29 MAYIS, SALI, 2018

Zıtlıklarımız Bizi Ne Kadar Yansıtıyor?

Yönetmen Janus Metz’in son filmi Borg/McEnroe, 8 Haziran’da vizyona giriyor. Daha önce Filmekimi’nde izleme fırsatı bulduğumuz, oyuncu kadrosunda Shia LaBeouf, Sverrir Gudnason ve Stellan Skarsgård’ın yer aldığı film, 1980 yılındaki Wimbledon Tenis turnuvasına odaklanarak, rekabetin insan üzerindeki psikolojik yansımalarına ve varılacak hedeften çok yolcuğun kendisine odaklanıyor.

Zıtlıklarımız Bizi Ne Kadar Yansıtıyor?

Başarı ve bedel üzerine gerçek bir hikâye olan Borg/McEnroe, dünyanın en iyi iki tenisçisinin, yirmili yaşlarının başında, kariyerlerine mahkûm oluşuna odaklanıyor. Dünyanın bir numaralı tenisçisi olan Björn Borg (Sverrir Gudnason) ve zorlu rakibi John McEnroe (Shia LaBeouf), tenis camiası tarafından ticarileştirilmiş iki karikatür olarak “Buz Borg” ve “Süper-velet” lakaplarıyla sürekli rekabet içine giriyorlar. 24 yaşındaki Borg, daha önceki Wimbledon Tenis turnuvasındaki dört zaferinin ardından tükenmişlik sendromu ve anksiyeteyle boğuşur hâlde olduğu sırada ezeli rakibi John McEnroe, Wimbledon tahtını Borg’un elinden almaya çalışıyor. Beşinci Wimbledon Tenis turnuvası galibiyetine hazırlanan Borg için alışık olduğu neredeyse tüm ritüeller dengesini yitirmeye başlarken, McEnroe ise giderek hırslanıyor ve şiddetli bir sporcuya dönüşüyor. 

Borg/McEnroe filmi; Borg'u şöhreti, oyun stili, ustalıklı oyun becerisi ve oyundaki tutkulu mizacıyla ele alıyor ve soğuk rağmen daha çok onun iç dünyasına odaklanıyor. Aslında Borg'un ateşli bir karaktere sahip olduğunu göstermeye özen gösteren film, karşısına McEnroe’yu öyle bir oturtuyor ki bu iki zıt karakterin aslında birbirlerine ne kadar benzediklerini gösteriyor. İkili arasındaki bu zıtlık bazı sahnelerde güçlü benzerlikler oluşturuyor; McEnroe’nun daha genç bir sporcu olarak odasında Borg’un posterinin yer aldığını görmemiz ve idolleştirdiği sporcunun aslında görünenin ardında bambaşka bir insani yanının olduğunu fark etmesi bunlardan birkaçı. McEnroe için turnuva aslında bir baht dönüşü oluyor. Soyunma odasındaki arkadaşının onun centilmen bir biçimde yarışmadığını hatırlatması bu durumun ilk katmanı oluyor. Ardından kendisiyle yüzleşen sporcunun, Borg tarafından kortta sakinleştirilmesi onda ikinci bir değişimi yaratıyor. Borg içinse daha farklı bir yüzleşme ortaya çıkıyor. Borg, McEnroe’da kendi çocukluğunu görüyor. Bastırdığı ve açığa vurmadığı ateşli duygularını onunla birlikte hatırlıyor. Dolayısıyla ikilinin karşılaşması, bir spor müsabakasından çok bir yaşam kesişmesi veya yüzleşme olanağı sağlayan bir buluşmaya dönüşüyor. Ancak ikisinin de bunu müsabaka boyunca fark etmemesi bizim de durup yaşamdaki koşuşturmalarımız ve hırslarımız üzerine düşünmemizi olanaklı kılıyor. Bir de bunları düşünürken, yaşamımızdaki insanların çocuklukları ve büyürken beraberinde taşıdıkları travmaları yahut sakladıklarına karşı daha iyimser ve sıcak duygularla yaklaşabiliyoruz. 

Borg/McEnroe, gerçek anlamda bir spor filmi. Hem bir dönem filmi olarak değerlendirebiliyoruz hem de doğru kullandığı terminolojisiyle tenis sporuna dair incelikleri yorulmadan yakalayabiliyoruz. Son yıllarda giderek artan biyografi ve spor türündeki filmlere ana akım filmler dışında bakabilen güçlü bir yorum. Özellikle Borg ve McEnroe arasındaki turnuva bölümlerini uzun soluklu bir tenis maçı olarak izliyoruz. Yönetmenin iliklerimize kadar bu müsabakayı hissettirdiğini söyleyebiliriz. Üstelik gittikçe artan gerilim ve heyecanla varmaya çalıştığı sonuç karşısında seyirci olarak gerçek bir katarsis yaşıyoruz. Bu anlamda film, ana akım film formunun dinamiklerinden yararlanarak, arthouse bir anlatıyla gerçek bir önermede bulunduğu için diğer spor ve biyografi filmlerinden açık ara ayrılıyor. Filmin içinde bulunduğu dönemi de ince ayrıntılarıyla aktarmaya çalıştığı görülüyor. Sanat yönetimi, 1980 yılları üzerinde o kadar detaylı çalışmış ki, dönemin sosyal yaşam ve pratikleri hakkında da yeterince bilgi sahibi olmamızı olanaklı kılıyor. Gerek renk ve obje kullanımları gerekse mekânların tercihleri filmi üst bir gerçekliğe taşıyarak, atmosferine girebilmemizi sağlıyor. Öte yandan tercih edilen kostümlerle o döneme ait kullanılan bazı gerçek görüntüler de muazzam bir uyum yakalıyor. 

Filmdeki oyunculuk performanslarından söz etmemek imkânsız. Varmak istenilen konuya oyunculukların fazlasıyla destek olduğunu söyleyebiliriz. Shia LaBeouf ve Sverrir Gudnason’ın performansları oldukça göz dolduruyor. Shia LaBeouf’un karakteri, dış devinimi çok yüksek ve tutarlılık isteyen bir rol. Oyuncu olarak bazı jestlerin tekrarlarının getirilmesinin büyük çalışmalar gerektireceği bir karakter. Onu izlerken belleğimizde, kendimize dair birçok şeyle çarpışabiliyoruz ve karakter olarak vardığı sonuçla birlikte biz de bir arınma yaşıyoruz. Sverrir Gudnason’ın karakteri ise iç devinimi yüksek ve psikolojik açıdan yüksek motivasyon isteyen bir rol. Konsantrasyonunu daima açık tuttuğu ve karakterini içselleştirdiği film boyunca anlaşılıyor. Onu izlerken seyirci de onun iç dünyasına ve kendi iç hezeyanlarına ister istemez dönüp bakıyor. Yönetmen Janus Metz’in güçlü bir fotoğraf gözü olduğu ise ilk öne çıkanlar arasında. Neredeyse kullandığı her plan, dönemi anlatan bir kartpostal gibi. Kamera kullanımındaki dinamizm de oldukça seri ve çeşitlendirilmiş. Bu yüzden film, 1980 yılındaki bir Wimbledon Tenis turnuvası değil de 1980 yılındaki bir spor belgeselinin devamı gibi. Öte yandan, kazananın veya kaybedenin aslında o kadar da önemli olmadığını net bir şekilde vurguluyor. Aslında her eylemin sonucunda insanın bir senteze girerek deneyim yaşadığını, sonuçtan ziyade yolculuğun insana ne kattığını anlatmaya çalışıyor. Bir de tüm bunlarla birlikte, yıllar sonra yaşadıklarımıza baktığımızda anılarımızın bizi ne kadar iyi hissettireceğini düşündürtüyor. Bu yüzden Borg/McEnroe filminin görülmesi ve izlerken tüm bu unsurların göz önünde bulundurulması gerektiğini düşünüyorum.

https://www.youtube.com/watch?v=IgfFdEOGUqE

0
2379
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle