10 MART, PAZAR, 2013

Fragmanlar, Katmanlar, Trans anlamlar

Galerist ve Şekerbank Açık Ekran’daki iki sergisiyle izlediğimiz Seza Paker, malzemeden korkmadığı gibi, malzemenin taşıdığı anlatı zenginliğine de olgun bir sessizlikle arka çıkıyor. Bu yönüyle sanatçı, günümüz imge erozyonu altında bereketli imge alanları oluşturabilen nadir organik imajlara imza atmaya devam ediyor. 

Fragmanlar, Katmanlar, Trans anlamlar

İlk kişisel sergisini İstanbul Beyoğlu İstiklâl Caddesi’nde eski bir hamam yapısında, Ali Akay küratörlüğü ile 1999’da ‘Giz ve Açıklık’ başlığı altında bizlerle paylaşan güncel sanatçı Seza Paker’in çeşitli dönemlerine ait yapıtları, yakın zaman içinde İstanbul’da iki ayrı mekânda birden,  -kişisel ve küratörlü sergi biçimi ile- izlendi. 

Sergiler geride kalmaya yüz tutan bu yılın son haftalarına rastlayan ve yeni yılın ilk iki haftasında da görülebilen yapıtlardan bir kısmı İstanbul Tepebaşı’ndaki Galerist’te ‘Huzur Denizi’, diğeri ise yine İstanbul Teşvikiye’de Şekerbank Açıkekran’da, Akay küratörlüğünde, ‘Gecenin Günü’ başlığı altında yer aldı.

Paker’in işleri ile ilgili olarak, izleyicinin ilgisini çekebilecek en önemli unsur, eserlerdeki yavaşlık, sakinlik ve yoğunluk olarak dikkat çekiyor.

Özyaşamöyküsel detayları küresel politik meselelerle sentezleyerek kendince (sosyolog Ali Akay’ın tabiri ile) minör bir politik aktivizme işaret eden bu işler, en büyük kütlelerin bile, hani, ufak darbeler aralarında birleştiklerinde ne kadar dayanıksız olabileceğinin de estetik, entelektüel kanıtlarını oluşturur gibi.

Seza Paker deyince, insanın aklına aynı an içine pozlanmış türlü duruşlar geliyor. Bu yoğun, içkin ve bir o denli dışadönük duruşların tümünü kuşatan en önemli duygu hali, bilimsel bir kuşkuculuk ile kendini ifade ediyor. Yapıtlarında kurgusal bağlamda pek az kimsenin fark ettiği somut bir nümerik ve görsel dizge metoduna sadakatle üreten ve bu yönüyle bir sinemacıyı andıran Paker, bilindiği gibi kendini çizim, performans, video, fotoğraf ve ses yerleştirmesinin bir bileşimi olarak alınan ‘Proteiform’ sanatçısı olarak tarifliyor. 

Paker, malzemeden korkmadığı gibi, malzemenin taşıdığı anlatı zenginliğine de olgun bir sessizlikle arka çıkıyor. Bu yönüyle sanatçı, günümüz imge erozyonu altında bereketli imge alanları oluşturabilen nadir organik imajlara imza atmaya devam ediyor. 

Dahası, Paker’in yapıtları, yavaşlık ve ayrıntılarındaki derinlikleriyle öne çıkıyor. Bir çok ataç ve ayracı aynı mekânda buluşturur kişilikteki eserlerinde, fragmantasyonu her şeyin başı, ortası ve devamı olarak alan Paker’e göre, günümüz dünyasında, “Her şey serbest ve her yerde. Hiç kısıtlı değil.”

Yaşamı ve çalışmalarını İstanbul ve Paris arasında sürdüren, Eğitimini Paris Academie de Beaux Arts ve Ecole Camondo’da tamamlayan Paker’in Açıkekran’daki sergisi Gecenin Günü, bu yönüyle, zamana öznel bir hüküm alanı katarak, sinemasal zaman denilen, unutulmuş özerkliği bize bir defa daha hatırlatıyor. 

Paker, büyük çoğunluğu kişisel arşivinden elde ettiği tüm malzemelerdeki bu seçilmiş kaosu, kendi yorum düzeninde bir nevî zapturapt altına alırken, işte tam da o anın kısalığı içinde, edindiği imgeleri yeniden bizlerle paylaşarak özgürlüklerine tekrar kavuşturuyor.


Seza Paker, Galerist’teki ‘Düğünün Ertesi Günü’ (1986) ve ‘Anabelle’in Performansının Ertesi Günü’ (2002) başlıklı serilerinde ise, fragmantasyon üzerine kurulu fotoğrafları kullanarak görsel hikâyeler kurguluyor ve bunları mevcut sınırlarından çıkararak, öznel bir düzlemde, kendi bakış açısından tekrar sıralıyor. 

Sergi kapsamında Paker’in ‘Plan1 ve Plan2’, ‘Cafe Basile (double chance)’, ‘Reverie’, ‘Untitled Pur Pur’ gibi mevcut işlerinin yanı sıra, aydınger kağıdı, fotoğraf ve çizimlerini birleştirerek sergilediği yeni kolajları da yer alıyor. 

Paker, sanat tarihsel, felsefi, anlambilimsel ve etimolojik bütün katmanlara karşı topyekûn bir kazıya giriştiği Galerist sergisiyle aynı an içinde son derece aktüel, soyut ‘resim’lere de varmadan, izleyiciyi bırakmıyor. İzleyiciyi kurgu mu, yoksa rastlantı veya hayal mi olduğu anlaşılamayacak doğrudanlıkta imaj ve bilgilerle buluşturan sanatçı, bunu yaparken özellikle renksel ve sayısal dizilere yaslanarak, bir nevi bilgi aritmetiğini sergi mekânına şırıngalamış oluyor. Ama sergi, sürprizlerini kollayarak, bir retrospektif olma ‘şablonluğu’na da düşmüyor.



Seza Paker, Galerist’teki ‘Düğünün Ertesi Günü’ (1986) ve ‘Anabelle’in Performansının Ertesi Günü’ (2002) başlıklı serilerinde ise, fragmantasyon üzerine kurulu fotoğrafları kullanarak görsel hikâyeler kurguluyor ve bunları mevcut sınırlarından çıkararak, öznel bir düzlemde, kendi bakış açısından tekrar sıralıyor. 

Sergi kapsamında Paker’in ‘Plan1 ve Plan2’, ‘Cafe Basile (double chance)’, ‘Reverie’, ‘Untitled Pur Pur’ gibi mevcut işlerinin yanı sıra, aydınger kağıdı, fotoğraf ve çizimlerini birleştirerek sergilediği yeni kolajları da yer alıyor. 

Paker, sanat tarihsel, felsefi, anlambilimsel ve etimolojik bütün katmanlara karşı topyekûn bir kazıya giriştiği Galerist sergisiyle aynı an içinde son derece aktüel, soyut ‘resim’lere de varmadan, izleyiciyi bırakmıyor. İzleyiciyi kurgu mu, yoksa rastlantı veya hayal mi olduğu anlaşılamayacak doğrudanlıkta imaj ve bilgilerle buluşturan sanatçı, bunu yaparken özellikle renksel ve sayısal dizilere yaslanarak, bir nevi bilgi aritmetiğini sergi mekânına şırıngalamış oluyor. Ama sergi, sürprizlerini kollayarak, bir retrospektif olma ‘şablonluğu’na da düşmüyor.



Seza Paker, Galerist’teki ‘Düğünün Ertesi Günü’ (1986) ve ‘Anabelle’in Performansının Ertesi Günü’ (2002) başlıklı serilerinde ise, fragmantasyon üzerine kurulu fotoğrafları kullanarak görsel hikâyeler kurguluyor ve bunları mevcut sınırlarından çıkararak, öznel bir düzlemde, kendi bakış açısından tekrar sıralıyor. 

Sergi kapsamında Paker’in ‘Plan1 ve Plan2’, ‘Cafe Basile (double chance)’, ‘Reverie’, ‘Untitled Pur Pur’ gibi mevcut işlerinin yanı sıra, aydınger kağıdı, fotoğraf ve çizimlerini birleştirerek sergilediği yeni kolajları da yer alıyor. 

Paker, sanat tarihsel, felsefi, anlambilimsel ve etimolojik bütün katmanlara karşı topyekûn bir kazıya giriştiği Galerist sergisiyle aynı an içinde son derece aktüel, soyut ‘resim’lere de varmadan, izleyiciyi bırakmıyor. İzleyiciyi kurgu mu, yoksa rastlantı veya hayal mi olduğu anlaşılamayacak doğrudanlıkta imaj ve bilgilerle buluşturan sanatçı, bunu yaparken özellikle renksel ve sayısal dizilere yaslanarak, bir nevi bilgi aritmetiğini sergi mekânına şırıngalamış oluyor. Ama sergi, sürprizlerini kollayarak, bir retrospektif olma ‘şablonluğu’na da düşmüyor.



0
1251
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle