25 HAZİRAN, PERŞEMBE, 2015

Harbiye'de Bir Fikir ve Resim Dükkanı

İkinci atölye ziyaretimi komşum Antonio Cosentino'ya yaptım. Her gün önünden geçtiğim dükkanda bazen vitrinden dışarıyı seyreden, bazen bir şeyler okuyup yazan, bazen resim yapan, bazen de trompet çalan Antonio, bu kez her şeyi anlattı. Bütün meselesi kaybedilen mekânlar, insanlar ve hafıza olan Cosentino'yla bol bol edebiyat, resim ve başka şeyler konuştuk...

Harbiye'de Bir Fikir ve Resim Dükkanı

Dükkanın önünde durmuş, açılmasını beklerken kendimi telaşlı bir müşteri gibi hissettim. Sanatçılar için sabahın körü sayılabilecek bir saatte sözleşmiştik ve ben 10 dakika erken gelmiştim. Aslında erken gelmemin bir manası da yoktu, çünkü aynı sokakta sadece 50 metre ötede oturuyorum... Bizim sokakta iki tane dükkan var. Biri bakkal, önünde beklediğim diğer dükkan ise bir ressam atölyesi. Az sonra bisikletiyle yokuştan hızla inip dükkanın önünde fren yapan ve anahtarlarını çıkartıp kapıya uzanan ressamın, Antonio Cosentino'nun atölyesi burası.

İki sene kadar önce bu sokağa taşındığımda, önünden geçtiğim vitrinin arkasında bir sanatçı atölyesi olduğunu tabii ki bir bakışta anlamıştım. Kafamı karıştıran şey camdaki “Marcello & Antonio” yazmasıydı. Tamam Antonio diye bir ressam var, ama bu Marcello kim ola ki? Meğer Antonio'nun oğluymuş. “Şu sıralar Kolombiya'da...” diye anlatıyor. Bizi hemen camın kenarındaki masanın etrafında duran koltuklara buyur ederken. İsviçre'de yaşayan Marcello biraz para biriktirince dünyayı gezmeye karar vermiş. Türkiye'de yaşayan Antonio vaktiyle aynısını yaptığı için sesini çıkaramamış. Hatta belli ki epey hoşuna da gitmiş. Anladığım kadarıyla Marcello'nun daha 17 yaşında olmasının fazla bir önemi yok. “Burayı onunla birlikte tuttuk” diyor ve biraz Marcello'nun maceralarından bahsediyor.

Aslında o da yıllarca evinde çalışmış. 20 sene sonra burasını tutmuş. Daha önce Erdoğan Zümrütoğlu'nun da atölye olarak kullandığı bir mekân. Eh, zaten bizim apartçı turistler ve rantçı teyzelere emanet mahallede bir dükkan bakkal olmazsa ne olur ki? “Şansı varsa ressam atölyesi...” diye düşünüyorum, ama Antonio'ya bir şey demiyorum.

Bu dükkanın önünden gelip geçerken her zaman kendi dünyasında mutlu bir ressamın hayatını gözlemledim. Vitrinin önüne koyduğu masasında bazen oturup bir şeyler okuyan, bazen birileriyle sohbet eden, bazen atölyenin derinliklerinde çalışan, bazen durmuş dışarıdan geçenleri seyreden ve bazen de trompet çalan bir ressam. (Evet, dükkandan sokağa dökülen acemi trompet sesleri artık bir melodiye dönüşebiliyor ve mahallece bundan pek memnunuz.) 

  • Antonio Cosentino ve Cem Erciyes ©Korhan Karaoysal
  • Antonio Cosentino ©Korhan Karaoysal
  • Cem Erciyes ©Korhan Karaoysal
  • ©Korhan Karaoysal
  • ©Korhan Karaoysal
  • ©Korhan Karaoysal

©Korhan Karaoysal

Vitrini, kapısı açık, içerisi görünen, hatta davetkâr bir mekân burası. “Bazen zor oluyor” diye anlatıyor. Tam işe konsantre olmuşken içeri dalıveren dostları ve hatta mahalle sakinleri oluyormuş. Çoğu resmi seven, resim yapan, resim konuşmak isteyenler. İçlerinden ikisi, Cevahir ve Artin'in özel bir yeri var bu atölyede. Biri boyacılık yapan, ikisi de resim konuşmayı seven, gerçekliği dinleyenin insafına kalmış hikayeler anlatan ya da bazen sadece susan iki tuhaf adam. "Nasıl çalışıyorsun?" diye soruyorum. Burada düzen yapılan işe göre değişiyor. Tekerlekli büyük masa, Antonio'nun hareketli paleti gibi. Ortadaki şövale küçük tuvalleri taşıyabiliyor. Ama o büyük resimleri duvara dayayarak çalışıyor. Teneke heykeller yapılırken her şey kenara çekilip onlara yer açılıyor. Atölyenin duvarlarına yaslanmış belki yüzlerce resim var. Büyük teneke heykeller ise tavana takılmış kancalara asılı duruyor... Antonio 2x3 metrelik tuvallerden bazılarını çekip gösteriyor. Yakın geçmişte bir yerlere, mesela 80'lere ait bir plaj resmine bakıyoruz. Üstünde bir deniz motoru ve diğer şeyler. Tabii ki düşsel, yoksa biraz gerçek üstücü mü? Bir yanıyla öyle, çünkü Cosentino'nun bütün meselesi anlar ve onların hafızamızda bıraktığı görüntülerle ilgili. “Mekânsal veri, gördüğüm ve hafıza benim ressamlık meselelerim” diye anlatıyor. Hafıza ve fotoğrafik öge birlikte oluşturuyor onun resmini. Mesela hemen bizim sokağın biraz ilerisindeki bir otelin otoparkını gösteren resme bakıyorum. Her gün önünden geçen biri olarak benim hafızamda da tam olarak böyle. Bir fotoğraf gibi. Ama pek çok başka resim sadece Antonio'nun hafızasındaki insanlardan ve mekânlardan oluşuyor. Bu insan ve mekânların neredeyse tamamının İstanbul'un arkalarından, gerilerinden geldiğini onun resmini iyi bilenlere söylemeleye gerek yok. Cosentino'ya göre “2. ve 3. dünya kendi mekânlarını kaçırmıştır.” Yani yaşamın gerçek mekânlarını resmetmemiş, onları sanatın içine katmamıştır. Türkiye'de 60'lara kadar neredeyse sadece Boğaz manzaralarının, kadınların, vazoların ve köy güzellemelerinin resmedildiğini anlatıyor. “Benimse bu adamlara ve kadınlara olan merakım galiba Sait Faik'le başladı” diyor. Zaten neredeyse her tür referansının edebiyatta bir karşılığı var. Çok okuyan, edebiyatı seven ve onu da resmiyle birlikte düşünerek sanatını oluşturan biri Cosantino. Mesela o büyük resimlerinden bahsederken roman sanatına uğruyor, büyük kompozisyon oluşturmanın büyük romanlar yazmak gibi olduğu benzetmesini yapıyor. Bu iki eski sanatın birbirine değdiği noktalar onu heyecanlandırıyor. Bir yolcu gemisi resmi gösteriyor. Daha büyük bir resim için alıştırma niyetine. Yüzen apartman şeklindeki kruvaziye gemiye bakıyorum ve Antonio'nun tersine bunları 'güzel' bulmadığımı anlatıyorum. “Nerede o eski transatlantikler” muhabbeti açıyorum. “Eski her zaman güzeldir” diyor ve bir kez daha hafızaya dair uzun uzun anlatmaya koyuluyor, içinden Beckett, Proust, Sait Faik, Tanpınar geçen bu konuşmayı fotoğrafçımızı Korhan Karaoysal ile beraber ilgiyle dinliyoruz. Kendi resmi ve sanat üzerine bu kadar çok düşünen ve onları böyle büyük bir coşkuyla ve zevkle durmadan anlatmaya hazır bir sanatçı, her daim insanda hayranlık uyandırıyor...

  • ©Korhan Karaoysal
  • Antonio Cosentino  ©Korhan Karaoysal
  • Antonio Cosentino ve Cem Erciyes ©Korhan Karaoysal
  • Antonio Cosentino ©Korhan Karaoysal
  • ©Korhan Karaoysal
  • ©Korhan Karaoysal

©Korhan Karaoysal

Neyse, ben araya giriyor ve “vitrindeki Müslüm Gürses resmi ne iş?” diye soruyorum. Konu değişiyor. Cenazede dağıtılan yaka resmini, Müslüm'ü çok sevdiği için kapıya asmış. “Bangır bangır Müslüm çalıp resim yaptığım olmuştur, Kapalıçarşı'dan kalma...” demesiyle geçmişe gidiyoruz. Antonio'nun kuyumcu çıraklığı yaptığı zamanlar. Annesi yerleştirmiş oraya. Ustası onu pek yetenekli bulurmuş. Yeşilköy'de, iki katlı bir evde geçen tipik bir orta halli İstanbullu hayatı. Resim yapmayı oldum olası seven genç adam bir gün akademinin sınavlarını duyar ve başvurur. Üç bin kişi arasından sıyrılıp dereceyle resim bölümüne girer ve çok üzülür. Çünkü o içmimariye girmek istemektedir. 'Hiç değilse bir mesleği olur', hesabı... Deli dolu, sörf yapan, balık tutan, çıraklık eden genç Antonio'nun yaşadığı mahalleden bugün geriye 'hiçbir şeyin' kalmadığını öğreniyoruz. Sadece 30 yıl öncesi yok olmuş durumda. İşte belki de en çok bu nedenle hafıza, periferi ve kentin o unutulan insanları, mekânları onun resimlerindeki temel mesele. Tekrar hatırlanmaya, yaşamaya, kalıcılaşmaya uğraşıyorlar.

Daha önce görmedğim geometrik deneylerin yer aldığı tuvaller çıkartıyor. Ters perspektifle çizilmiş fayans kaplı dört duvar resimleri bunlar. Fayanslar 80'lerde bütün Türkiye'yi kaplayan o meşhur diktörtgen Kalebodurlar. “Florasan ve fayans” bir başka temel meselesi. Mekânla, kendi hafızasıyla bu kadar ilgili bir 80'ler çocuğunun florasan ve Kalebodur fayanslara takılmasından daha makul ne olabilir ki? İlgiyle bakıyorum resimlere. Kalebodur'un tuhaf deseni nedeniyel optik sanatla da haşır neşir işler...  Ama Antonio'nun en iyi resimleri bu seri mi? Değil.

Antonio Cosentino, sadece kafaya taktığı şeylerle değil, konuşması, hatta beden diliyle tipik bir Anadolulu... İnsan tanımasa, 'acaba takma isim mi?' diye sorar. Aslında Antonio, adıyla müsemma bir İtalyan. İtalyan olmanın Türkiye'deki pek çok kişi için mutlulukla kabul edilecek Batı bağlantısı, onun belli ki fazla umurunda değil. “Kendimi hiçbir yere ait hissetmem” diyor. O buralı. Annesi Ermeni, babası İtalyan. O kadar. Herkes gibi büyümüş, herkes gibi Türkiye Cumhuriyeti devletinin saçmalıklarına, bu halkın tuhaflıklarına şahitlik etmiş ve onun resmini yapmaya koyulmuş.

  • Cem Erciyes ©Korhan Karaoysal
  • Antonio Cosentino  ©Korhan Karaoysal

Antonio Cosentino  ©Korhan Karaoysal

Cosentino'nun atöyesi, tam bir fikir ve sanat dükkanı. Bir köşede kitaplar, Antonio'nun yıllardır tartışmalardan, okuduklarından, düşündüklerinden kalanlarla doldurduğu defterler. Binlerce fotoğraf, onlarca dosya. Resminin arkası tamamen fikirlerle dolu bir ressam. Merakların meselelerin ve projelerin sonu yok... Bize üç dosya çıkarıp gösteriyor. Birinde, Studio X'teki 'Anne ben beton dökmeye gidiyorum' adlı sergide gördüğümüz gibi kent fotoğrafları var. Diğerinde artık unutulmuş bir mecra, kartpostallar... Üçüncüsü ise pek tuhaf; ölü resimleri. Gazetelerden kesilmiş genç yaşlı, kadın erkek fotoğrafları, altlarında nasıl öldükleri yazıyor: 'İETT', 'kıskançlık', 'trafik canavarı', 'boğaları ayırırken öldü'... Bunlardan nasıl bir Antonio Cosentino resmi çıkacağını hayal edip hemen heyecanlanıyorum. Acaba hangi galeride, ne zaman açacak?

Lafı Hafriyat grubuna getirmenin tam zamanı. Kapının önünden geçen üç dev hafriyat kamyonunu bahane ederek soruyorum. Ama bu metaforum pek gereksiz kaçıyor, zaten o da aldırmıyor. Hafriyat'ı nasıl kurduklarını anlatıyor. Pek çok başarılı sergi, bir sanat merkezi ve sonlara doğru o heykel çalma fiyaskosu... Zamanı dolduğu için Hafriyat'ın da dağıldığı kanaatinde. 1996'dan 2010 yılına kadar Hafriyat sergilerinde tek bir resim dahi satamamış olduklarına ise inanamıyorum. Her biri günümüz Türk resminin önemli isimleri olan bu grubun piyasayla mesafesini de, hâlâ en önemi isimlerinin nasıl ve neden galerisiz çalıştığını da anlatan önemli bir bilgi...

Tabii ki Antonio ile piyasa meselelerine girmiyoruz. Aslında konuşacak daha çok şey var. Küçük tüpün üstünde yaptığı kahvelerimizi içeli çok oldu. Bir konu daha açsam, bu yazı biraz daha uzasa nasıl olur? diye düşünüyor ve birden kalkmaya karar veriyorum. 'Bana müsade' deyip ayaklanıyorum. 'Çok konuştum...' diyor, biraz mahcup. “Yok canım, bu bir röportaj, seni konuştumak için geldim” diye durumu toparlamaya çalışıyorum. Sonra el sıkışıp, tekrar görüşmek üzere sözleşip sokağın aşina tenhalığına adım atıyorum.

Çevremdeki eciş bücüş apartmanlar gözümde bir renklenip bir soluyor. Şöyle bir silkinip geride kalan iki saati düşünüyorum, 'Allahım, onca şeyi nasıl toparlayacağım ben şimdi...”  

0
3118
3
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle