05 ARALIK, CUMA, 2014

Osman Erden ile Sanat Yazarlığı Üzerine

Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Derneği (AICA) Türkiye şubesi başkanı ve Mimar Sinan Güzel Sanat Üniversitesi, Sanat Tarihi programı öğretim üyesi Osman Erden ile hem eğitimde hem de pratikte sanat yazarlığının dünü, bugünü ve geleceği üzerine konuştuk.

Osman Erden ile Sanat Yazarlığı Üzerine

Osman hem akademik bir sanat yazarlığı deneyimin var hem de AICA tarafı var. AICA'yı nasıl tanımlarsın akademik mi? değil mi? İkisinin arasındaki farkları nasıl değerlendirirsin? 

AICA'nın açılımı Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Derneği, UNESCO'ya bağlı bir dernek. Dünya çapında 4800 civarı üyesi var. Paris’te bulunan uluslararası merkezin belirlediği üyelik kriterleri var. Bu kriterlere göre üye olmak için sanat eleştirmeni olma şartı yok. En az üç sene boyunca bir sanat kurumunda yönetici olmak veya bir sanat okulunda hoca olmak yeterli. Ayrıca bir gazetede veya dergide en az üç sene yazıyor olmak gerekiyor. Dolayısıyla AICA’nın açılımı Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Derneği ama her üye sanat eleştirmeni değil. Türkiye'de köklü, olgunlaşmış bir sanat eleştirisinden bahsedemeyiz ama 70'in üzerinde üyemiz var. Akademik olarak ise burası Sanat Tarihi bölümü; bu bölümün günümüz güncel sanatıyla çok fazla bir ilgisi yok. Türkiye'de ve dünyadaki bir çok sanat tarihi bölümlerinde sanat tarihiyle güncel sanat arasında bir ayrım yapılır. Çünkü güncelin, içinde yaşadığın anın tarihe geçip geçmeyeceğini tespit edemezsin. Yaklaşık on sene öncesine kadar Mimar Sinan’daki Sanat Tarihi Bölümü’nün müfredatı en yakın II. Dünya Savaşı'nın sonrasına, 50-60'lı yıllara, Pop-Art'a kadar gelirdi. Fakat son bir kaç senedir derslerde çağdaş sanat da anlatılıyor çünkü onlara 'İstanbul'da, sanatsal olarak en dinamik kentlerden birinde Sanat Tarihi öğrencisisiniz, galeri gezin, müze gezin' derken, orada geçen sanatsal ifade biçimlerine dair bir şey anlatmamayı çelişki olarak düşündük ve çağdaş sanattan da bahsetmeye başladık. Ama dünyadaki sanat tarihi kürsüleri güncel sanatı illa ki kapsıyor diye bir şey yok. Dolayısıyla AICA üyesi ve Sanat Tarihi'nde hoca olmak çok farklı şeyler aslında.

Dünyada üniversiteler de daha farklı kürsüler açılabiliyor. Burada ise doktorada çağdaş sanat çalışacak yer bulamıyorsun. Sanat Tarihi almıyor, diğer disiplinler başka bir altyapı da gerektiriyor vs. aslında akademik araştırma yapamıyorsun bu sebeple.

Aslında bizim bölümde çağdaş sanat çalışılabiliyor. Mesela benim doktora tezim Türkiye'de güncel sanat ortamı üzerine. İTÜ'de de Sanat Tarihi programı var. Orada da böyle tezlere izin veriliyor ama Türkiye genelinde müfredat olarak lisans öğrencilerine güncel sanata dair bir aktarım yok. Böyle bir fark var güncellikle akademik sanat tarihi arasında. Sanat tarihi disiplini üniversitelerde kürsü olarak 19. yüzyılda Almanya'da ilk defa kuruluyor ve o zamandan beri çok fazla değişmiş değil. Sanat tarihi dediğimiz zaman bunun içine tiyatro, müzik, edebiyat girmiyor. Yalnızca resim, heykel, mimarlık ve küçük el sanatları gibi alanları kapsıyor. Günümüzde güncel sanata baktığımız zaman sinema, video art,  performans var ve bunlar sanat tarihi disiplininin geleneksel olarak dışına kaçan ifade alanları. Bunun eklemlenmesi için sanat tarihi bölümlerinin kendilerini açmaları, daralttıkları sınırları aşmaları gerekiyor bir şekilde. 

Osman Erden ve Güneş Forta

Osman Erden ve Güneş Forta

 Eğitimde çağdaş sanat okuması yapılmayınca, buna eleştirel bakmanı sağlayacak ortam da oluşmamış oluyor.

Bunun akademik eğitimden ziyade daha önemli başka bir sebebi var bence. Sanat eleştirisi yurt dışına baktığınız zaman özellikle 60'lı 70'li yıllardan itibaren sosyolojiden, felsefeden çok etkilenmiş, beslenmiş bir alan. Özellikle 70'li yıllarda modernizme karşı getirilen eleştirilerde felsefeyi, sosyolojiyi çok fazla görebiliyoruz. Ancak bu dönemlerde yazılmış metinler ancak 90'lı yıllarda Türkçe’ye çevrilmeye başlanıyor. Postmodernizm hakkındaki ilk kitap Türkiye'de yanılmıyorsam 1991'de yayınlandı; Necmi Zeka'nın üç makaleden oluşan bir derlemesiydi. Keza Ali Akay bir kaç tane kitap yayımladı. Modernizmi eleştiren külliyat Türkçe’de olmadığı için olgun, gelişmiş bir çağdaş sanat eleştirisinin Türkiye'de yeşermesine de imkân olmadı. Ancak resim, heykele karşı çok geleneksel bir bakış açısıyla, gündemden düşmüş bir sanat eleştirisi söz konusu olabiliyordu. Tabi yabancı dil bilenler o metinleri takip etmiş olanlar vardı ve bir şeyler kaleme alıyorlardı ama yaygınlaşması anlamında böyle bir temel farklılık var. 

Peki sen doktora çalışmanı yaparken bundan nasıl etkilendin? Zorlandın mı araştırma aşamasında?

Çok zorlanmadım çünkü benim 'Türkiye'deki Güncel Sanat Alanını Şekillendiren Unsurlar’ başlıklı doktora tezimin kuramsal, felsefi bir bakış açısı yoktu. Daha çok durum tespitinden ibaretti.

Burada kuramsal dersler veriyor musun?

Burada verdiğim dersler çağdaş sanatla alakasız; 1.sınıflara Avrupa Tarihi dersim var. Siyaset ve ekonomi tarihi ki bundan sonra görecekleri derslerde tarihsel bir altyapı olsun. Arada bizim müfredata girmeyen tiyatrodan, edebiyattan bahsediyorum. 2. Sınıflara Plastik Sanatlarda Değerlendirme dersi veriyorum, orada biraz çağdaş sanattan bahsediyorum ama asıl olarak resim ve heykelin nasıl yorumlanacağına dair bir ders. Resim, heykel ve fotoğraf bölümlerine 20. yüzyıl Modern ve Çağdaş Sanat dersi veriyorum. Sanat Tarihi yüksek lisans programında ise Kent Tarihi başlıklı bir dersim var.

Osman Erden ve Güneş Forta

Osman Erden ve Güneş Forta

Düzenli olarak yazdığın bir yayın var mı?

Bu aralar Istanbul Artnews'a yazıyorum. Onun dışında ancak teklif üzerine yazıyorum. Şimdi Sanat Dünyamız'a ‘Birinci Dünya Savaşı ve Kübizm’ başlıklı bir yazı yazacağım mesela. 

Her ay düzenli yazı yazmak da bir mesele, konuları nasıl buluyorsun?

Evet gerçekten öyle. Bu benim en çok 2005 İstanbul Bienali sırasında başıma geldi. Radikal gazetesi her Cuma '2 Yılda 1' eki veriyordu. 6 hafta boyunca her Cuma o bienal hakkında yazı yazmam gerekiyordu. Çok zorlanmıştım.

Peki daha çok Türkiye odaklı mı yazıyorsun yoksa dünyanın başka yerlerinden, başka dönemlerinden belki görmediğin şeyler üzerine de yazıyor musun?

Geçen döneme kadar daha çok tarihsel konular hakkında, 20.yüzyıl sanat tarihine dair metinler yazıyordum biraz güncellikle de harmanlayarak. Bu dönemde günümüze dair konulara değiniyorum. En son mesela Salt'daki Yazlık sergisini yazdım. Ama önümüzdeki günlerde sergiler üzerine değil de genel meseleler üzerine yazmak daha çok ilgimi çekiyor. 

Yazım aşamasında kaynak nasıl buluyorsun? Türkiye güncel sanatına dair yazılmış çok fazla kitap yok. Senin sürekli danıştığın bir kaynak var mı?

Kaynak çok yok ama içindeyiz. Sanatçıların hepsi yaşıyor, birinci elden kaynaklarımız söz konusu. Öyle bir şansımız var. Türkiye'de güncel sanat nispeten genç bir alan olduğu için bunu başlatanlar da geliştirenler de üretenler de hepsi etrafımızda. Her an birinci elden kaynağa başvurabilirsin. Ama evet, bir kaç kitap dışında yazılı bir kaynak yok. 

Sen sanatçılarla, küratörlerle de görüşerek mi yazıyorsun?

Evet, güncel bir sergi üzerine yazıyorsam görüşüyorum. Ama son yazdığım sergi için bir küratöre 'burada ne demek istedin?' diye sormam gerekmiyordu çünkü yoruma açık bir sergi değildi, belgesel bir sergiydi. Bir küratör sergisine gittiğimde hakkında yazdığım insanlarla, sanatçılarla da görüşmek isterim tabi. Benim kaçırdığım bir bakış açısı vardır, o beni besler. Ne demek istediğini daha iyi anlarım, demek istediği şeyi yapıp yapamadığına dair belki öznel fikirlerimi katabilirim yazıya.

Aslında geçmişe yönelik bir araştırma yapmak daha zor, birinci elden kaynaklar olamayabiliyor orada. Kitaplar dışında sergi katalogları, dergiler bu anlamda önemli gibi duruyor. Eskiden dergicilik şu ankinden çok daha iyiymiş tabii. Yani sanat yazarlarının da bir sorumluluğu var. 

Tabi öyle bir durum var ama sanat yazarlığı, sanat eleştirmenliği biraz değişti son senelerde. Artık sanat eleştirmenliği bir sanat yapıtı üzerine veya sanatçı üzerine eleştirel bir yazı yazmaktan ziyade onun yaptığı şeyi açıklayabilmek olmaya başladı. Estetik, öznel yargılar içeren yazılardan ziyade ilk önce sanatçının ne ortaya koymaya çalıştığını daha duru bir dille açıklayabilmek gibi bir mesele var. Sanat yazarlığının asıl gayesi bu olmaya başladı, özellikle yurt dışında. Dolayısıyla katalog yazıları da öyle bir amaç taşıyabilir. Sanatçının üretim sürecini, hayata dair dertlerini, kaygılarını daha iyi açıklayabilmek üzerine kurulu olabilir ve bu değerli bir yazı da olur. Yani sanatçıdan uzak bir şekilde dışarıdan bakıp değerlendirmek gerekmiyor illa ki. 

Bir de sana daha önce verdiğin bir söyleşiden sormak istiyorum. Bu söyleşide Türkiye'de üniversitelere yapılan müdahalelerden bahsediyorsun; bilimsel araştırmaları, ifade özgürlüğünü kısıtlayan baskılar olduğundan. Bunun yanı sıra sanatçıların ve galerilerin karşılaştığı bazı sorunları dile getiriyorsun. Bir de güncel sanatın ekonomi sayfalarına konu olmaya başladığından bahsediyorsun. Böyle bir ortamda sanat yazarı ne yapabilir? Buradan bir çıkış var mı?

Çağdaş sanat Türkiye’de çok görünür bir alan değil. Kitlelerce takip edilen, tüketilen bir alan değil. Bu kapalılık biraz da özgürlük tanıyor kendi içinde. Tiyatro ve sinemada durum daha tehlikeli. Tamamen ideolojik değerlendirmelerle yaklaşılıyor, ödenekleri kesiliyor mesela. Çağdaş sanat içerik açısından nispeten kapalı, anlaşılmaz olduğu için bu tarz müdahale çok az oluyor. Soruda bahsettiğin çerçevede çağdaş sanatta şöyle bir durum olmaya başladı esasen; rekor kıran fiyatlar, müzayedeler nedeniyle çağdaş sanat gazetelerde konu olmaya başladı ama kültür-sanat sayfalarından ziyade ekonomi veya sosyete sayfalarında. Bu şekildeki bir görünürlüğün çağdaş sanatın daha steril olmasına yol açma tehlikesi var. İnsanları ürkütmeyen (!), iğrendirmeyen (!), şok etmeyen içeriklere dönüşme ihtimali söz konusu. Bu paradigma değişimi aslında yurt dışından kaynaklanan bir durum. Son 8-10 senede bienallerden, büyük uluslararası sergilerden ziyade sanat fuarlarının daha fazla gündemi belirlemesi söz konusu. Sanatın eskisinden çok daha yoğun bir şekilde piyasa kaygılı bir faaliyet alanına dönüşmesi ise dolaylı olarak bu alanda küratörlerden ziyade galericilerin daha etkin olmasına yol açtı. Sanatçılar kendilerini gösterebilmek için galeriyle anlaşmak zorundalar zira galeriler aracılığıyla o sanat fuarlarına katılabiliyorlar. Galeri de kendi doğası gereği ticari kaygılar taşıyan bir şirket aslında. Bu süreç güncel sanat alanının daha steril olma tehlikesini beraberinde getiriyor. Daha geleneksel anlamda estetik endişeli, güzel olma kaygısı taşıyan işler sanata alanına hakim olmaya başlayabilir. Önümüzdeki yıllarda bu daha çok netleşecek tabii. 

0
2859
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle