28 MAYIS, SALI, 2019

Altında Nehirler Akan Yüksek Ağaçlar ve Narin Çiçeklerin Hikâyesi

Galeri 77, Özgür Demirci’nin “Baharistan” isimli kişisel sergisine 25 Nisan – 29 Haziran 2019 tarihleri arasında ev sahipliği yapıyor. Galeriye girdiğimizde bizi resimlerin yanı başında ve hatta onlarla kol kola, Özgür Demirci’nin resimlerini kendine ilham kaynağı olarak almış Aytuğ Ülgen besteleri karşılıyor. Bu vesileyle Özgür Demirci ve Aytuğ Ülgen ile üretim motivasyonları ve bu kıymetli bir araya geliş hikâyeleri üzerine keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

Altında Nehirler Akan Yüksek Ağaçlar ve Narin Çiçeklerin Hikâyesi

“Hamd ile başlanan iş, bir kuş olur yorulmadan uçar varacağı yere varır. Hamd edilmeyerek başlanan iş, kuş olup uçsa bile kanadı yorulur düşer yerinden kalkamaz olur.” Özgür, her şeyden önce böyle bir hitap ile başlayan ve seriye de ismini veren kitap, Baharistan ile alakalı konuşmaya başlamak isterim. Baharistan, hakkında hiçbir şey bilmeyen birinin kulağında tıpkı hiç var olmamış bir memleketin ismi gibi tınlıyor. Gerçekte Baharistan nedir ve senin yaratım sürecinde nerede konumlanıyor?

Özgür Demirci: Molla Câmi bin dörtyüzlü yıllarda yaşamış İranlı önemli bir şair ve düşünür. Baharistan’ı benim için önemli kılan şeyse, dinle iliştirilmeyen laik diyebileceğimiz yüksek adalet düşüncesi ve iyilik duygusunun karşılıksız, beklentisiz net formülasyonu.

“Dünyanın düzeni için dinsiz adalet dindar Padişahın zulmünden daha iyidir.” Şöyle etraflıca düşününce böyle bir cümle ne kadar onur verici. Buradan bakınca; her sorunun çözümünü Batı’da arayan insanlarımız ne kadar oryantalist ve komik görünüyor değil mi? Ağır oryantalist, akademik, politik, sanatsal sözüm ona aydınlanmacı; ama aslında “anlaksız” teorileri bir kenara bırakmak da yetmiyor, ciddi bir arkeolojik kazı yapmak gerekiyor. Her düşünürün her sözüne, her ressamın her resmine tav olmanın anlamı yok. Bu coğrafyanın bu tarihini eleyip süzmeye başlasak değerli olan düşün-yaşam pratiği altında eziliriz diye düşünüyorum. Baharistan benim için bu; böyle bir şey.

Peki üretimine bu pencereden bakacak olursak, arkeolojik kazı zamanlarınla mı yoksa o kazıdan ortaya çıkarttığın kalıntılarla mı tatmin olursun? Bir diğer şekilde soracak olursam resminle oturup konuşmak isteyen biri onunla anlaşabilmek için sürecinde sana esin kaynağı olan kitap, duygulanım hâli ve buna eşlik eden diğer birçok şeye hâkim olmadan son hâliyle karşılaştığında ortaya nasıl bir diyalog doğar?

ÖD: Sanıyorum ben kazıma işini seviyorum. Hiç bitsin de istemiyorum. Belki mutluluğu bulduklarımda arıyorum. Her toplumun kötülüğü, körlüğü kadar. Bizimki de öyle. İnsan nasıl ki kendini görebildiği oranda aydınlanırsa, toplumlar da kendini gösterebildiği oranda, evrensel insanlık mirasının vazgeçilmez bir parçası hâline gelebilir. Dünyanın dalına ancak kendi kültürümüzle tutunabiliriz. Kazı yapmaktan başka şansımız olduğunu düşünmüyorum. Aslında ben insanların yaşadıkları ve çok iyi bildikleri; fakat bilince çıkaramadıkları “Doğu” fikrini, güçlü bir şekilde bilince çıkarabilmelerini sağlamak üzere, yine onların aşina olduğu motiflerle hissettirerek söylemeyi tercih ediyorum. Ben de Aytuğ da meselesi olan işler üretiyoruz. Sözü olan. Duygusu güçlü olan şeyler. İnsanların bu işlerin ve müziklerin içinde-karşısında kendilerini iyi hissedeceklerini ve mutlu olacaklarını düşünüyorum.

Çünkü sergi boyunca Aytuğ ve ben, onlara ve yine; Aytuğ ve ben, bize ayna tutuyor olacağız. Herkes kendiyle diyalog kuracak. Kendiyle konuşacak.

Aytuğ, peki sen nasıl bir yöntemle ilerliyorsun bir yaratım sürecine girdiğinde? Özgür’ün tuval üzerinde yaptığı şeyin sende tam olarak bir karşılığı olduğundan bahsetmiştin. Karşılığı olan şeyi kelimelerle ifade etmeni istesem çok mu haksızlık etmiş olurum yazdığın esere? Benzer kaynaklardan mı besleniyorsunuz ya da tamamen bir duygulanım hâlinin referansıyla mı söylüyorsun bunu?

Aytuğ Ülgen: Son sorudan başlayarak geriye doğru gideceğim. Sanatın iki farklı alanında aynı kıyıda durarak yıllar boyunca birbirimizle hiç karşılaşmadan okuyup, araştırıp, düşünüp düşündüklerimizi kendi öznel süzgecimizden geçirerek yeniden, bir başka dilde, “bir başka deyişle” ortaya koyma işiyle uğraşmışız. Dünden yarına, edebiyattan bilime akla gelebilecek hemen her tür kaynaktan, gündelik olay duygu ve düşünceler de dahil olmak üzere çok geniş bir kültürel evrenden besleniyoruz. Bu bakımdan Özgür'le süreçlerimizin ayrıştığı tek an üretim aşaması. Müzik sanatında bulunan temalar, motifler, varyasyonlar, birbirini tetikleyerek yeni hatlar başlatan köprüler, armoni, kontrpuan, form, ritim, hareket, renk, doku ve üslup gibi teknik kavramların resim sanatında da birebir karşılığı bulunuyor. Belki aralarındaki en önemli farkı bu iki sanat ürününün zaman ile kurduğu ilişkide aramak gerek.

Resim, hikâyesini bir bütün olarak ve tek seferde anlatırken müzik bu hikâyeyi, belirli bir zamana, bestecinin uygun gördüğü çizgi ve sürece yayılmış olarak gerçekleştirebiliyor. Nasıl ki resim çizgi ve renklerin bir düzlem üzerinde düzenlenmiş hâli ise müzik de ses ve tınıların belirli bir zaman düzlemi üzerinde düzenlenmiş hâlidir. İşte bu çok temel benzerlikten yola çıkarak sanatın farklı alanlarına ait yapıtlar arasında karşılıklı bir geçirgenlik imkânı yaratarak görselin zamanla ilişkisini kurgulamaktı ilgimizi çeken şey.

Bu sergi özelinde odaklandığım ilk şey daha küçük ve anlamlı bir parça çıkartılamayacak hâle gelinceye kadar Özgür'ün eserlerini parçalara ayırmak ve onlara birer sessel karşılık bulmak oldu. Bu eserler ben Özgür'ü tanımdan önce de beni çok etkiliyordu. Bu etkinin ne olduğunu dille ifade edebildiğime göre yine semiyolojik katmanları, sentaktik özellikleri ve grameri bulunan bir başka dil olan müzikle de ifade edebileceğimi düşündüm. Çalışma yöntemim ufalanmış bu taş ve topraktan oluşan parçacıkları bir araya getirerek yeniden kurmak ve Özgür'ün bende nasıl tınladığını en doğru şekilde ifade edebileceğim sessel anlatıyı kurmaktan ibaretti.

Özgür, resimlerinin “oryantalist” olarak nitelendirildiğine şahit oldun mu hiç? Yani bu toprakları özümsemek gerektiğinden bahsederken, aslında çok sana ait bir kaynaktan beslenirken kavramların, hele de anlamından aşırı uzaklaştırılarak yanlış kullanılan bu tarz “etiketlerin” her fırsatta havada uçuşmasını nasıl karşılıyor ve bununla nasıl başa çıkıyorsun?

ÖD: Hayır şahit olmadım. Bu kavram kulağıma da hiç hoş gelmiyor. İnsan bir şeyi en iyi bildiği bir başka şeyle özdeştirir. Benim gibi “Doğulu” imajlar üreten herkes, amacından bağımsız olarak, oryantal imaj havuzuna düşüyor. Bununla mücadele etmek oldukça zor. Hatta bazen anlamsız; çünkü koronun dışında duranın sesini kimse duymak istemez.

Bu coğrafyanın tarihini eleyip süzerken diğer kültürlerin tarihiyle etkileşimini hangi düzeyde tutuyorsun? 7. Bahçe’de Matisse’in dans eden insanlarına tef çalan figürler bize ne söylüyor?

ÖD: Batı sanatında beni en çok etkileyen eserler, sadece son yüzyılda üretilenler. Aynı şekilde, son yüzyılda bu coğrafyada üretilen işlerin de kendi kültürümüzle bağını kuramadığım için, çöp olduğunu düşünüyorum. Matisse’li işi daha çok oksidentalist bir bakışla kurguladım. O çiçeklerden oluşan tepelik bizim coğrafyamız ve aynı anda mezarlık. Selvi ağaçları mezarlık ve ölümün sembolü. Bu coğrafyayı bir tür mezarlık hâline getiren Batı, mezarımız üzerinde dans ederken, biz onlara ritim tutuyoruz. O resim en basit hâliyle bunu söylüyor.

Aytuğ bu meselenin müzik boyutunda Özgür’ün yaşadığı kaygıyı paylaşıyor musun? Sence de üretilen her bir eserin üretildiği coğrafyanın kültürüyle bağ kurması gerekir mi?

: Müzik bağlamında Batı sanatının son 350 yılı beni çok etkileyen sayısız eserle dolu. Aynı şeyi kendi coğrafyamızda üretilen eserler için söylemem mümkün değil. Bunu söylediğim için bana çok kızacak büyük bir kalabalık var. Ama gerçek bu. Bence adını ne şekilde koyarsanız koyun, hangi coğrafya ya da kültüre ait olursanız olun eğer sanat üretimi yapıyorsanız bu üretimin öznesi olarak kendinizi, kim olduğunuzu, sizi siz yapan kültürel ve coğrafi izleri sürecin dışında bırakmanız söz konusu değil. Doğal olarak, kendiliğinden eserinize sinip yerleşen bu öznel parçacıklar dışında kendi kültürünüzle özellikle bağ kurmaya çalışmak zaten yolunda gitmeyen, yanlış olan bir şeylerin habercisi oluyor. Böyle zorlama yöntemlerle eserler üreten üstelik büyük üstat sayılan çokça bestecimizin hiçbir zaman toplumda çok geniş bir ilgi ve kabul görmeyişinin en önemli sebebi dinleyenlerin kör kütük cahil oluşu değil bu eserlerin dinleyenle konuşmayı bir türlü başaramaması.

Çok yüksek bir sanat dilini kendi kültürünüzden doğrudan beslenerek kurarken sırtınızı, biçiminizi şatafatlı bir laf kalabalığı yerine içtenlik ve gerçeğe dayarsanız Çaykovski ya da Mahler'in ardından sayabilirler. Bu da en kolay şeyin aslında en zor olduğu garip bir tür Zen öğretisi gibidir. Bu gibi ustaları büyük kılan şeyin ne olduğunu tekrar tekrar incelemek, her sefer yeniden anlamak sonra da durup düşünmek, nerede olduğumuzu, henüz neyi ifade etmemiş olduğumuzu yeniden sormak, sonra da oturup hiç yorulmadan, soluk soluğa ve sürekli çalışmak gerek.

Yaşadığımız topraklar hep çok kültürlü ve coğrafi olarak da sürekli diğer kültürlerle etkileşim hâlinde oldu. Bununla alakalı iki şey sormak istiyorum: Birincisi çok kültürlü olmak, köklü tek bir kültür oluşturmayı engelleyen bir dezavantaja mı dönüştü zaman içerisinde?

: Gerçekten merak ediyorum, dünya coğrafyasında kültürel bağlamda kapalı havza özelliği gösteren örneğin Antik Mısır'ın çok da uzun olmayan bir dönemi ve kimi uzak topraklarda balta girmemiş ormanların sakinleri dışında bir yer var mı? Çok kültürlülük eskiden olduğu gibi şimdi de genel geçer bir parametredir. En ilkel topluluklar bile temelde çoğunlukla ticari nedenlere bağlı olarak diğer topluluklarla ilişki kurduğu andan itibaren yeni bir kültürle tanışır. Bundan kaçmanız veya kaçınmanız mümkün değil. Tek kültürlülük gibi bir kavramın da mantığından şüpheliyim. Anadolu kültürü dediğimiz bir şey var; binlerce yılın yüzlerce uygarlığı, sayısız coğrafyanın bu topraklara uzanan etkileriyle yoğurularak sonunda rafine hâle gelen bir kültür bu. Zengin Anadolu kültürü dediğimiz şey bu. Bu coğrafyanın kendinden olmayan her şeyi kendindenleştirdiği uzun zamana yayılan bir süreç sonunda ulaştığı şeydir Anadolu kültürü.

Batı'nın Aydınlanma Çağı ardından tomurcuklanan ulusal akımlarını düşünelim. Fransız, Alman, İtalyan, Leh ve Rus ulusalcılığının iddiası kendi kültürlerinin altının çizildiği ulusal yapıtların üretileceğiydi. Nitekim bunda çok da başarılı oldular fakat zaten çoktandır çok kültürlüydüler, İtalyan yapımı kemanlarla, Alman armonisini, Fransız formu ve kuzey topraklarının heroizmi veya güneyin lirizmiyle ortak bir kültür havuzunda olgunlaşan orkestrasyon teknikleriyle yazıp hâlâ tek kültürlü kalınabileceğini savunabilecek bir baba yiğit kültür var mı sahiden? Çok kültürlü bir olgunlukla ulaşılan ulusal okullardır bunlar. Bu zenginliği kendilerini farklı kılanın altını çizecek kadar ustaca kullanmayı başarmış oldukları için de özeldirler.

Bence asıl konu tek kültürlü olmak ya da tek kültürlülüğü kutsamaktan ziyade kültürellik düzeyinde kalarak kendinizi hem kendinize hem de diğer kültürlere karşı nasıl ifade ettiğiniz. Hiç kimse bir Matisse resminin yeniden yapılmasıyla ilgilenmez. Matisse o resmi yaptı. Konu kapandı. Ama Özgür'ün Matisse resmini yeniden yapması ve bu resim üzerinden söyledikleri kültürellik düzeyinde sunulan bir hipotez olarak başlı başına özel bir olaydır. Bu da neresinden bakarsanız bakın yararlı, zengin ve doğurgan bir devinimi tetikler. Bu devingen üretim olmaksızın kültür, enerjisi minimum özdevingenlik düzeyinin altına düştüğünde kendi içine çökerek yok olan yıldızlar gibi, görülmeye değer ama geride size pek malzeme bırakmayan bir tekil yoksunluğa döner.

İkinci sorum da şu; bugünün insanı sence ortaya çıkan eserle bağ kurmaya çalışmak konusunda ne kadar özenli davranıyor?

: Bu soruyu yanıtlamak için kaba bir genelleme yapmam gerekiyor ve o genellemeden pek de özenli bir davranış olduğu sonucuna ulaşamıyorum. Tarihsel ve teknolojik olarak ne kadar yol kat etmiş olsak da bir taraftan bu ilerlemeye koşut bir “ilksel olan”a dönüş süreci yaşadığımızı düşünüyorum. Toplayıcılıkla beslenen, yani doğada hazır olarak bulduğunu tüketen ilk insanlar ile sokakta hazır olarak bulduğunu tüketen son insanlar arasında görebildiğim tek fark zamana olan nevrotik düzeyde endişeli bağımlılığımız. Kendimize daha çok zaman ayırmak için hazır gıdanın kolaylığına teslimiyetimizde olduğu gibi sadece sağlığımızla değil diğer tüm alanlar ve bu alanlara ait birikimle de kumar oynuyoruz. Artık zaman en kolay bulduğumuz şey değil. Hızla akıyor. Dolayısıyla zaman da artık para gibi değerli bir kaynak. Bu kaynağı tüketirken mümkün olan en az talep düzeyiyle karşılaşmak tüm toplumları avucuna alan bir saplantı hâline geldi. Kolay tüketilebilirlik ve ucuzluk hiçbir zaman güçlü eserlerin en önemli özelliği olmamıştır. Sizden düşüncenizi, o güne kadar öğrendiğiniz, bildiğiniz her şeyi hesaba katarak yorumlamaya hazır olmanızı ister bu eserler. Radyo, televizyon ve giderek internet ve cep telefonuna kadar küçülüp cebimize giren bunca araç ve bu araçlarla yapabileceğimiz, bizden pek de bir şey talep etmeyen onlarca eğlencelik ıvır zıvır olmasaydı belki derinlikli eserlerle bir bağ kurarken daha cömert olunabilirdi. Ama artık korkunç ve hızlı bir tüketim çılgınlığı gerçeğimiz var. Ve çok önemli eserlerle yüzleştiğinizde eğer buna zamanınız yoksa ya şöyle bir bakıp geçiyorsunuz ya da toplumsal sözleşmeye riayet ederek büyük eserlerin büyük olduğunu peşinen ama niçin olduğunu bilmeksizin kabul ediyorsunuz. Hepsi bu.

Özgür, önceki serilerine baktığımızda da kelimelerle kurulu bir dünyanın tasviri -yahut yorumu demek daha doğrudur belki, hâkim rol oynuyor resimlerinde. Bunun bana çağrıştırdığı hisse İlk ve Orta Çağ’da okuma-yazma bilmeyen insanlara dini metinleri ve ahlaki öğretileri resimle anlatma gayesine çok benzer. İlişkide bulunduğun eserlerin Doğu kültürünü şekillendiren kıymetli metinler olduğu düşünülecek olursa bugün yaşadığımız toprakların özüne atıfta bulunan, bize unuttuğumuz bir şeyi hatırlatan, tahsilli cahiliyetin gözünü açacak bir icraat söz konusu diyebiliyorum kendi adıma. İçten içe böyle bir sorumluluk bilinciyle hareket ediyor olarak görüyor musun kendini?

ÖD: Ben yalnız kendi serüvenimin peşindeyim. Yaşama belki biraz; Doğu-Kader ikilemi üzerinden bakmanın büyülü bir tarafı olduğunu düşünüyorum. Bazı şeylere inanmak gerekmez. Büyüsüne kapılmak, bazı olayları oradan okumaya çalışmanın tadına varmak yeterli. Her fikrin kendine has bir lezzeti ve besleyici bir değeri olabilir. Ben bunun izindeyim. Doğu’da da Batı’da da resim, okuma yazma bilmeyen insanlara kutsal metinlerin anlatılması üzerinden şekillendi. İlk minyatür sanatçısı Maniheizm'in kurucusu Mani idi, kendi yazdığı kutsal metinleri, okuma yazma bilmeyen insanların anlayabilmesi için resimlerdi; bu resimler minyatür sanatının ilk örnekleridir. Batı resmi de aynı olayın bir başka tezahürü.

Aytuğ, Özgür’ün resimleri için bestelediğin eseri bir “çeviri” olarak mı yorumluyorsun yoksa bir “yorum” mu?

: Çok ilginç bir soru. Çeviri dersem çok iddialı olur. O kadar büyük bir iddiada bulunabilmek için biraz erken olduğunu sanıyorum. Özgür'le hayata geçirmeyi umduğumuz bir dizi ortak çalışmadan ilki, bir tür deneme, karşılıklı olarak nereye varabileceğimizi görme niyetiydi bu. Resimleri çözümleyip parçalara ayırırken ve bu parçacıkların sessel karşılığını vermeye çalışırken bir tür çeviri yaptığım hissine kendimi çokça kaptırdığımı rahatlıkla söyleyebilirim. Fakat tüm müziklerde aynı çeviri mantığını tutarlılıkla sürdürmeme engel olan dürtülere yenildiğimi itiraf etmem gerek. Örneğin Özgür'ün Levnî yorumunu sadece Özgür'ün çizdikleriyle değil orada olmayan, ama o eserin dünyasına ait olduğunu düşündüğüm başka malzemelerle de buluşturmam gerektiğini düşündüm. Bazen birkaç eseri bir düşünce akışı gibi tek bir müzik içinde anlatmak daha doğru geldi. Ayrı birer tablo olarak belki de aralarında kurmayı düşünmeyeceğimiz bir hikâye hâline geldiler böylece. Bunlar bir yönüyle deneyselken bir yönüyle de kendi içinde tutarlılığı bulunan, kendi ayakları üzerinde durabilen müzikler.

Doğrusu şu ki ne Özgür'ün resimlerinin bir başka anlatım aracına ihtiyacı var ne de benim müziklerimin. Bu bağlamda eserler birbirlerini anlatmıyor. Başta bu mantıkla yola çıktıysam da bunu Özgür'ün zaten muazzam rafine ve kristalize olmuş diline yapacağım çok küstah bir hakaret olarak görmeye başladım. Bunun yerine birbirlerini tamamlayan, etkileşime girdiklerinde daha zengin bir anlam dünyasının kapılarını aralayan bir ilişkiye yöneldim. Böylesi daha doğru da oldu. Çünkü esasen bir sanat eseri yalnızca kendi ile açıklanabilir. Sanatın fenomenolojik boyutudur bu. Onu kendinden başka bir şeyle açıklamak üzere girişilen her çabadan men edildiğimiz etkileyici ve ustaca yazılmış metinlerin sayısı başta Husserl olmak üzere hiç de az değil. Durum böyleyken sanat eseri konusunda temel bir gerçeği göz ardı eden bir deneye girişerek acaba haddimizi çok mu aşıyoruz diye düşünmediğim tek bir dakika geçirmediğimden de ayrıca emin olabilirsiniz.

Bir orkestra şefi olman ve sürekli çoklu bir aradalıkları kurgulayıp, sürdürme hâlin bu esere nasıl yansıdı? Bu tarz birliktelikler üzerine inşa edilecek bir dünyanın temellerini atmak konusunda ne tür hassasiyetler gösterirsin?

: İlk ve en önemli kriterim hayranlık. Bir çalışmaya tamamen inanıp güvenebilmek için eser ya da kişiye şahsen hayranlık duymam gerektiğini öğrendim yıllar içerisinde. Böyle hissederek başladığım işler de her zaman beklediğim karşılığı aldı. Özgür ve resimleri özelinde bunun için özel bir çaba göstermeme hiç gerek olmadı. Zira Özgür'le tanışmamızdan çok önce zaten onun işlerine, dil ve tekniğine büyük bir hayranlık duyuyordum. Doğrusu onun elinden çıkan resimlerle her karşılaşmamda bu adamın ulaştığı yere, durduğu noktadan gördüğü şeye, kullandığı dile ve seçtiği malzemeyi böylesine kırılgan bir zeminde yürüdüğü hâlde hiç yıpratmadan varacağı noktaya taşıyabilen ustalığına müzikle ulaşabilmiş olmayı dilerdim. Bu hayranlık bir kez oluştuktan sonra geriye kalan tek şey kendime dönüp o eseri ilk gördüğümde kafamda oluşan sesler dünyasını organize etmek oluyor.

Daha önce bu şekilde bir üretim yaptınız mı? Özgür Demirci ve Aytuğ Ülgen nasıl bir araya geldi?

: Aslında yaratıcı sanatçılar olarak her an çevremizle, ilgimizi çeken şeylerle sürekli bir iletişim, algılama, içsel süreçlerden geçirme ve yeniden ortaya çıkarma gibi bir doğal süreç işletiyoruz. Bir metne müzik yazmakla bir resme müzik yazmak arasında çok da büyük bir fark görmüyorum. Yıllar boyunca sayısız sahne eseri, tiyatro, reklam ve film müziği gibi temeli metin olan çalışmaya müzik yazdım. Resim de bu bakımdan, Özgür'ün bahsettiği minyatürler gibi, metni zaten içinde bulunan bir sanat ürünü. Dolayısıyla bu çalışmamızda metinle kurduğum ilişki üzerinden müzik yazma pratiğimin dışına çıkmadım. Ama nesnel bir çerçeveden bakacak olursak “bir resim sergisinde yer alacak tablolar için müzik” üretimini ilk kez yapıyorum.

Bir araya geliş serüvenimiz çok hoş. Sosyal medyanın her zaman çok da kötü kaka olmadığına verebileceğim en somut örnek olduğumuzu düşünüyoruz. Uzun süre instagram üzerinde birbirimizi takip edip zaman zaman nazik mesajlarla karşılıklı takdirlerimizi ilettik. Bir süre sonra ikimiz de artık yüz yüze tanışıp biraz sohbet etme vaktinin geldiğine karar verip buluştuk. Yaşı, yurdu ve sanı ne olursa olsun eserlerine hayranlık duyduğunuz insanlarla bir araya gelmek her zaman çok heyecan verici, hele bir de dünyaya benzer pencerelerden baktığınızı keşfettiğinizde artık yerinizde duramaz hâle geliyorsunuz. Birlikte bir şey yapmak, o “önemli söz”ü birlikte söylemek istiyorsunuz. İkimizin de resim veya ikimizin de müzik yapması mümkün olmasına rağmen herkesin kendi alanında kalarak bir olguyu kendi penceresinden gördüğü şekliyle sanatına aktarmasının en doğrusu olacağına karar verdik. Özgür'ün Baharistan için hazırladığı seri ve yaklaşan sergiyi birlikte gerçekleştirme teklifi sayesinde ilk ortak projemizi gerçekleştirmiş olduk. Bu sürecin en önemli kısmı birlikte yapabileceklerimizin sınırlarını keşfetmemiz oldu bence. Artık başka mecralarda yapacağımız bir dizi heyecan verici projemiz var.

ÖD: Takip etmek, koku almak, iz sürmek sonucu. Birkaç yılın sonunda o beni buldu, ben onu. Bu bir tür kader. Birbirimizi çağırmış olmalıyız. Seküler düşün dünyasında, ben ve o gibi düşünen, hisseden çok az insan var. Kendi kaderimizi kendi seçimlerimiz yoluyla oluşturuyoruz ya, öyle bir şey. Ben şöyle düşünürüm! Biri benim karşıma çıkıyorsa bunun bir sebebi olmalı. Ben hep bunun nedenini arıyorum. Bazen neden kendini açık ediyor, beni çok uğraştırmıyor; bazen de bunu bulmak bana düşüyor ve ben bunun peşini asla bırakmıyorum.

Resimlerinin bir sesinin olması düşüncesi sana nasıl hissettiriyor?

ÖD: Bu düşüncenin büyüleyici bir duygusu var. İnsan merak ediyor bir resmin, rengin nasıl bir sesi, müziği olduğunu. Nesli tükenmiş bir kuş resmine bakıp, onun sesini merak etmek gibi. Bir şeyin sesini bulmak o şeyi hayata döndürmek gibi geliyor bana. Aytuğ, resimlerin sesini-müziğini bulduğunda, onlara bir tür ruh üflemiş; duygu ve karakter kazandırmış oldu. Duygu arşivimize yeni bir duygu eklendi arşivimiz genişledi. Yeni bir müziğin de yeni karşılaştığımız bir kokunun da, insanda tanımadığı, bilmediği yeni bir duyguyu açığa çıkardığını düşünüyorum.

Yaşam serüveninin en anlamlı yanının da sanırım; bu duygulardan oluşan arşivi büyütmek-genişletmek olduğuna inanıyorum.

Gerçekten de özünde sebepsiz olan hiçbir şey yoktur. Sizin birbirinizle ve benim sizinle birlikteliğimden doğan bu paylaşım kim bilir kimlerin kalplerinde ve zihinlerinde yeni kapılar açacak. Bugün kendimizi yalnızca “insan” olarak tanımlamaktan çok uzağız; hepimizin bir başlığı var. Halbuki tüm filtreleri kaldırıp dünyada durduğumuz o tekil ve hiç tekrar etmeyecek anın penceresinden baksak tüm yaşadıklarımıza, totalde sahibi olduğumuz tek şeyin bir kalp çarpıntısı olduğunun farkına varacağız. Bana kalırsa sanatın bir üst benliğe hitap ediyor olmasının, kelimelere çok da sığamamasının sebebi bu.

Özgür Demirci ne kadar “kendi serüvenimin peşindeyim” derse desin yaptığı şeyin kendinden öte bir düzlemde rezonans yaratacağı aşikardı. Nitekim öyle de oldu; yarattığı etki Sevgili Aytuğ Ülgen’in yanı başına kanatlanıp uçtu. Sanatın tekil ihtiyacı hiçbir zaman bilgi olmamıştır; Özgür’ün resimleri de Aytuğ’un müziği de birbiriyle hemhal olmuş bir gönül birlikteliğidir. Şahsım adına bu iki güzel insanın bir araya gelişinden öğrendiğim yegâne şey şu oldu; gerçekten anlatısı olan bir üst dil yaratmak için ihtiyacımız olan motivasyon bu dünyayı yaşanabilir kılan nadir anların/anlatıların büyüsünde saklı. Molla Câmi ile başladığımız konuşmayı Baharistan’ın bendeki yansımasını kısaca özetlemek niyetiyle yine onun sözleriyle bitirmek isteğindeyim: “İlk önce seninle gönül oyunu oynamaya geldim. Vücudum ve gönlüm ortada kalmasa bile ben bu gönül oyununu canımla oynarım.” (Baharistan, 7. Bahçe)

0
2065
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
TAKİPÇİLERİ
0
YAZILARI
1