06 ŞUBAT, PAZARTESİ, 2017

Bir Millennial Portresi: Kimse Benzemez Bana

!f kitapçığını elime alıp karıştırmaya başladığımda karşıma ilk çıkanlardan biri, genç bir adama sımsıkı sarılmış genç bir kadının fotoğrafıydı. Ve bu fotoğrafın altındaki metinde beni ve jenerasyonumu en iyi şekilde anlattığını düşündüğüm, en sevdiğim filmlerden birinin adını gördüğümde durup okumadan edemedim: “İsrail’in Frances Ha’sı olarak ünlenen” diyordu. Böylece !f 2017’de izlenecekler listeme ilk eklenen film, Anashim Shehem Lo Ani / People That Are Not Me / Kimse Benzemez Bana oldu.

Bir Millennial Portresi: Kimse Benzemez Bana

Joy, dünyanın herhangi bir köşesindeki, kafası karışık 20’li yaşlardaki gençlerden herhangi birtanesi. Olmadığı biri gibi görünmekte üstüne yok. Uzun bir süredir ayrı olmasına rağmen unutamadığı sevgilisini unutmuş gibi yapıyor. Kendisi olamadığı her şeyi olmayı başarmış Nir’e aşık olmaya meyilli değilmiş gibi yapıyor. Birinin ona sımsıkı sarılmasına ihtiyacı var ama seks yaptığı erkeklere böyle bir ihtiyacı yokmuş gibi yapıyor. Birçok konuda bilgi sahibi değil ama biliyormuş gibi yapıyor. Yalnız, korkak ve kaybolmuş biri ama hangi yöne gittiğini biliyormuş, kendi ayakları üzerinde durabiliyormuş gibi yapıyor. İşin ilginç yanı, Joy’un etrafındaki diğer genç kadın ve erkekleri de sadece Joy’un gözlerinden görüyoruz. Yani muhtemelen zırhlarının ve maskelerinin ardında, onlar da her şeyi -mış gibi yapıyor!

Kendisi olmayan insanlar hakkında hiçbir şey bilmeyen, yine de onlar gibi olmak isteyen, kendisi hakkında pek bir şey bilmediğiniyse kendisine saklayan bir neslin hikâyesini anlatıyor Kimse Benzemez Bana. 1988 doğumlu Hadas Ben Aroya kendini ve çevresini iyi gözlemlerle senaryolaştırmakla ve ortaya iyi bir ilk film çıkarmakla kalmıyor, Joy’u olabildiğine doğal ve gerçek bir şekilde canlandırıyor. Sokaklarıyla, kafeleriyle, gece kulüpleriyle ve gençleriyle gördüğümüz Tel Aviv’in filmi olmaktan öteye geçen ve bir neslin meselelerini evrensel bir şekilde ele almayı başaran film, kahramanımızın pembe kulaklığından dinlediği This Is Not a Love Song eşliğindeki yürüyüşüyle başlıyor. Bir aşk şarkısı olmadığını bağıran bu rock klasiğinin verdiği ipucuyla anlıyoruz, izleyeceğimiz film bir aşk filmi değil. Nitekim hoşlandığı adamla karşılaştığında, heyecanını sözcükleri ve bakışlarıyla ele vermesine rağmen ona söylediği ilk şeylerden biri de kendisi hakkındaki övecek bir şey bulmak oluyor: “Kulaklıklarım sadece pembe değil, aynı zamanda cool.” Yani bu filmin illa ki aşk hakkında olduğunu düşünmek istiyorsak, Joy’un kendine olan aşkından bahsetmeliyiz belki de. 

Filme eşlik eden, çoğunu Joy’un kulaklığından ya da Tel Aviv kulüplerinin hoparlörlerinden dinlediğimiz şarkılar, ilk sahneden sonuncusuna dek özenle seçilmiş. Örneğin bu sahnelerden birinde, bağımsızlığına ve özgürlüğüne her şeyden düşkün olduğuna artık emin olduğumuz Joy’un kendini gösterme çabalarına ve aşırı derecede başarısız bir solo performansına tanık oluyoruz. Herhangi bir kimseyi etkileyebilecek düzeyde gitar çalma yeteneği olmasa da, Lesley Gore’un You Don’t Own Me’sini haykırıyor hoşlandığı adama. Şarkının 2016 versiyonundan yıllar önce de var olduğunu bilip bilmediğini sorgulamak için fazla şüpheci olmamıza gerek yok. Titreyen sesiyle acemice vururken gitarın tellerine, yani en savunmasız, en çıplak olduğunu düşündüğümüz anda bile “bana sahip değilsin ve olamayacaksın” demeyi ihmal etmiyor. 

Aynı sahne, filmin Joy özelinde ortaya koyduğu, her şeyi yapmak, her şeyi olmak isteyen bir neslin en büyük problemini de açıklığa kavuşturuyor: “No seriously...” diyor Joy, “I think I could be good at lots of things, and it fucks with my mind, knowing I don’t have time to do it all.”* Her şeyi olmak isterken hiçbir şey olmaya zamanı olmamak, her şeyden biraz olup hiçbir şeyi tamamen olamamak demek. Belki de bu yüzden yalnız olmayı da, birlikte olmayı da başaramıyor Joy. Ne eski sevgilisini unutabiliyor ne de Nir’e aşık olabiliyor. Ne sekssiz yapabiliyor ne de seks yaptığı yabancıların yanında kalmasına tahammül edebiliyor. Tüm bunların köküne indiğimizde Joy’un geçmişe olan saplantılarını keşfediyoruz. Kimsenin kendisine sahip olamayacağını söyleyen bu genç kadının geçmişte sahip olamadıkları yüzünden geldiği hale tanıklık etmek, filmin finalinde çalan Dorj şarkısının öğütlerine uymak için yeterli: “It’s time to move on, move fast.”**

Frances Ha benzetmesine geri dönecek olursak, evet, yerinde bir benzetme bu. Frances’ten birkaç yaş küçük olan Joy’un yaşadıkları, benzer bir kaybolmuşluğun, büyümeye karşı benzer bir direncin sonuçları. Fakat “Tel Avivli Frances” Joy’un geçmişine sımsıkı tutunma inadı, Frances’i Frances Ha’ya dönüştürmeyi başaran benzer bir büyüme yolculuğunun tarihini bir süre daha öteleyecekmiş gibi. Kimse Benzemez Bana, millennial olarak adlandıran bu neslin analizini başarıyla yaparken, aynı nesli, geçmişle olan ve koparmamakta inat ettiği bağlarının yaratabileceği psikolojik enkazla tanıştırıyor.

* Hayır, gerçekten… Birçok şeyde iyi olabileceğimi düşünüyorum ve hepsini birden yapmaya zamanım olmadığını bilmek zihnimi allak bullak ediyor.

** “Şimdi geçmişi geride bırakmak, hızlıca hareket etmek zamanı”

0
4684
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle