02 NİSAN, SALI, 2013

Neoliberal Sanat

Yüzyılın bu ilk çeyreğinde büyük devrimler, sanat akımları, ideolojik ve siyasi kutuplar kaybolmaktadır. Marx’ın deyimiyle sanki “Katı olan herşey buharlaşmaktdır”. Sovyetler Birliği’nin dağılması, Çin’in Post-komünist bir ekonomiye geçiş yapması, sanatın başkenti Paris’ten kopup New York’a taşınması sanat piyasasını derinden etkilemiş, bu köklü değişimler neoliberal sanatın oluşumuna zemin hazırlamıştır.

Neoliberal Sanat

Yüzyılın bu ilk çeyreğinde büyük devrimler, sanat akımları, ideolojik ve siyasi kutuplar kaybolmaktadır. Marx’ın deyimiyle sanki “Katı olan herşey buharlaşmaktdır”. Sovyetler Birliği’nin dağılması, Çin’in Post-komünist bir ekonomiye geçiş yapması, sanatın başkenti Paris’ten kopup New York’a taşınması sanat piyasasını derinden etkilemiş, bu köklü değişimler neoliberal sanatın oluşumuna zemin hazırlamıştır. 20.    Yüzyıl’ın ikinci yarısında sanat, hayatı değiştirme iddiasından, neoliberal bir dünyanın parçası olmaya doğru geçiş yapmıştır.

Peki nedir neoliberalizm ve sanatı nasıl etkilemektedir? Öncelikle neoliberal düzende, serbest ticaret konuşulur. Kuralsız bir ticarette yalnız sosyal devletin tasviyesi ve özelleştirilmesi söz konusu değildir; aynı zamanda bu özelleştirilme, geleneksel ve kemikleşmiş bir sosyal düzenin kimliksizleştirilmesini, işsizliği ve sendikaların güç kaybını beraberinde getirmektedir. Yaşadığımız bu yüzyılda ise tüketimcilik, her zamankinden daha kültürel olmaya başlamıştır.

Sanat da bu dizginsiz kapitalizmden maddi olarak gücünü almaya başlamış, içerik olarak da melezliği ve çeşitliliğin sınırsız özgürlüğüne tanık olmuştur. Modern dünyamızın özü markalaşma ve reklamcılığa yöneldikçe, sanat da en yüksek gişe hasılatı yapan filmler gibi marka değeri en yüksek sanatçılara ve eserlerine ait bir alan olmaya başlamıştır. Bu noktada günümüzde çağdaş sanata en büyük katma değeri yaratanlar Christie’s ve Sotheby’s gibi müzayede evleri olurken; Saatchi, Gagosian ve Jopling (White Cube), David Geffen, Steve Cohen, Adam Sender gibi  dev yatarımcılar da sanat  piyasasının ekonomik durumunu belirlemektedirler.

Leo Castelli ve Duveen gibi 20.Yüzyıl’ın büyük tacirlerinin yerini günümüzde kurumlar ve galeriler almıştır. Sanat yatırımcılığının ve pazarlamacılığının geçtiğimiz yüzyıla oranla en büyük değişikliği, akımlar (“izm”ler) döneminin eser alımı ve satımında artık baz alınmamasıdır. Eskiden sanat dünyasında bir eserin ne ölçüde

onaylanacağına çoğunlukla sosyal dürtüler ve evrensel değerler (içerik) öncelik alınarak karar verilirken, (bir sanat eserinin değeri doğal akışı içinde siyasi yada toplumsal konjonktür içinde kendiliğinden oluşabilirdi) bugün bir eserin çağdaş sanat tarihindeki yerinin onaylanması ve değerini bulması yalnızca niahi satış başarısına indirgenmiştir. Bu noktada Tobies Mayer’in meşhur sözü akla gelebilir: “En iyi sanat en pahalı sanattır.”

Peki gerçekten öyle midir? Yani ilk sergisiyle bir sanatçının çok yüksek değerlerden işlerinin satılabiliyor olması gerçekten sanat eserinin değerini belirler mi? Yada altmış milyon dolar değerinde boş bir tuval gerçekten o sanatsal değeri hak ediyor mudur?

Öncelikle sanatın bugün değerini belirleyen olgulara bakmak gerekir. Bugün  sanat yapıtının değeri, içeriğinden çok sanatçının bağlı olduğu galeri ve koleksiyoncuların  yapısıyla belirlenmektedir. Bir eserin diğer sanat eserlerinden daha pahalı ya da düşük değerde olmasının nedeni  çok emek harcanmış, kısa yada uzun sürede üretilmiş olmasıyla ilgili değildir. Çoğunlukla eserin değeri sanatçının galeri ve sanat  kurumlarıyla nasıl markalaştırıldığıyla ilgilidir. Marka ise her zaman satmaktadır. Sanat geçtiğimiz yüzyıla oranla daha fazla gösteriş ve eğlence aracı haline gelmeye başladıkça marka değeriçde bir yatırım aracına dönüşmüştür. Bunda hiç şüphesiz varlıklı yatırımcıların büyük rolü vardır. Pahalı arabalar, lüks yatlar ve katlar ultra zenginlerin çevresinde ucuz bir gösteriş malzemesi haline gelirken, sanat o mertebe için  ideal bir prestij zemini oluşturmaktadır. Çünkü zenginlerin dünyasında paranın pek bir anlamı yoktur. O seviyede herkeste para vardır; önemli olan çağdaş sanat eserinin sağladığı saygınlığı ve statüyü satın alabilmektedir. Bir Rothko (72,8 milyon dolar) yada bir Jackson Pollock (140 milyon dolar) satın alabilmek o dünyada  insanları farklı kılar. İşte bu sanat anlayışı, bugün çağdaş sanat tarihinin birkaç alıcı tarafından yazılabileceğinin ilginç bir gerçeğini yansıtır.

Sanatın en temel koşulu olan bilinmezlik, özgünlük ve özgür üretim genelde tarihin belirsizlik dönemlerinde üretilirken, günümüzde ise birçok şeyin belirleyicisi ve yönlendiricisi sermaye olmaya başlamıştır. Örneğin; markalaşmış bir galeriyle çalışmak sanatçının  kariyeri için bir garanti oluştururken, galerinin isim yapmış bir sanatçıyla çalışması da ona prestij sağlamaktadır. Bu sanat piyasasının besin zincirinin temel döngüsünü oluşturmaktadır. Diğer taraftan günümüzde sanat eserlerinin birbirleriyle hiç çelişmeden marka değeri belirlenerek sergilere dahil edilmesi sanatı daha güvenli bir yer haline getirmiştir. Neredeyse modern dönemden beri sanatın özünde bulunan risk alma yetisi günümüzde kaybolmaya başlamıştır. Büyük şirketlerin imajlarını parlatmak adına  sanat ortamına destek vermeleri ve sponsorluklarını üstlendikleri sergilerin uluslarası arenada değer görmesi adına sanatçıları ve sanat kurumlarını melez sergiler düzenlemeye zorlamaktadır. (“Yeni medya” ile enstalasyonların arkasında büyük firmaların finansal destekleri ve dünya üzerinde milyar dolarlık bütçeleriyle kendini kanıtlamış galeri ve müzeler vardır. Damien Hirst yada Jeff Koons bu bağlamda üretimleri örnek olarak verilebilecek sanatçılardır.)

Sanatın bu kadar iş dünyasıyla el ele yürümesi ister istemez akla şu soruyu getirmektedir: Piyasası bu kadar genişleyen ve tamamen kültür ekonomisine bağımlı olduğu bir alanda hala gerçek sanattan söz edilebilir mi? Para ve ilişkiler ekseninde giden bir dünya sanatında acaba  çağdaş sanat ve sanatçılar yaşam ve gelecek ile ilgili hiçbir sentez yada alternatif öne süremez bir konuma taşınmış olabilir mi?

Öncelikle 21. Yüzyılın sanatının artık sanat akımları ile ideolojilerden güç alan ya da onlara meydan okuyan bir konumda olmadığını kabul etmek gerekir. Yani postmodernizm yalnızca modernizmin vaatlerinin (ütopyasının) son bulmasıyla ortaya çıkmamıştır. Hatta postmodernizm için ortaya çıkarılan bir kavram olduğu bile söylenemez. Postmodernizm serbest piyasa ekonomisinin, sosyal kültür ve sanat ile evliliğinin umutsuz bir sonucudur, o kadar. Farklılığın ve renkliliğin, yepyeni bir melezliğin adıdır artık. Bunun için 2000 yılında Guggenheim müzesinde düzenlenen Armani sergisi örnek olarak verilebilir. Dünyanın en önemli müzelerinden biri olan Guggenheim, Armani’nin koleksiyonlarının tarihi süreçlerinin düzenlenmesine yer vermek yerine halen aktif satış bedeli olan bir kreasyonu sergilemeyi tercih etmiştir. Böylece belki de ilk defa bir modaevinin sergisi podyumda değil bir müzede gerçekleşmiştir. Bugün büyük markaların (Armani, Prada vs.) reklamına yer vermekten çekinmeyen sanat dergileri veya bu markaların fotoğraflarını çeken  moda

fotoğrafçılarının durumu da bundan farklı değildir. Moda işlerinin galerilerde boy göstermesi (Steven Meisel, Steven Klein vs.) sanat kataloglarında ya da fuarlarında da bu işlere yer verilmesi, bugün yaşadığımız yüzyılda ekonomi ile sanatın ne kadar iç içe geçtiğinin bir göstergesidir.

Moda, teknoloji ve finans sektöründeki bu kenetlenme günümüz sanatınının temelini oluşturmaktadır. Finans artık sadece paranın akışıyla ya da sermaye ile ilgili değildir. Dolayısıyla sanat da bu neoliberal düzende biraz moda, biraz finans biraz da gelişen teknolojinin parçası olmuştur. Artık bir eserin önüne geçtiğimizde eserin ne ifade ettiğinden daha önemli olan neden o kurumun altında sergilendiği ve fiyat aralığının ne kadar olduğudur. (Hatta çoğu kez fiyatın yüksek olması eseri anlamlı kılmaktadır)

Böylece şirketler sanatı kullanarak marka değerlerini yükseltmeye, sanatçılar da bu kurumlar altında isimlerinin daha fazla duyulmasına çalışırlar. İş dünyasının 20. Yüzyıl’daki hayırseverlik politikasının yerini günümüz sanatçıları veya müzelerle kurulan ortaklıklara bırakmıştır. Şirketlerin amaçları bir malı marka haline getirip onu halka pazarlamaktan ibaretken günümüzde bu tavıra zengin ve elit kesime sanat pazarlama politikası da eklenmiştir. Bunun için birbiriyle çelişmeyen daha az riskli sergiler düzenlenmesi gerekmektedir. Çünkü artık sergilenen eserler ve sanatçılar marka güvencesi altında korunmaktadır. Bu bağlamda sanat, halka mal pazarlayan kurumların altında, sanatçıyı daha korunaklı bir konuma taşımaya başladığı söylenebilir. Bütün bu gelişimeler sanat tarihi için çok yeni birşey değildir, 1500 yılından beri süregelen belli bir kesimin sanat çevresinde örgütlenmesinin bir sonucudur. Floransa da Medici Ailesi’nin çığır açıcı dönüşümleri önce Rönesans’ın, devamında da modern sanatın oluşumuna zemin hazırlamıştır. Medici Ailesi ile bütün bu siyasal ve sanatsal egemenliğin arkasına yerleşen bu ticaret ve finans ağı bugün de büyük  şirketlerin ve markaların himayesinde sürdürülmektedir.

Günümüzde ise sanat neoliberal bir dünyanın bir parçası haline gelmiştir. Devlet politikaları, ülkelerin kültürünü, insanların yaşam şekillerini etkilemeye başlamış, dolayısıyla sanat alanında da  markalaşma ve şirketleşme söz konusu olmuştur. Büyük kârlar artık bireysel, geleneksel yapıdaki üretimlerle değil kurumsal alanda, markalar ve finans sektörünün yörüngesinde gerçekleşmektedir. Bugün adeta sanatın ve sanatçının modern dönemdeki savcılık rolü bitmiş; bu ilişkiler ağı, sanatçıyı adeta neoliberal propagandacı bir konuma taşımıştır.

0
2112
1
Yazar:
Fotoğraf: Ali Alışır
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle