şey değildir. Nasıl 18. yüzyılın eleştiri dili, o dönemin “akılcı özneleri” arasında geçerliyse ve kamusal alan sınırlarının dışı ile ilgilenmemişse, bugün de durum sonuç itibariyle aynı iktidar problematiğine gelip dayanmıştır. Sürekli olarak, hep o aynı soru zihnimizi kurcalamaktadır: Pay almayanlar ne olacaktır?

Aslında kamusal alanın içi de (onun iktidar yapısı da) aynı kalmamıştır. Teknik ve bilimsel gelişimin yeni bir “akılcılık” tarzı halinde topluma aktarılması, başka bir anlamda bireylerin konfora ulaşmasını ve doğaya hâkimiyetlerini pekiştiren bir “ilerleme”nin mevcudiyet kazanması, “üretici güçlerin üretimi belirleyeceği” tezini parçalanmaya maruz bırakmış ve söz konusu “ilerleme” karşısında, sınıfsal yapının daha esnek ve daha eleştirel bir gözle incelenme gereğini ortaya çıkartmıştır. Bu durum, iktidarın bir kez daha meşrulaşma sonucunu doğurur. Böyle bir görüntü belki Jürgen Habermas’ın 1968 yılında yazdığı “İdeoloji Olarak Teknik ve Bilim” (“Technik und Wissenschaft als Ideologie”) makalesinde işaret ettiği üzere, üretim sürecini belirleyen “akılcılık” kavramının eskiyerek çökmesi, belki de bu “akılcılığın” çok daha geniş açıdan ve tüm değişken yanlarıyla ele alınabilir bir şey olduğunun tartışmasını gündeme getirir. Habermas’ın bu makalede Herbert Marcuse’den yaptığı alıntı hayli açıklayıcıdır: “Bugün iktidar kendini salt teknoloji aracılıyla değil, tersine teknoloji olarak ölümsüzleştirmekte ve genişletmektedir ve bu da bütün kültür alanlarını içine alan geniş politik erki, büyük meşrulaştırmayı sağlamaktadır.”

Yukarıdaki (son derece özet de olsa) alıntıların anlattığı bir şey vardır: Üretici güçlerin, bilimsel-teknik açılımlar bağlamında “yeni” üretim ilişkileri ile her zaman bir arada tanımlanabileceği… Ve (Habermas’ın tabiriyle) “politik aydınlanma”nın, sistemin meşruluğu ile yakın ilişkisinin doğduğu… 

Ve (Habermas’ın tabiriyle) “politik aydınlanma”nın, sistemin meşruluğu ile yakın ilişkisinin doğduğu… Bu son aşamada, yani kamusal alan ve onun “akılcılığı” çerçevesinde söz konusu olan iç içe geçmeler, en azından ayrımların fark edilemeyeceği ölçüde yakınlaşmalar belirlenmeden, kapitalizm ve onun süreçleri üzerine bir eleştiri dili yaratabilmek olasılığı ufukta görünmemektedir (örneğin bu anlamda, bazı siyaset ve sanat yazarlarının yakın zamanda başlattıkları “yeni orta sınıf” tartışmalarını son derece önemsemek gerekir ki bu başka bir yazının konusu olabilir). Kamusal alan elbette bir iktidar alanıdır, çünkü iktidar kavramına dair her şey orada olup bitmektedir. Hatta “iktidar dışı” diye tasavvur edilecek birkaç hayal malzemesi kalmışsa, onu dile getirmenin ve eleştirel dünyaya dâhil etmenin dili, yine kamusal alanın dilidir (düpedüz iktidarın dili). Böylece, bu yazıda sürekli göz önünde tuttuğumuz “pay alamayanlar ne olacaktır?” sorusunun yanıtı da yine kamusal alanın eleştiri dili içinde aranmak zorundadır.

Eleştiri, “başka şeyleri” olduğu ölçüde kendisini de tartışmaya açar; bunu tam olarak neyi eleştirdiğini bilmediği için ya da muallak yaklaşımlardan kurtulamadığını hissettiği için yapmaz, kendi geleneğini sorguladığı için yapar. Eagleton’ın bu konuda hayli önemli bir saptaması vardır; der ki: “Çağdaş eleştirmene düşen görev geleneksel bir görevdir./…Modern eleştiri, saltıkçı devlete karşı verilmiş bir savaşımdan doğmuştu; geleceği ise şimdiden, burjuva devletine karşı verilen bir savaşım olarak tanımlanmadıkça geleceği diye bir şey olmayacaktır” (“Eleştirinin Görevi”). Öte yandan yine aynı Eagleton estetik üzerine yazarken, söz konusu kategorinin anlam ve değerlerinin, burjuva siyasi mücadelesinin de anlam ve değerleri olduğunu belirtmekten kaçınmaz. Şu denmek istenmektedir: her sanattan söz ediş, burjuvanın mutlakıyetçi devlete verdiği mücadeleden de söz ediş demektir. Üstelik konu sanat eleştirisine geldiğinde, her eleştiri eylemi de aynı pozisyona dönüşür: Eleştiri ve elbette onun dilinin temel düzlemi, burjuvanın girişmiş olduğu mücadelenin tortularını taşır. O halde eğer eleştirinin geleceğinin (Eagleton’vari bir düşünceyle) yalnızca burjuva toplumunu hedef almakla gerçekleşeceğini iddia ediyorsak, artık bir simülasyona dönüşmüş olan 18. ve 19. yüzyıllardaki geleneksel burjuvaya değil, iktidarın meşrulaşmasını sağlayan her tür kamusal alan öznesinin, bugünkü üretim ilişkileri içindeki yerine bakmak gerekir. Ayrıca kullandığımız eleştiri dilinin geleneksel çıkmazlarına da bakmak gerekir. 

Sonuç olarak şu söylenebilir: İçinde bulunduğumuz dönemin “yüksek sesli” sanat eleştirileri, oklarını en şiddetli biçimde kapitalizme yöneltiyorlarsa, ama hâlâ “eleştirinin yokluğu” yakınmaları varlığını sürdürüyorsa, bu da bir güvensizlik ve boşluk ortamının varlığı anlamına geliyorsa, tüm bunların nedeni çözümlenmemiş geleneksel çıkmazların rahatsızlığındandır. “Kapitalizm”, “kapitalist üretim alanı”, “kapitalist sanat piyasası” ve “kamusal alan” tabirlerinin her biri acaba birer “karşıt alan” ile etkisiz hale getirilebilir mi, yoksa bunların (olabileceği düşünülen) “karşıt alanlar”ı çoktan söz konusu tabirlere sızmışlar mıdır? Eğer eleştirinin geleneksel görevi ve geleceği, kültür endüstrisini de içerir durumda, kapitalist sanat ortamını sorguya çekmeye bağlıysa, önce bu tabirler ile bunlara karşı çıkışlar arasındaki sızmaların saptanması gerekecektir ki belki de eleştirinin ve onun dilinin yeniden çözümlenmesi ile aynı şeydir bu… Aksi halde, mevcut kamusal alanın kendine mal ettiği bir “özgürlük” içinden eleştiri “volümünü” yükseltmenin bir işlevi kalmaz. Değil mi ki henüz 19. yüzyılda Karl Marx ve Friedrich Engels’in ortaya koydukları şu saptama bugün de geçerlidir: Toplumda hâkim kılınmış düşünceler ve değerler, hâkim sınıfların düşünceleri ve değerleridir. Bu hâkim düşünceler ve değerler, hâkim olmayan sınıflara o kadar derinden sızar ki bu bir normallik halinde algılanır; normallik ise iktidarın kendisini meşrulaştırdığı durumun ta kendisidir. Çok açık: Kamusal alan, “kapitalizm karşıtı” eleştirileri içselleştirmişse, kapitalizm de kendi “karşıtı” eleştirileri içselleştirmiştir. 

O halde kim rahatça iddia edebilir, alternatif “iyi” düşüncelerin ve değerlerin, tartışmasız “iyi” olduğunu ve bunların birer “eleştiri” yerine geçebileceğini? Eleştirinin (sanatta ya da siyasette) yeniden anlamlı olabilmesi ve geleneksel görevine kavuşabilmesi için, belki de yanıtlanması gereken tek soru budur; çok “yüksek ses”e de gerek duyulmaksızın.     

0
1992
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle