04 EYLÜL, PERŞEMBE, 2014

Heykelleri Düşleyen Kent: Chicago

Bir önceki yazım, Kaidesi Teras Olan Heykeller, Elgiz Müzesi’nde açılan 40 yaş altı heykeltıraşların yan yana geldiği Teras sergisini anlatıyordu. Yazıda değindiğim kent ve heykel meselesi Akdeniz Heykeli’nin kolunun kırılmasının ardından (heykelin kolu yazı yayımlandığı sırada kırılmıştı)  ve geçtiğimiz ay Chicago’ya yaptığım seyahat sonrasında iyiden iyiye gündemime oturdu. Uzun süre de ayrılmayacak gibi.

Heykelleri Düşleyen Kent: Chicago

Bu yazı Chicago kentinin dev gökdelenlerine meydan okuyan, yüzlerce heykelin yarattığı haz sebebiyle yazılmaya başlansa da;  kolu hep kırık olan bir ülkede artık sadece dev alışveriş merkezlerinin yapay meydanlarında kavuştuğumuz sahte alanları reddettiğim için, heykeli bir suç nesnesi saymadığım gibi kahramanlık anıtı olarak görmeyi çok eski bulduğum için ve heykele bakarken düşünebildiğim için yazılmaktadır.

Ortak bir bilinç ve ortak bir bellek yaratan nice tarihi yapıya sahip kentlerin olduğu bir coğrafyada gittikçe azalan dokular ve bir türlü sağlıklı  kentsel planlamanın yapılamaması sebebiyle oluşturulamayan ortak alanlar, kent ve sanat ilişkisi nice makaleye, akademik araştırmaya konu oldu.

Amerika’da geçmişi sadece 1833 yılına uzanan bir şehirde dolaşırken; heykel ve kent hakkında okuduklarımı ve Türkiye ile ilgili kırık dökük anıları unutmak istedim. Zira onca yazının ve akademik araştırmanın basit bir açıklaması vardı: Çevreye ve kamuya duyarlı bir yönetim ve profesyonel pazarlama yöntemleri. Kuşkusuz, teknolojinin imkânlarından sonuna kadar yararlanma kuralını da unutmamak gerekli. Ve elbette unutmamak gereken temel şey de heykelle barışık olmak, düşüncenin ulaşabildiği plastik değere ve emeğe saygı duymak gibi bize hep uzak olan değerlerin heykelin kaidesini oluşturduğunu unutmadan.

İyi yönetilen bir şehir, sayfalar dolusu açıklama ve kuramın bir anda yerine geçiyordu. Avrupa’da olmamak başka sözler üretiyor. Zira çocuksu bir heyecanla içinde dolaştığım Millenium Park bu yıl sadece 10. Yılını kutluyor ve aslında dev bir otoparkın çatısı!

2004’ te açılan 10.000 metrekarelik park “bağışseverler” tarafından seçilen eserlerle donatılmış durumda. Mimari tasarım ve heykel senkronize bir işbirliği içinde bu parkı şekillendirmiş. Şimdiki adı ile Millenium Park, bundan 15 yıl önce eski demiryolu rayları ve çakıl taşı depolama alanı olarak kullanılıyordu. Şehrin o dönemdeki valisi Richard M. Daley'in önerisi ile park haline getirilen bu alanın altı otopark olarak kullanılıyor. Bisiklet parkurları, buz pisti, çocuk parkları gibi alanlara sahip park; yerüstünde şehrin sakinlerine ve turistlere yaşam alanı olurken; yer altında da trafiğe hizmet ediyor. Bunların dışında görünmeyen ama başınızı azıcık yukarıya kaldırdığınızda tüm kamusallığı örten görünmez bir güç var ki belki de bu parkın var olma sebeplerinin ilk sıralarında yer alıyor: Bu parka bakan gökdelenlerin manzarası! Zira on yıl önceki değerleri ile şimdiki değerleri arasında ciddi bir fark olduğu kesin. Kim eski raylar  görmek ister ki! Vali’nin bir taşla iki kuş vurduğu bu parkın, içerdiği tüm gerçekliklerle beraber kent ve heykel üzerine yapılmış  iyi ve kazançlı proje olduğunu söylemek yanlış olmaz. Sermayenin gücü yaşamı biçimlendirirken, dev gökdelenlerin gölgelediği caddelerin  arasında sıyrılarak ulaşılan bu park ve kentin diğer parkları sanat ve yeşili ayrılmaz bir ikili yapıyor. Yıl boyunca devam eden festivallerde dilediğiniz konsere gitmek ve çimler üzerinde dans etmek de seçenekler arasında.

Frank Gehry’nin mimari tasarımını, Anish Kapoor ve Jaume Plensa’nın heykellerini, Kathryn Gustafson’ın peyzaj tasarımlarını içeren park, kentin ortasında kullanılmayan bir tren yolunun kamunun kullanımına nasıl açıldığının başarılı bir örneği. Bunun yanında park; bağışçılık ekseninde sermayenin kültür ve sanata bağımlılığını, ekonomik gelişmede kültürün itici gücünü, kamunun varlığının kenti döndüren çarklardan belki de en önemlisi olduğu gerçeklerini işaretlemekte.

Sermaye’nin kente sundukları, parkta bulunan eserlerin ismi ile kolayca ilişkilendirilebiliyor. Mimar Frank Gehry tarafından tasarlanan Jay Pritzker Pavyonu çeşitli konserlere, performanslara ve festivallere  ev sahipliği yapan bir yapı. İsmini Hyatt Hotelleri’nin sahibi olan Jay Pritzker’den alıyor. Pritzker Pavilion’un uzantısı olarak tasarlanan BP Bridge ise yine Frank Gehry imzalı. Wikipedia’ya göre  enerji şirketi BP köprü için 5 milyon dolar bağışlamış.

Paslanmaz çelik Cloud Gate ise Türkiye için hayli tanıdık bir heykel. Anish Kapoor imzalı bu dev heykel parkı ziyaret edenlerin kendi yansımaları eşliğinde  sayısız fotoğraf çektikleri, gökyüzünün yere açıldığı bir kapı. Halk arasında fasulye takma adıyla da tanınan heykel, yarattığı çoğul anlamlarla parkın hem içinde hem de dışında.

Çok uluslu bankacılık ve finansal hizmetler şirketi J.P. Morgan Chase&Co sponsorluğunda gerçekleştirilen Crown Fountain ise Katalan sanatçı Jaume Plensa tarafından tasarlanmış. Krueck and Sexton Architects tarafından yapımı gerçekleştirilen çeşme video-heykel ve interaktif sanatın önemli bir örneği. Zira 15 metre boyunda 2 adet kuleden oluşan heykelde, halk su ve heykelle iç içe. Cam tuğlalardan yapılmış kuleler üzerinde 5 dakikada bir Chicagoluların yüz videoları yer alıyor. 

Rastgele bir düzenle oynayan ve LED sistem yardımıyla  kuleler üzerinde oynatılan yüzlerin, ağızlarından fışkıran su, antik dönem çeşmelerine göz kırparken kentin su ile olan ilişkisini park aracılığıyla ve yarattığı 71 metre uzunluğundaki sığ havuzla oyun alanına dönüştürüyor.

Plensa anıtsal insan bedenleri ve ikonik başlarıyla tanınan bir sanatçı. Parkın 10. Yılı sebebiyle oldukça görkemli başka bir sergi ile büyüleyici etkiler yaratıyor. Crown Fountain heykelinde yer verdiği 1000 Chicagolu insanın hikayesine, yeni heykellerinde 4 genç kız başı ile devam etmiş. Plensa “1004 Portraits” adını verdiği anıtsal başlarla  hem parkta hem de Michigan Bulvarı’nın hemen kenarında, ten ve kent arasında sessiz bir diyalog öneriyor. Bu kez  gözleri kapalı ve saç örgülü  masum genç kız yüzleri ile bu hızlı kent için meditatif bir an sunuyor.

1004 Portraits’in içinde yer alan “Looking Into My Dreams, Awilda”  Millenium Park’ın girişinde, Michigan Avenue ile Madison Street’in kesiştiği noktada yer alıyor. Polyester, reçine ve mermer tozundan oluşan Awilda’nın yüzü derin bir  huzuru çağırmakta. Parkın ağaçları arasında yer alan Boeing galerisinde ise Laura, Paula ve Ines’in başları yer alıyor. Bu görkemli koyu kahve başlar da tıpkı Awilda gibi aynı tefekkürle ağaçların arasından parkı dinliyorlar. Yüzlere baktığınızda cinsiyetleri hakkında hemen bir kanıya varmanız zor. Ama çevrelerinde dolaştığınızda uzun saç örgülü bu görkemli başların, 9 -10 yaşlarında küçük bir kız çocuğunun, dünyayı unutarak kendine ve düşlerine döndüğünü, ergenliğin kıyısındaki halleri ile tüm parka ve şehre meydan okuduğunu fark ediyorsunuz.

Kalıcı sergilerin olduğu gibi, Aralık 2015’e kadar devam edecek bu serginin de destekçileri var elbette. “1004 Portraits” sergisi Richard H. Driehaus Vakfı ve Boeing şirketinin sponsorluğunda; Millenium Park Vakfı ve Chicago Kültür İşleri ve Özel Etkinlik Bölümü ile birlikte sunuluyor. 

Ayrıca Richard Gray galeride  bu sergi ile eş zamanlı açılan ve eylül sonuna kadar devam edecek “Private Dreams” isimli sergiyi görmek, Jaume Plensa’nın cam, bronz ve ilk kez kullandığı volkanik bazalttan ikonik başlarını görmek açısından bütünleyici bir deneyimdi.

Ve ne şanslıyız ki, Plensa’nın, “TRIPTYCH” isimli meditasyon yapan ve harflerden oluşan beden heykeli ile 26-28 Eylül tarihlerinde Haliç Kongre Merkezi’nde gerçekleşecek ArtInternational’da karşılaşacağız. 

Haliç’in kenarındaki terasta “By The Waterside” bölümünde sergilenecek  bu heykelin İstanbul’da kalmasını istemek bu şehir için çok özel bir düş olabilir mi? Belki de Plensa’nın kızları gibi gözlerimi kapatıp bunu dilemeliyim.
Heykelin, doğduğum ülke ile  kuramadığı diyaloğa  uzaktan bakmak oldukça sert bir deneyim oldu. Plensa’nın huzur dolu kızlarının kurduğu düşler de sakinleşmemi sağlayamadı. Bu yazı Chicago’da 10 yıl önce kurulan bir parkta yer alan sanat eserlerinin bir kısmını anlatıyor. Kentin diğer parklarındaki heykellerden ve yerleştirmelerden söz etmediğim gibi; parkın yenilenmekte olan bölümünde olacaklara da değinmedim. Üzücü olan şu ki; Türkiye’de 1960’lardan günümüze uzanan yıllar içinde heykelle hiç barışamadık. Pek çoğunu  kırdık ve parçaladık. Bugün açık alanlarda var olan  az sayıdaki çağdaş heykel kentle ve kamuyla  bütünleşmiş değil. Kentin içinden çıkarak ona dahil olan heykele hiç saygı duymadık. Peki belediyeler korumadı, bakımını yapmadı ve çevresini düzenlemedi. Biz peşine düştük mü? Bu şehirde gerek yerel yönetimlerce gerekse üniversitelerce heykel sempozyumları düzenlenmiştir. Örnekse 1970’lerde (Cumhuriyet’in 50. yılında) ve 1990’larda şehrin farklı açık alanlarına heykeller yerleştirilmiştir. Şüphesiz, sermayenin bol sıfırlı katkısına ihtiyaç duymadan  yapılanlar önemlidir. Ama asıl mesele kalıcılığı sağlayamamak ve koruyamamaktır. Bugün az sayıda kalan heykeller kentin karmaşası içinde eriyip gitmektedir. Eğitim sistemimiz içinde okul öncesi eğitim düzeyinde verilmesi gerekli olan sanat ve hayat ilişkisinin eksikliği  sokaklara sirayet ederken ve vandalizm hep onaylanırken, çok uzaklarda  bir şehirde  düşünceli düşlere dalmak sanatı yarattığı hazzın hep önüne geçmekte.

Kamuya açık alanlardaki sanat, o kentin kültürünün daha ilk adımda göstergesidir. İstanbul’un açık alanlarının, sosyal ve fiziksel yapısıyla ilişki kurarak çevresine de değer katan, sanat ve yaşamın senkronize olduğu yeni düzenlemelere ihtiyacı vardır. Artık özel sektör mü devlet mi elini bir heykelin altına koyar bilemiyorum. Bu kent gökdelenler, alışveriş merkezleri ve çok katlı apartmanlarla yükselirken; kültürel ve çevresel gelişim hakkında  projeler üretmenin ve uygulamanın vakti gelmedi mi?

Jaume Plensa "1004 Portraits"

0
3332
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle