22 NİSAN, SALI, 2014

Fotoğraf Kavramını Sorgulayan Bir Sergi

Fotoğrafın keşfedilme sürecinde ilk dagerotiplerden birini gören Fransız ressam Paul Delaroche’un “Bugünden itibaren resim sanatı ölmüştür” dediği iddia edilir. Fakat korkulanın tam aksine resim, fotoğrafın keşfinden sonra temsil ve tasvir etme yükünden kurtulduğu için yeniden doğma şansına erişir. 1839’a tarihlenen bu ayrım noktasında tasvir ödevini kenara koyup kendi sınırlarını belirleme yükümlülüğünü üstüne alan, gene resim olacaktır. 

Fotoğraf Kavramını Sorgulayan Bir Sergi

New York’taki International Center of Photography’de 31 Ocak’ta açılan ve yirmi bir sanatçının işlerinden oluşan ‘What is a Photograph?’ (Fotoğraf Nedir) adlı sergi ise benzer bir çizgide fotoğrafın kendi sınırlarını belirleme sürecine mercek tutuyor. Çeşitli yollarla manipüle edilen fotoğraflar, konu, ışık, renk, materyal ve yerleştirme olarak geleneksel fotoğraf kurallarını kırarak fotoğrafın kendi sınırlarını belirleme yükümlülüğünün nerede başlayıp nerede bit(mey)eceği hususunda yol gösterici nitelik taşıyor.

Sergide, çektiği polaroidler kurumadan üstünde yaptığı manipülasyonlar  sayesinde fotoğrafın estetik ve kavramsal sınırlarını irdeleyen Lucas Samaras’tan resimdeki soyut dışavurumculuk akımını fotoğrafta da mümkün kılma arayışında olan James Welling’e kadar, doğrudan fotoğraf alanında çalışmış birçok sanatçı karşımıza çıkıyor. Fakat aynı zamanda Sigmar Polke ve Gerhard Richter gibi, ressam yönleriyle öne çıkmış sanatçıların fotoğraflar üzerinde yaptıkları manipülasyonları da görmek mümkün. Sergi, bu bağlamda resim ve fotoğraf arasındaki sınırı çok doğal bir şekilde kaldırarak daha akıcı bir alan yaratmayı başarıyor. Bu alanın içerisinde fotoğrafın kendisine atfedilen anı yakalama, gerçekliği yansıtma ve var olanı betimleme rollerinin hem ressamlar hem de fotoğrafçılar tarafindan aynı şevkle reddedildiğine ve fotoğrafın sınırlarının farklı alanlarda çalışan sanatçılar tarafından benzer tekniklerle zorlandığına şahit oluyoruz.

Biraz daha derine inersek, sergi fotoğrafın ne olduğu sorusunu felsefî bir soru şeklinde sorduğundan, de facto olarak fotoğrafın şu ana kadarki tüm görevlerini ve metotlarını yeniden irdeleme teşebbüsü olarak görülebilir. Fotoğraf nedir sorusu, ancak fotoğrafın geleneksel metotlarının etkisiz duruma getirildiği ya da kendine atfedilen alandaki hükmünün kaldırılabildiği noktada kendisine yeni bir alan bulma şansı ediniyor. Dolayısıyla sergideki işler de ‘fotoğraf nedir’ sorusuna bir cevap olmak yerine, cevabın (pozitif) belirsizliğine, yani fotoğrafın işlevselliğinin devamlı değişim içinde olduğuna dair önemli bir gönderme niteliği taşımakta.

Bu değişimin en ilginç örneklerinden birini Almanya doğumlu sanatçı Marco Breuer’in işleri oluşturuyor. Breuer, fotoğraf çekmeden, sadece fotoğraf kâğıdı üzerinde yaptığı oynamalarla işlerini yaratıyor. C-print tekniğinde kullanılan emülsiyonlar üstünde X-acto bıçakları, ısı tabancası ve zımpara kâğıtlarıyla oluşturduğu imgeler, sanatçıya göre işlerin yaratıcı kısmını oluşturmakta. Bu kısım kendi deyişiyle sanatçının üretiminin performansı da sayılabilir, çünkü önceden belirlenen ve planlanan manipülasyonların hayata geçirilmesi, ortaya çıkan fotoğrafı belirliyor ve fotoğrafın ‘dokunulmazlığı’nı ortadan kaldırıyor.

Diğer bir manipülasyon örneği ise Matthew Brandt’in işlerinde karşımıza çıkıyor. Göl kenarında ve doğada çekilen fotoğraflar, banyo edildikten sonra fotoğrafı çekilen gölden alınan suyun içinde günlerce bekletiliyor. Göl suyunun fotoğrafta oluşturduğu hasar veya değişiklikler her gün sanatçı tarafından takip ediliyor ve doğru bulunduğu noktada işlem sonlandırılıyor. Ortaya çıkan fotoğraflardaki gökyüzü veya gölün bulunduğu kısımlardaki şekiller, yerini göl suyunun etkisinden kaynaklanan renkli ve soyut düzenlemelere bırakıyor. Böylece geleneksel karanlık oda metotlarının yetmediği noktada sanatçı, bu manipülasyonlarla, doğa gibi normalde fotoğrafa güçlü ve baskın yansıyan bir konunun fotoğraf yüzeyindeki hakimiyetini kırarak, doğanın algılananın tam tersine kırılgan ve geçişken olduğu izlenimini yaratıyor.

Sergide, 14 Nisan’da New York MoMa’da açılacak retrospektifine hazırlık kabilinden, Sigmar Polke’nin fotoğraf alanındaki işlerini de görmek mümkün. Polke, 1960’ların sonunda ve 70’lerde, fotojurnalizm akımının zirvede olduğu yıllarda ürettiği alışılmamış siyah-beyaz fotoğrafları ve bunlar üstünde yaptığı oynamalarla hatırlanabilir. Fotoğraf sürecini başından sonuna kadar ucu açık bir deney olarak gören Polke, Leica’sı ile fotoğraf çekerken makinasını sallayabiliyor, filmini isteğe göre aşırı veya az pozlayabiliyor, iki veya daha fazla görüntüyü üst üste çekerek bitişik fotoğraflar oluşturabiliyor. Karanlık odada ise geliştirme ve sabitleme zamanlarını kendi yorumuna göre değiştirip, o yıllarda etkisini gösteren genel baskı kurallarının hepsini alt üst edebiliyor. Sanatçının bu sergide sergilenen işlerinde ise Nazi Almanyasında önemli pozisyonlarda görev yapmış kişilerin gece âlemlerindeki fotoğrafları ve siyah-beyaz fotoğraflar üstüne yaptığı renkli lekeler ve çizgiler öne çıkıyor. 

John Cage’in çevredeki her sesin müziğin bir parçası olduğunu öne sürmesi gibi, ‘What is a Photograph?’ sergisinin küratörü Carol Squiers de fotoğrafın oluşum sürecinde yapılan her türlü değişikliğin bu sanat türünden ayrı tutulamayacağı tezinden yola çıkıyor ve buna paralel olarak fotoğraf kavramının kendisini sorgulayan işleri bir araya getiriyor. Böylece ‘fotoğraf nedir’ sorusunu işlerin kendisine yöneltme firsatı buluyor. Fotoğrafın özerkliğini uzun yıllar boyunca görüleni yansıtma prensibine borçlu olduğunu düşünürsek, bu tezin kaynağını alt üst etme görevi, fiziksel olarak fotoğraf üstünde tahrifat yapabilen ve bu tahrifatı gerçekleştirirken fotoğrafın ait olduğu kavramsal şartların yeniden yapılanmasını kendine hedef edinen sanatçılara atfediliyor. Bu işlerin bir arada sergilenmesi sonucunda fotoğrafın ne olduğu sorusu bir sınırlama getirmeksizin irdelenebilir ve sonuca ulaşma kaygısı güdülmeksizin izleyicinin neyin fotoğraf olduğunu yeniden düşünmesi hedeflenir hale getiriliyor.

Fotoğrafın sınırlarının ne olup ne olmadığı sorusuna cevap ararken, karşımıza Wittgenstein çıkıyor:

302. “Kavramlarımızın hayatımızı yansıttığını söylersek doğru söylemiş olur muyuz?

Kavramlar hayatın ortasında durur.”

‘Renkler Üzerine Notlar’ kitabında, mantık gibi evrensel bir olgunun dahi herhangi bir ortak kavrama indirgenemeyeceğini savunan Wittgenstein, bir şeyin ne olup ne olmadığı gibi ciddi bir soruyu ele alırken evrensel mantıktan cevap beklemek yerine, bireyin gene her zaman kendi algılarına geri dönüp neyin evrensel olduğu sorusunu kendi zihnindeki kavramlara sorması gerektiğini salık veriyor.

‘What is a Photograph?’, sanatçıların ve izleyicilerin kendilerine bu soruyu sorması için uygun ortamı sağlıyor. Sergide, anlamını ‘anı yakalama’ ve ‘var olanı yansıtma’ kavramlarından alan fotoğrafın, asıl gücünü bu kavramlardan almak zorunda olmadığını veya tam tersinden söylersek bu kavramlarla sınırlı kalan bir fotoğraf anlayışının artık öldüğünü kanıtlama çabası öne çıkıyor. Bu süzgeçten baktığımızda sergi, fotoğrafı şu âna kadar kendini ait hissettiği kavramların koruyucu ortamından arındırıp fotoğrafın işlevselliğine de vurucu bir gönderme yapıyor. 

0
1916
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle