13 EKİM, PAZARTESİ, 2014

Mutlu Vasat üzerine...

İsmini son zamanlarda sık duyduğumuz çok yönlü genç sanatçı, Lara Ögel, Clark University’de ‘Screen Studies’ okudu ve ilk kişisel sergisini Un-known sanatçı kolektifi kapsamında gerçekleştirdi. Daha sonra birçok karma sergi ve özel proje sergilerin ardından ilk kez bir galeri ile, Tankut Aykut Galeri’de kişisel sergisini açtı. Lara Ögel’in ‘Mutlu Vasat’ sergisi 25 Ekim’e kadar devam ediyor. 

Mutlu Vasat üzerine...

İlk kez bir galeri ile proje gerçekleştiriyorsun. Nasıl bir deneyim senin için?

Daha önce kolektiflerde, ya da grup sergilerde yer aldım, projelere davet edildim ama ilk kez bir galeri ile çalışıyorum. Aslına bakarsanız Tankut Aykut Galeri de benim için diğer galeri anlayışlarından farklı sanırım. Devamlı gelip gittiğim, arkadaş olduğum tanıdığım, yakın olduğum bir galeri, tanıdık bir mekân benim için. Önceki deneyimlerimde her şeyi üstlendiğim, içeriği ve benzeri her detayını kendim düşünüp tasarladığım, ürettiğim süreçler yaşadım ama ilk defa başka bir şekilde bir gelişme ve uygulama süreci oldu.

‘Mutlu Vasat’ çok romantik bir başlık. Nerden çıktı?

New York’ta yolda yürürken bir kitapçıda karşıma içi boş, sadece kapak olarak ‘The Happy Avarage’ çıktı. 1900 başlarında Brand Withlock tarafından yazılmış, fakat kitap kapağı bulunduğunda, gerisi ile karşılaşmadım. Sanki The Happy Average’ı benim tamamlamam gerekiyormuş gibiydi. Benim için çok özel bir tesadüftü bu. The Happy Average’ı sa-hiplenmem ile serginin dili de kendini göstermeye başladı. Sergi için kafamda bazı şeyler vardı ama bir kısmı bu başlık çerçevesinde gelişti. Bu kitap kapağını görünce benim için bir şey tamamlandı. Daha önceki işlerimde, defterlerimi izleyiciye bir şekilde okuttuğum gibi, burada da mekânı bir kitap okuyucusunu yürütür gibi kurgulamak istedim.

Video, hazır nesne, fotoğraf gibi farklı mediumlar kullanıyor, defterler, kitaplar üzerinden ilerliyorsun. Üretim sürecin nasıl işliyor?

Başlangıçta hep elime bir kitap, boş bir defter alıyorum... Zaten bir şeyler biriktirmiş, düşünmüş, bir konu üzerine odaklanmış oluyorum. Çoğu zaman biriktirdiklerim arasında dili, anlatıcısı olan bir şey var. Onları bu defterlerin içine tekrar kuruyorum bir şekilde. 

Bazen gerçekten baştan sona bir anlatıcı/narrative olarak ilerliyor. Bazen arasına bölük çarpık şeyler giriyor. Medyumlar arası gidip gelmeyi seviyorum ve anlatacağım derdin ne biçimde ortaya çıkacağına izin veriyorum: fotoğraf, video, hazır nesne... Kendimi tek bir şeyle sınırlandırmak istemiyorum. ‘Medium is the message’ diye bir durum var ya, fikir sana kağıttan gelebilir ya da sesle üzerine düşünebilirsin… Mutlu Vasat’ı kurarken üretimin gelişmesine ve istediği yöne doğru büyümesine izin verdim.

Eski işlerinde defterler bir şekilde mekânken, burada mekânı kitap gibi okutuyorsun. Girişten başlıyor bu.

Benim Mutlu Vasat’ı izleyicilere anlatıyor olmam, ya da galerinin bunu ben yokken yapması da enteresan bir deneyim oluyor. Bu da bir deney süreci. Belki de çok güzel bir süreç, anlaşılamayacak ya da anlaşılacak. Bazı insanlara yabancı gelecek, bazılarına çok samimi ve tanıdık. Bilmiyorum. Mutlu Vasat’lar kendilerini bulacaklar belki...

Dediğim gibi mekân da işin bir parçası burada. Mekânın bir apartman dairesi, önceden bir ev olması çok önemliydi. İşlerin serginin temelindeki kavramlardan biri ev. Çünkü bir şekilde evi ve yuva kavramını birleştiren elementleri bir araya getirdim sergideki işlerde. Bir yandan aile ilişkileri üzerine çok düşündüğümden, aile temalı da denilebilir sergi için. Her türlü ilişki biçimi aslında. Burada bu durumu dört kategoriye ayırdım. Sosyal, aile, kişisel-tek başına ilişkin ve çift ilişkisi / iki kişinin ilişkisi, sevgili, kardeş farketmez. Sonra da gelip bi takım şeylere baktıkça toplumsal ilişkilerimiz ve aile ilişkilerimiz daha ağır bastı. Demek ki şu anda öyle olması gerekiyor… Dolayısıyla, aslında kişisel endişe ve düşüncelerimle başlayıp, aslında evrensel düşüncelere değiniyorum. 

Sergide, girişte bizi karşılaştığımız kitap kapağının ardından, kuşlarla bezeli bir saat, içeride ana odada -misafir odasında- çerçeveli resimler -dergi sayfaları-, ve arka odada -yatak odasında- dolap kapakları bizi karşılıyor. Gerçekten bir evdeyiz sanki...

Her saat başı farklı bir kuşun öttüğü saat ses elementi olarak girişte. İzleyicinin belki de burada bulunduğu sürede farketmeyeceği, ya da iki farklı saat-kuş sesi ile şaşıracağı bir element. 

Dediğin gibi ‘salon’da üç parçalı bu enstalasyon yer alıyor. İlki bana okumam için devredilen bir büyü kitabından parçalarla hazırladığım bir iş. Kitapta son sayfalarda bir meditasyon veriyor sana. Diyor ki üç tane kural var, bunu doğada yaşayan üç hayvan ve temsil ettikleri şeyler üzerinden anlatıyor. Birincisi unicorn speech-konuşmayı temsil ediyor, ‘ko-nuşmana, diline hakim olursan daha iyi bir büyücü olursun’ diyor. Öküz düşünce, ‘düşüncelerine hakim olmak için şu kuralları uygularsan iyi bir büyücü olursun’ diyor. At ise bedene, harekete hakimiyet. Bu kurallar bana çok yakın, tanıdık geldi. Zaten hayatımda olan, yoga meditasyon kitaplarında da olan kurallar bunlar.

Fotoğraflar yine bir bulma, anlamlandırma ve onu başka bir şeyle bir araya getirme üzerinden yürüyor. Fotoğraflardan birini geçen sene çek-at makina ile çekmiştim. Sonra dedemin vefatı ardından onun dijital fotoğraf makinasında diğer fotoğrafı gördüm. Başka bir bakış, başka bir açıklama vardı her ikisinde de. Zamanın farklı saatlerinde olabilir, farklı kompozisyonlar içeriyor olabilir ama fikir aynıydı. Aynı şeyi görmüşüz yani. Bu durumun dökümantasyonu olarak, ikisine de obje, aynı zamanda üretilen obje olarak bakıyor ve bir araya getiriyorum burada. Bu onun öyküsü. Susan Sontag diyor ki ‘insanlar aynı fotoğrafı çekemez diye düşünüyoruz’ bunların üzerine de düşününce aslında yakaladığın bir an, kompozisyon olabilir, dahası bu bir portre de olabilir.

Ve yine salonda bir aile ansiklopedisinin parçaları yer alıyor, Metropolitan Müzesi’nde karşılaştığım klasik bir resimden, bir baba-oğul pozu ile birlikte. Ansiklopedide aile kavramı ile ilgili dayatılan kurallar, bilgiler ve bir mediavel freskodan aile detayı. Bu aile ansiklopedisini okurken böyle eskiden kalma bir belge, yorumlama gibi, şu anda belki sahip olmadığımız ya da olduğumuz ama benim farketmediğim bir görsel hatırlatma olarak onları bir araya grupladım. Ve odada ‘raftaki fotoğraflar’ gibi, Art of the Byzantian Era adlı kitabın yine dedemden kalma esrarengiz bir şekilde bazı sayfalara iliştirdiği ilaç etiketleri kolajı. Bu iş benim bulunmuş bir arşivi yorumlamamdır. Böyle küçük kompozisyonlar, bookmarklar, bulunmuş bir döküman veya portre, çünkü sonuçtaki hali de bunun sunuş biçimi de aile fotoğraflarının konduğu çerçevelerde, evlerde olan o fotoğraflara özel raflarda gösterildiği gibi sunulmasında da bir kaotiklik var. 

Ve son olarak küçük odada da dolap kapaklarını bir yerleştirme, mekânsal bir öneri olarak kurguladım. Kapaklar da dede ve babannemin odasındaki dolap kapakları. Benim daha önce Külah’ta bir kapıyla yaptığım enstalasyonun bir devamı gibi bu iş.  Ev elementlerinin fonksiyonlarını yitirip yitirmeme arasındaki o limboda kalma durumunda onlara form, işlev, obje, renk, biçim, anlam gibi şeylerini araştırarak kurguladım. 

Peki gelecekte video ile ilgili bir şeyler yapmayı düşünüyor musun? Yoksa buluntu objelere, yerleştirmelere devam mı?

Video ile çalışmayı istiyorum. Hakkında uzun süredir düşündüğüm işler var. Buluntu objelere sahiplenme ve onlara anlamlar yorumlama benim pratiğimin temelinde yer alıyor, sanırım o unsur hep varolacak. Kasım’da Plato Sanat’ta Marcus Graf küratörlüğünde bir grup sergisinde yer alıyorum. Ekim ayı sonunda da The Moving Museum ile çalışmalarıma devam ediyor olacağım. 

Lara Ögel’in Mutlu Vasat sergisi 25 Ekim’de sona eriyor. Bitmeden izlemenizi, hikayesini okumanızı öneririz.

Lara Ögel

0
3344
0
Fotoğraf: Korhan Karaoysal
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle