16 ŞUBAT, PAZARTESİ, 2015

Dört Nesillik Bir Koleksiyonun Serüveni ve Ahmet Merey

1870’lerden günümüze, dört nesildir devam eden ve son neslin temsilcilerinden Ahmet Merey’in sahip çıkarak yönettiği aile koleksiyonuna dair kendisi ile bir söyleşi gerçekleştirdik. Türkiye’de resim tarihinin önemli bir dönemi üzerine yapılan bu söyleşi, Ahmet Bey’in senelerdir resim yaptığı Beyoğlu Akdemililer Sanat Merkezi’nde gerçekleşti. Koleksiyon tutkusu ve sosyal sorumluluk boyutu konuşulan konular arasındaydı.

Dört Nesillik Bir Koleksiyonun Serüveni ve Ahmet Merey

19. Yüzyıldan beri, 4 nesildir  koleksiyon yapan bir aileden geliyorsunuz.  Nasıl başlamış bu koleksiyon tutkusu?  

1870’lerde Erzincan’dan İstanbul’a geliyorlar ama maddi durumları iyi.  Dönem itibarıyla İstanbul’da da alafrangalaşma süreci yaşanıyor, onlarda öyle bir sürece giriyorlar.  Bir konak alınıyor, onu  döşerken resim de alıyorlar.  O zaman çok fazla koleksiyonerlik de, Türk  ressam da olmadığı için yabancı resimler almışlar.  O tarihlerde Istanbul’a geliyormuş yabancı sanatçıların eserleri.

Çok ilginç! Hangi milletlerden mesela?

Fransız ve Alman.

  • Halil Paşa, Bostancı Sahili, 38x61-Tüyb

Halil Paşa, Bostancı Sahili, 38x61-Tüyb

Bize aileniz ile  ilgili daha fazla bilgi verir misiniz?

Ondan sonra ki nesilde, anneannemin, babaannemin döneminde daha fazla alım yapılmış; çünkü yurt dışında yabancı okullarda eğitim almaya başlayanlar var. Çoğu aile ferdi portrelerini sipariş etmiş zamanın önemli sanatçılarına.

Gene aynı nesilden, annemin bir teyzesi 1920’lerde Paris’te resim ve müzik eğitimi almış. Sonra burada Hoca Ali Rıza ile çalışmış, o dönemden de eserler var aile koleksiyonumuzda.  Ondan sonra ki nesilde, teyzem resim alırmış ve 1956-57 yıllarında ‘Essi’ diye bir sanat dergisi çıkartırmış.

Portre siparişi bir aile geleneği olmuş denilebilir mi?

Denilebilir, dedem Ibrahim Çallı’ya kendisinin ve eşinin resmini yaptırmış, ahbaplığı varmış, ayrıca Çallı’ya özel yaptırdığı tablolar var. Babamın amcasının Feyhaman Duman’a yaptırdığı çok büyük bir tablosu var; o portre şimdi Sabancı Müzesi’nde çünkü halalarım onu satmışlar zamanında.

Annemin Ibrahim Safi’den, teyzeminde Haşmet Akal’dan portreleri var.  Ben kendi portremi yaptırırken çok düşündüm, kral gibi portre yaptırmak anlamsız geldi, ama sonra portre zaten çok ilgilendiğim bir konu olduğu icin yaptırdım. Yalçın Karayağızda bir aile tablomuzu yaptı. 

Bu nesiller arasında sanatı meslek edinenler de olmuş mu?

O dönemde, uzaktan bir akrabamız olan Selman Pınar, ‘Tiglat’ isimli bir sanat galerisi açmıştı. Kitabı da var.  

Siz bir koleksiyoner ruhuna sahip olduğunuzu ne zaman hissettiniz?  

Ben de duvarlarında resim asılı evlerde, bu merak ile büyüdüm.  Mesela 16 yaşlarında Avrupa’da müzeleri gezerken çok heyecanlandığımı hatırlıyorum.  Meraklı olduğum için de ailede kalan tabloları toparladım.  

Toplayabildiniz mi çoğunu?

Bir kısmını kuzenlerimden satın aldım.  Ve sonra, o dönemlere ait bazı alımlar daha yapmak suretiyle, koleksiyona yenilerini de ekledim.

Belki koleksiyonda 60-70 adet o dönemden kalan eser var, sonrada ben koleksiyona başladım.  Ilk tablomuzu Ipek ile evlenirken  almıştık.  Eve buzdolabı filan alırken, Mehmet Pesen’den bir tablo almıştık; öyle başladım ben koleksiyonuma.  

Peki neden bu eserle başladınız?

Tam o sırada Mehmet Pesen’in bir sergisine gitmiştim, özellikle Mehmet Pesen’in eserini aramıyordum.

Cenova’lı bir koleksiyoner olan Barones Marian Lambert; “Koleksiyon yapmak bir yerde Ariadna’nın ağını takip etmek gibi birşeydir, başladınız mı gerisi gelir” diyor, sizce koleksiyon yapmak böyle birşey mi?  

Koleksiyonerlik herhalde öyle bir şey, bir kere başladıktan sonra öyle bir tutku haline geldiği doğru, hatta kontrol edemezsen malı mülkü de sattırabilir.  

Eserlerin maddi değerinden çok manevi değerine önem verdiğinizi okumuştum bir röportajda, yeni evlenip eve taşındığınızda buzdolabı veya bir araba alacağınıza bir sanat eseri almışsınız; hatta Müge Akgün’ün  ‘Buzdolabı yerine resim aldılar’ diye bir yazısı var.

O zamanlar Türkiye’ye bir şey gelmiyordu, beyaz eşyalar Doğu Bank’tan alınırdı.  Oradan bir buzdolabı aldım, 20,000 TL idi, Mehmet Pesen’in resmi ise 10,000 TL idi.

Bugünkü değeri nedir?

Emin değilim ama değeri çok fazla yükselmedi. Bana en çok sorulan soru, ‘koleksiyonunuzun maddi değeri nedir’ oluyor.

İbrahim Çallı, Plajda Üç Kardeş, 62X80, Tahta üzeri Yağlıboya

İbrahim Çallı, Plajda Üç Kardeş, 62X80, Tahta üzeri Yağlıboya

Bence koleksiyon söz konusu olunca bu en önemsiz konu.

Şimdi Küçükçekmece’de bir Nazım Hikmet sergisi açılacak, benim de koleksiyonum da Nazım Hikmet’le ilgili bir sürü tablo var, Zaman gazetesinden aradılar, ilk soruları ‘kaç para eder’ koleksiyonunuzda ki bu eserler idi.  Bilmiyorum dedim.

Bana göre maddiyat en önemsiz tarafı bu işin ama bu tabii bakış açısına göre değişiyor. Koleksiyon tutkusu, koleksiyonerlik geçmişe dayanan bir şey ve her seyden evvel bir prestij meselesi.  Biliyorsunuz, tarihe geçmiş ilk müze koleksiyonu Iskenderiye Müzesi’ne ait, bir kütüphane olarak başlamış, kitap toplanıyormuş.  Esas bilgi toplayanlar, önemli bir kitap koleksiyonu olanlar bir prestij sahibi oluyorlarmış.  Romalı imparatorlar ilk önce ne bulurlarsa alıp getirirlermiş savaşlardan ama daha sonra işin içine sanat eseri de girince seçicilik başlamış.  

Bu işi şan şöhret ve yatırım için yapan koleksiyonerler de, çok severek, bilinçli olarak yapanlar da var.

Ben sanatçılarla ilgili çok belge de topluyorum: defterlerini, hatıralarını, desenlerini.

Belge anlamında çok değerli.

Araştırmalar anlamında da çok değerli, Türkiye’de daha resim sanatı çerçevesinde yapılmış fazla bir şey yok, yeni yeni başlıyor.  

Ama arşivlemek de çok zor ve çok özveri isteyen bir şey, nasıl yapıyorsunuz?  

Çok zor, oldukça pahalı ve bir de lisan problemi var, hepsi eski yazı.  Orada benim ailemin de bir sürü hatıratı var.  Latin harflerine çevirtiyorum ama gene de bir kısmını anlamıyorum, bir de bugünkü Türkçeye çevirtiyorum, okutabildiğim kadarıyla okutup arşivlemeye gidiyorum.  

Geçenlerde bir Rum Papaz ölmüş ve bir kütüphane bırakmış; kütüphanesinde Türkiye’de resim sanatı ile ilgili son otuz senelik tüm haberler mevcut; onları kesmiş kağıtlara yapıştırmış ve arşivlemiş.  Dört klasör belge toparlamış. 

Eser toplamaya ticari bir boyut girince her şey değişiyor birden, bir yatırıma, bir gösterişe dönüşebiliyor.  Mesela bir Japon gidiyor, 100 milyon dolara bir Van Gogh alıyor, ne ifade ediyor Van Gogh ona diye soruyorum kendime?

Burada aslında önemli olan esere verilen manevi değer ama bir eseri satın aldıktan sonra eğer piyasa değeri artarsa, iyi bir alımın, doğru verilmiş bir kararın göstergesi de oluyor aynı zamanda. Fiyatlar hakkında düşüncelerinizi de duymak istiyorum, bir ara fiyatlar çok şişirilmişti.  Müzayede evlerininde büyük katkı payı var bunda. Ama ekonomide her şey nihayetinde kendi dengesine geri dönüyor.  Bu sefer güven unsuru çıkıyor ortaya, insanlar piyasaya olan inancını/ güvenini yitiriyor.

Evet, döndü de zaten.  Bir eseri 1000 tl’ye alıyorsun iki sene sonra, bakıyorsun 250 tl’ye düşmüş, çok moral bozucu bir şey.

Ben müzayedelerden çok az alıyorum, güncel eserden ziyade gençlerden figuratif eser almayı tercih ediyorum.  Piyasadaki fiyatları uzaktan takip ediyorum.

Büyük teyzenizin Hoca Ali Rıza’dan ders aldığından bahsetmiştiniz; siz büyük teyzenizi tanıdınız mı? Kendi yaptığı resimler var mı sizde?

Çok iyi piyano çalardı, resim yaparmış, ama ben onu resim yaparken gördüğümü hatırlamıyorum.  Ama onun da, Hoca Ali Rıza’nın da resimleri var bende.  Annem babam çok meraklı değillerdi, evde duvarlarda asılı resimler vardı, ama ciddi bir koleksiyonları yoktu.  

Dört nesilden bahsediyoruz, bu süreçte koleksiyonun içeriği değişti mi?

Ben koleksiyon yapmaya başlayalı 36 sene oldu, ve bu sürede bile sanat kavramları ve dolayısıyla koleksiyon çok değişti.  Hem konu, hem çeşit, hem de teknik olarak her şey değişti. Sonunda ben tamamen Türk ressamların figüratif işlerine döndüm; daha ziyade gençlerden alıyorum.

  • İbrahim Çallı, Adada İki Kardeş, 62x92, Tüyb
  • Hüseyin Zekai Paşa, Manzara, 65x85, Tuval üzeri Yağlıboya

Hüseyin Zekai Paşa, Manzara, 65x85, Tuval üzeri Yağlıboya

Teşvik etmek amacı ile mi?

Hem teşvik etmek amacı ile, hem de hoşuma gittiği için alıyorum.  Son zamanlarda birkaç sanatçı seçtim, çoğunlukla onlardan alım yapıyorum. 

Koleksiyonunuzdan biraz bahsedebilir misiniz bize?

Koleksiyon konulu bir koleksiyon ve toplamda 400 tane portreden oluşuyor.

Eski Türk ressamların eserleri, otoportreler, sanatçıların birbirleri için yaptıkları portreler, bilinen kişilerin, bir de ismini bilmediğimiz sanatçıların eserleri var.  Bununla ilgili enteresan şeyler yaşıyorum bazen; mesela anonim bir portre alıyorum, sonra zaman içinde kime ait olduğunu buluyorum.  Bazen bir eseri bir sanatçı veya sanat tarihçisi görüyor ve bu şu sanatçının eseri veya falancanın portresi diyebiliyor.

Bir de gençlerden aldığım eserler var, otuza yakın Nazım Hikmet ile ilgili portre ve annemi konu alan ‘Pero’ resimleri var.

Pero annemin ve Yunan mitolojisinde bir kızın adı.  Yunan mitolojisindeki Pero’nun bebeği oluyor, o sırada babası hapse düşüyor, yaşlı babası açlıktan ölmesin diye onu kendi sütüyle besliyor.   Sanat tarihinde bir sürü sanatçının işlediği bir konu bu, en meşhuru da Hermittage Müzesi’nde bulunan bir Rubens tablosu.

Ben sanatçılardan bu konu ile ilgili resim yapmalarını istiyorum.  Yaklaşık  80 tane Pero’m oldu - heykel, video, seramik, fotograf.  Çağdaş sanatçıların eserlerinin yanında genç sanatçılar tarafından yapılan portrelerim var.  Ayrıca Pero yapanlara da hayır demiyorum.

Koleksiyonunuz için bir kitap yapmayı hiç düşündünüz mü?

Hiç düşünmedim çünkü koleksiyon sürekli yenilendiği için çok zor bir şey bu. Belki daha sonra.

Müze kurmayı düşünüyor musunuz?

Müze yaşayan bir şey, elindeki koleksiyonu koyup sergilemekten ibaret olmamalı bir müze kurmanın amacı.  Yeni eserler almak, değişik sergiler yapmak lazım ve arkasında da bir fon olmazsa bu çok zor.  Benim böyle bir imkanım yok. Müze kurmak her koleksiyoner için gerçekleştirilebilecek bir şey değil. Batıda koleksiyonerlerin başka sergileme imkanları oluyor, iyi bir müze misafir koleksiyonlara yer veriyor, veya koleksiyonunu hibe ediyorsun, senin adına sergileniyor.

Türkiye’de misafir koleksiyonlara platform veren müzeler, alanlar var mı?

Başka alanlarda sergilere de davet ediliyor koleksiyonlar bazen; mesela Küçükçekmece Belediyesi’nin organize ettiği Nazım Hikmet sergisi, yukarıda da bahsetmiştim.  Koleksiyonumda bulunan otuz eser oraya gidecek bu hafta.

Şimdi bir de Mimar Sinan Üniversitesi’nin müzesi açılacak, çok güzel oluyor.

Anneannem 80 yaşında arkada Çallı'nın yaptığı portre

Anneannem 80 yaşında arkada Çallı'nın yaptığı portre

Depoda mı tutuyorsunuz bütün bu eserleri?  Arada evdeki resimleri değiştiriyor musunuz?

Eskiden daha büyük bir evde oturuyorduk ,  o zaman yaklaşık yüz on beş eseri asabiliyorduk ama artık küçük bir eve geçtik, onun için çoğu depoda duruyor. Insan görmek istiyor ama her zaman mümkün olmuyor.

Türkiye’de eser saklama ve bakım teknoloji ve bilgisi dünya standartlarında mı, sizce?  Bu işin uzmanları var mı yeteri kadar?

Ben Kale kilit kullanıyorum, o kadar.  Dila Kabakçı kapsamlı bir depolama hizmeti veriyor şimdi.

Mimar Sinan Üniversitesi Italya’dan çok güzel bir laboratuvar sistemi getiriyor, Rektör Yalçın Karayağız Bomonti’de de bir restorasyon bölümü açtı, İş Bankası destek oldu; orada bir de restoratör yetiştiriyorlar şimdi.

Bu önemli bir girişim, çünkü koleksiyonculuğun sorumluluk boyutu bir eser almak ile bitmiyor, o eseri doğru muhafaza etmek doğru korumak da en az o kadar önemli.  Ve maalesef restorasyon konusu bizim ülkemizde oldukça zayıf.

Aynı zamanda eserin otantikliğinin belirlenmesi içinde önemli bir girişim.  Bu da önemli bir sorun günümüzde.

Sizce koleksiyoner toplum için nasıl bir deǧer yaratır, misyonu nedir?

Koleksiyonerin benimsediği misyon oldukça şahsi bir şey, ben bir misyon benimseyerek yola çıkmadım.

Belki ama buna rağmen önemli katkılarda bulundunuz, senelerdir Mimar Sinan Üniversitesi’nde yaptığınız İpek-Ahmet Merey resim yarışması buna bir örnek.  

Koleksiyonerliğe sanata bir katkım olsun diye değil, daha ziyade kendi zevkim için başladım.  Ama kişisel olarak bir tutkuya dönüşünce belgeler toplamaya önem verdim. 

Yarışma tabii sanata bir katkı olsun diye başlatılmıştı.  

2010 yılında, 20. Tüyap Sanat Fuarı kapsamında,  TÜYAP tarafından size Koleksiyoner Onur Ödülü verilmişti. Bu ödül sizin hayatınızda bir farklılık yarattı mı?

Güzel bir şey oldu, orada 100 tane portre sergilendi ve onurlandırılmış oldum.

Hâlâ devam ediyor mu Ipek-Ahmet Merey yarışması?

Evet hâlâ devam ediyor. 

Koleksiyonerliğin sosyal sorumluluk boyutu nedir?

Mümkün mertebe o koleksiyonu topluma açıp, sanatseverlerle paylaşmak.  Bu aslında sadece koleksiyonerler için geçerli değil, mekân ve imkânı olan müesseselerin koleksiyonerler içinde böyle olanaklar yaratması da mümkün.

Elgiz Müzesi böyle bir evsahipliği yapıyor. Biraz evvel yarışmadan bahsettik ama ortaya çıkışından bahsetmedik.  Nasıl başladı?

1999 senesinde oğlumuz  Nejat Amerika’ya sanat okumaya gitmek istedi, başvuru için portfolyo isteniyordu. Nasıl yapılması gerektiğini araştırmak için Akademi’ye gittim, o zaman ki bölüm başkanı Aydın Ayan benim de arkadaşım idi.  Orada hoca olan Mustafa Orkun Müftüoğlu’ndan oğlumu bu konuda bilgilendirmesini rica etti.  Bu vesile ile de Mimar Sinan bünyesinde bir yarışma yapmamı önerdi. Yarışma fikri böyle ortaya çıktı.  

Spontane gelişen bir fikir olmuş.  Daha evvel Mimar Sinan bünyesinde böyle bir gelenek var mıymış?

Bu sayede araştırma yaparken öğrendim ki, 1960’larda orada düzenlenen ‘Ahmet Andiçen’ yarışması varmış ve Neşe Erdok, Alaattin Aksoy gibi 40'lı yıllarda doğupta, 60'lı yıllarda Akademi’de okuyan sanatçıların hepsi oradan geçmiş ve bu yarışma onlar için çok büyük bir motivasyon kaynağı olurmuş.

O yarışmayı düzenleyen de bir koleksiyoner miymiş?

Öyleymiş galiba ama o vefat edince bu yarışma son bulmuş. İpek-Ahmet Merey yarışması 15 sene önce başladı, nesil değişti, yarışma algısı da değişti; mesela şimdi öğrenciler yarışmadan sonra benimle resimlerinin önünde fotograf çektiriyorlar, daha evvel böyle şeyler olmazdı.   Nesiller beraberinde yenilikler de getiriyor.

Ama siz yakın duruyorsunuz çocuklara.  Yarışmada derece alan öğrenciler sonra tekrar karşınıza çıkıyor mu?

Koleksiyoner denince arada mesafe oluyor sanatçılarla, ben bunu kırmak için çok uğraştım.

1985 senesinde ‘Tiglat’ adı altında bir yarışma yapmıştım; lise, üniversite talebeleri ve otuz beş yaşını geçmemiş genç sanatçılar arasında üç kategori yaptık, bütün Türkiye’den katılım oldu.  Üniversite’de Tanju Demirci birinci oldu, otuz beş yaşından küçüklerde Alp Tamer Ulukılıç birinci, Kezban Arca Batıbeki ikinci oldular.  Ama orada dereceye giren sanatçılardan bazıları yok oldu.  Yarışmada yer alanlar arasında çok yetenekli bir çocuk resim hocası olarak devam etti.  Mesela Emin Cizenel vardı, onunla irtibatı kaybettim. Şimdi Kıbrıs’ta yaşıyormuş, en son iki sene evvel fuarda eserlerini gördüm.

Peki Mimar Sinan’da yapılan yarışmaya dışarıdan katılım olabiliyor mu? Ve sadece resim mi kabul ediliyor?

Hayır sadece Mimar Sinan öğrencileri için yapılıyor o yarışma ve jüri hocalarından oluşuyor. Başlangıçta resim ile başladık, şimdi heykel de eklendi.

Koleksiyonunuza dönecek olursak, envanterin tutulması, arşivleme nasıl yapılıyor?

Ben bilgisayarda tutuyorum, ayrıca yedeklemesini de yapıyorum. Koleksiyonumdaki tüm eserlere dair tüm bilgiler yer alıyor orada.

Sizden sonraki nesil/ çocuklarınız koleksiyonla ilgileniyor mu?

Ben şimdi yavaş yavaş oğluma bırakmaya başladım, onu teşvik ediyorum.  Onun tutkusuda Japon çizgi filmlerinin orjinallerinin koleksiyonunu yapmak.

Aynı zamanda senelerdir büyük bir tutku ile resim yapıyorsunuz ve resimleriniz şu anda tamamen dağları ve tırmanışı konu alıyor; bir diğer deyişle en büyük iki tutkunuzu bir araya getirdiniz: resim ve dağlar. Trekking tutkunuz nasıl başladı? 

Benim annem Arnavutköy Kız Koleji’ni bitirdikten sonra Münih’te Biyokimya okumuş. 1942 senesinde de Türkiye’ye dönmüş; burada harbin ilk yıllarını yaşamış. Almanlar o tarihte denize gitmiyor, dağlara çıkıyorlarmış; annemde bu yüzden dağlara merak sarmış. Beni ilk defa alıp dağa götürdüğünde ben 8 yaşındaydım, oralarda dolaşmaya başladık, Abant’a, Uludağ’a giderdik mesela.  50’li yıllarda bir kadın ve çocuğun tek başlarına dağlarda dolaşması çok tekin değil.  Daha sonra Uludağ’da tesis kurulduğunda kayağa başladım. Hiç unutmam, bir keresinde dağa çıkmamız 8 saat sürmüştü.  Bir tane teleski vardı ve annemin ahşap kayakları ile başlamıştım. Evlendikten sonra 15 sene hem dağları, hem kayağı bırakmıştım.  Daha sonra çocuklarla birlikte tekrar başladım ve en sonunda iki tutkumu bir araya getirdim, dağların resmini yapıyorum.

0
3616
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle