20 AĞUSTOS, PERŞEMBE, 2015

Bir Enstrümanı Yok Saymak, Onun Medeniyetini Yok Saymaktır

Klasik müziğin ülkemizdeki temsilcilerinden Tuluyhan Uğurlu, yine kendine has tarzıyla özel bir konser hazırlığında bu sıralar. "Dünya Başkenti İstanbul" adlı projesiyle, 21-22 Ağustos tarihlerinde Galata Mevlevihanesi’nde sahne alacak. Konser öncesi Beylerbeyi Sarayı’nın büyülü atmosferinde bir araya geldiğimiz Uğurlu ile mekân kadar derinlikli bir sohbete giriştik.

Bir Enstrümanı Yok Saymak, Onun Medeniyetini 
Yok Saymaktır

Malumunuz Tuluyhan Uğurlu, piyano sevdalısı annesi ve şair babası Halim Uğurlu tarafından yeteneği dört yaşında keşfedilen bir müzik ustası. 16 yaşında Avrupa’ya müzik eğitimi almak için gidip, kendi çabalarıyla genç yaşta önce Viyana’da ardından Avrupa’nın birçok ülkesinde kendini kanıtlayan Uğurlu, daha sonra dünya çapında konserlerle hayallerini gerçekleştirmiş bir sanatçı. Ancak onu klasik müzik camiasında farklı kılan tek özelliği bu değil. Uzun yıllardır tarihi, görselliği, edebiyatı ve müziği harmanlayan konser projeleri ile kullandığı enstrümanlar onu farklılaştıran asıl nedenler olsa gerek. Peki standartları bu kadar belli bir müzik türünde, sıra dışı işler yapmanın arka planında neler var? Cevabı söyleşimizde saklı...

"Dünya Başkenti İstanbul" kaç yıllık bir proje? 

"Dünya Başkenti İstanbul" kapsamında aşağı yukarı 400’e yakın konser verdim ve bu 11 yıllık bir proje. Genelde projelerimi ömürlük yapıyorum. Bana göre sanatçının bir istikrar abidesi olması gerekli. Bu konserde yeni eserler olduğu gibi, 12 yıldan beri çaldığım eserler de var. Hâlâ büyük rağbet görür, insanlar içindeki yeni bölümleri hemen anlarlar. 

En uzun ömürlü eserleriniz arasında hangileri var? 

"Dünya Başkenti İstanbul" dışında, "Mustafa Kemal Atatürk ve Güneşin Askerleri"ni 12, "Mukaddes Doğunun Tapınaklar"nı sekiz, "Senfoni Türk"ü dokuz, "Güneş Ülke Anadolu"yu dört yıldır çalıyorum.

Galata Mevlevihanesi’nde daha önce de konser vermiştiniz. Bu mekânı sizin özel kılan nedir?

Bu mekânda olmaktan mutluluk duyuyorum. Beyoğlu bizim dünyevi tarafımızı temsil ederken, mevlevihanenin bahçesinden içeri girdiğimiz andan itibaren hayatın diğer tarafı, gerçek olan tarafı karşılıyor bizi. Çok büyüleyici bir yer. Girdiğinizde sol tarafta o mevlevihaneye hizmet etmiş insanların mezarları yer alıyor. Dolayısıyla onlardan uzak ama onların bulunduğu bir ortamda konser veriyorum, onlar da dinliyor. Yani etraftaki tüm ruhların canlı olduğu bir ortam… Bu sanatçı için muazzam bir atmosfer. Kaldı ki bu yıl konserin zamanlaması, ülkemizin içinden geçtiği bu tatsız döneme denk geldi. Yine her gün şehit haberleri alıyoruz. Bence bu konser, kendi içsel yolculuğumuzu yapmak, mevlevihanenin verdiği evrensel mesajlarla hemhal olmak için anlamlı bir zamana denk geldi.

Tüm eserlerinizin ortak noktası nedir size göre?

Hepsi geniş çaplı projeler ve aslında insanları görsellerle, edebi metinlerle tarihsel bir yolculuğa çıkarıyor. Bunu yaparken de dinleyicinin bir buçuk saatini bu konsere kanalize ederek geçirmesini sağlıyor. Gördüğüm kadarıyla da dinleyici bu samimiyeti alıyor ve her şeyden uzaklaşarak keyifli bir konser deneyimi yaşıyor. Bunun dışında kapalı salonların getirmiş olduğu adab-ı muaşeret kaidelerini pek sevmiyorum. Bana kalırsa bu kaideler 18. yüzyılın ortasında bitti aslında. Kimi şeyler çağında güzel ve hepsinden önemlisi ben özgür bir sanatçıyım. Kendi özgürlüğümü de açık ya da kapalı tarihi mekânlarda yaşayabiliyorum. Meydan konserlerini de çok seviyorum bu yüzden. 

Piyanoyla meydan konseri vermek keyifli olduğu kadar zor da olsa gerek. Nasıl çıktı bu fikir?

Bu fikrin miladı çocukluğumda saklı aslında. Sanıyorum sekiz yaşlarındaydım, televizyonda elinde gitarıyla sokakta binlerce insanı coşturan, kendi müziğini yapan müzisyenleri gördüğümde piyanoyla da böyle bir konser ne kadar güzel olur, diye düşünürdüm. Yıllar sonra bu hayalimi ilk olarak Toronto Meydanı’nda gerçekleştirdim. Bu öyle büyük bir mutluluk ki! Düşünün, o meydanda tüm yaşanmışlıklar dinliyor sizi. Tüm Toronto, gerek meydanda gerek radyodan beni dinledi. Şehrin trafiği yavaşladı inanır mısınız! Müzik hayatı değiştirdi bir anda. Daha sonra Kastamonu meydanında konser verdim. Bir yanda insanlar konseri dinlerken, diğer yanda esnaf işini yapmaya devam etti ama çıt çıkarmadan… Az önce bahsettiğim o kapalı mekân kaideleri, nezaketi kendiliğinden oluştu. Bu zorunluluktan değil de kendiliğinden olduğu zaman kıymetli işte. Şimdilerde Venedik’teki San Marco Meydanı’nda bir konser teklifi var, umarım gerçekleştirebiliriz ve o mutluluğu tekrar yaşarım.

Birden fazla duyuya hitap eden, bütünleşik bir sanat algınız var diyebilir miyiz?

Elbette, hatta bunun şart olduğunu bile söyleyebiliriz. Hz. Ali’nin namaz kılması gibi tanımlayabilirim bu duyguyu. Biliyorsunuz Hz. Ali’yi okla vurmuşlar, o namazını kılmaya devam etmiş, hiç acı duymamış. Çünkü o anda bulunduğu fiziki mekândan, zihnen çoktan ayrılmış. Konser piyanistliği de böyle bir şey aslında. Top atılsa Tuluyhan Uğurlu konserine devam edebilmeli. Eğer onu yapamıyorsa, bir telefon çaldı diye konsantrasyonu bozuluyorsa bu işin hakkını veremiyor demektir.

Top atılsa deyince siz, Ramallah konseriniz geldi aklıma. Konser mekânına değil belki ama yakınlara bir yerlere bombalar düşüyordu muhtemelen. Savaşın hüküm sürdüğü topraklarda konser vermek nasıl bir duyguydu?

Ramallah konseri tek kelimeyle müthişti. Hatta mutlaka “Gazze’de de çalmalısın” talepleri geldi. Ortadoğu’nun sesi olarak gördüler beni. İlk Ortadoğu konserimi Şam’da vermiştim savaş öncesi. Çok da şaşırmıştım çünkü binlerce kişi konser alanına sığamadığı için geri döndü, böyle yoğun bir ilgiyle karşılanmıştım. Türkiye’nin Ortadoğu halklarıyla kucaklaşabildiğini görmek çok mutluluk vericiydi. Daha sonra Ürdün, Ramallah derken devam etti Ortadoğu konserleri. 

Konserinizde hem duyma hem de görme duyularına hitap ediyorsunuz. Bu kombinasyon fikri nasıl çıktı ortaya?

İlki Viyana’dayken çıktı. Ben uzayı, kainatı çok seviyorum. 18 yaşındaydım yanılmıyorsam, bir konserde arkada uzay görüntüleri olsa diye düşündüm. NASA’daki, Avrupa’daki uzay rasathanelerindeki birçok yerden bu proje için görüntü toplamaya başladım. Özel koleksiyonlardan görüntüler gelmeye başladı. İlk görüntülü konserimi bu şekilde vermiş oldum.

Sizde o zamanlardan kalma muazzam bir arşiv vardır o halde.

Vardı ama zamanla işin içine bilgisayar teknolojisinin de girmesiyle dağıldı birçoğu. Bir zamanlar büyük bir oyuncak araba koleksiyonum vardı, o bile yavaş yavaş dağıldı gitti. Türkiye’nin en büyük Amerikan arabası koleksiyonuna sahip biriydim. Benim yaşım büyüdükçe, koleksiyon küçüldü (gülüyor). Geriye bir tek hiç eksiltmediğim, sevgi koleksiyonum kaldı. Onsuz yaşayamayacağım, tek şeydir sevgi. Bu yüzden Galata Mevlevihanesi, Sirkeci Garı, Arkeoloji Müzesi gibi sevgiyle ve insana dair birçok duyguyla yoğrulmuş mekânları çok seviyorum. 

Konser alanlarını bir anlamda duygusuna göre seçiyorsunuz, öyle mi?

Tabii, mekânı mekân yapan insanlardır, yaşanmışlıklardır. Ben de o ruhların peşindeyim. Aslına bakarsanız ilim de onun peşinde. Nasıl ki ilim tek bir şeyden yaratılıp her biri farklı olan, birbirine karışmayan cisimlerin sırrını araştırıyorsa, ben de birbirinden bu kadar farklı yaşamları, duyguları araştırıyorum. 

Peki konser mekânının seçiminden görüntülerin hazırlanmasına kadar, arka plandaki hazırlık nasıl ilerliyor?

Görüntüleri, edebi metinleri bir ekiple birlikte hazırlıyoruz. Defalarca gözden geçirip sunuma hazır hale getiriyoruz. Aktardıklarımızı elbette tarihi belgelere dayandırıyoruz ama işin içinde fantastik öğeler de var. O olmasa belgesele döner yaptığımız iş. Dünya Başkenti İstanbul, bu şehrin tüm yaşanmışlıklarını anlatan, görsellerle donatılmış bir eser.

İstanbul aşığı olarak tanımlar mısınız kendinizi?

Kesinlikle! İstanbul’a çok güveniyorum ben. Geleceği çok aydınlık bir şehir. İnanıyorum ki 100 yıla kalmadan dünyanın kültür ve ekonomi kenti olacak İstanbul. Burada dünyanın en büyük sanatçıları yer yurt edinmek için sıraya girecekler. Avrupa Kültür Başkenti projesi, içeriği halka dayanan bir proje olmadığı için başaralı olamadı ama benim bu şehre güvenim tam. Tüm dünya dillerinin, kültürlerinin İstanbul’da bir araya geldiği bir Türkiye hayal ediyorum. Kaldı ki Viyana böyle bir şehre dönüşmüşken İstanbul daha fazlasını hak ediyor. Roma burası, daha ötesi var mı? Kaldı ki dünya haritasını yatay bir şekilde açın, İstanbul tam ortadadır. Her açıdan önemli bir konumda.

Yurt dışında tarihi mekânlarıyla ünlü yerler arasında en çok nereleri beğenir, tavsiye edersiniz?

Sanat gezisi yapmak isteyenlerin ilk adresi bence Viyana olmalı. Keza Paris, Moskova, Tahran ve New York çok değerlidir. Hatta İstanbul dışında nerede yaşayabilirsiniz diye sorsanız, New York derim. Avrupa’da mutlu olamıyorum; çünkü önce onların bildiği bir şeyi çalıp mukayese etmelerine imkan vermeniz gerekiyor. Sizin iyi çalıp çalmadığınıza mukayese etmeden karar veremiyorlar. Bugün dünyaca ünlü eserlerin sahibi sanatçılar, kendi döneminde yuhalanmış, aforoz edilmiştir Avrupa’da. Öyle ki Mozart’ın mezarı belli değildir. 

Müzik dilinize geri dönersek, klasik eserler çalmadığınız gibi aslında alışılagelmiş klasik orkestra enstrümanları dışında müzik aletleri kullanarak kolajlar oluşturuyorsunuz. Örneğin mehter takımıyla piyanoyu aynı sahneye taşımak gibi. Klasik müzik camiasında nasıl karşılanıyor bu?

Tabii klasiklerden çalmadığım için tepki alıyorum. Ancak bu eleştirileri yaparken Beethoven’ın kendi eserleri dışında başka bir şey çalmadığını düşünüyorlar mı merak ediyorum. Benimki ukalalıktan değil elbette, yeni bir şeyler üretmenin zevkini yaşamak bu. Kendi eserlerimi yazmaya ve çalmaya müzik akademisinde okurken başladım, aynı zamanda bestecilik bölümünde okuyordum. Dolayısıyla müzik dünyasındaki varlığımın başlangıcı da budur aslında. Diğer konuya gelince, “Çok iyi çalışıyorsun ama bağlamanın piyanonun yanında ne işi var?” şeklinde tepkiler de geliyor. Eşitlik fikrinin yaygın olduğu söylenilen bir yerde, böyle bir eleştiri olmamalı. Bir enstrümanı yok saymak, onun bağlı bulunduğu bir medeniyeti yok saymaktır. Bağlamayı sevmeyebilirsiniz ama onu piyano karşısında küçümsemeye hakkınız olamaz. Biraz elitist bir bakış açısından ileri geliyor bu ancak ben elitizmin de yanlış anlaşıldığını düşünüyorum. Elit olmak çoklu kültüre hakim, her görüşe yer açabilen, kucaklayıcı, medeni olmaktır aslında. Haliyle kıymeti kendinden menkul insanların yıkıcı eleştirilerine de pek kulak asmamak lazım. Mahatma Gandhi’nin dediği gibi, "Önce sizi görmezden gelecekler, sonra size gülecekler, sonra sizinle savaşacaklar. Sonra siz kazanacaksınız." Bu ülkede konser salonlarında benden piyanolar da esirgendi zamanında, çok engelle de karşılaştım ama pes etmedim. Yenilik arayışındaki yetişen genç müzisyenlere de bir kapı açabiliyorsam, cesaret verebiliyorsam ne mutlu.

Piyanoyla yan yana düşündüğünüz başka hangi enstrümanlar var?

Bazı yöresel enstrümanlar var, şimdilik bende sır olarak kalsın bu. Daha önce rebap gibi yerel bir çalgıyı uluslararası arenaya taşımış biri olarak yüzyıllar boyunca kullanılmış çalgıları yeniden günümüzle buluşturmaya özen gösteriyorum. Rebap hakkında kısa bir bilgi vermem gerekirse, ilk hali Orta Asya’da kullanılan ıklığdır. Rebap da Anadolu’da ve Ortadoğu’da kullanılır. Hz. Mevlana’nın göz bebeği de aslında ney değil, rebaptır. Klasik kemençe gibi çalınır ama daha farklı bir tonu vardır. 

Daha yolun başındayken Türkiyeli piyanistlerden örnek aldığınız isimler var mıydı?

Ben çocukken konserlerini hayranlıkla dinlediğim Hülya Tarcan vardı. Onun gibi bir piyanist Türkiye’ye çok az gelir. O da babası Bülent Tarcan’ın eserlerini çalardı. Mümkün olduğunca repertuvarında Türk sanatçıların bestelerine yer verirdi. Onun dışında İdil Biret bir örnekti benim için. Kendi eserlerini çalmasa da Beethoven’ı, Mozart’ı çok ama çok güzel çalardı. 

Sürekli güncellenen, sizi takip etmek isteyenleri haberdar eden bir web siteniz var. Çocuk ve gençlerle sık sık bir araya geldiğinize dair haberler dikkatimi çekti. Özel olarak eğitim verdiğiniz gençler var mı?

Yılda ortalama 105 konser veriyorum, bazen günde iki konsere tekabül ediyor bu. Haliyle maalesef eğitim için bir vaktim kalmıyor. Ancak telefonla bile olsa bana ulaşmak isteyen gençlere mutlaka zaman ayırıyorum. Dolaylı yoldan yardımcı olmaya çalışıyorum. Gecenin bir yarısında arayıp “Şöyle bir beste yaptık, dinler misin?” diyen bile oluyor. Ben de dinleyip çeşitli yönlendirmeler yapıyorum.

Siz de zamanında böyle dolaylı destekler almışsınızdır diye tahmin ediyorum. Mesela “Şair bir babanın müzisyen oğlu” sanatla dolup taşmış bir çocukluğu çağrıştırıyor. Babanızla iletişiminiz, şiirle aranız nasıldı?

Şiir mi, müzik mi diye çok tatlı tartışmalarımız olurdu onunla. O tartışmalar beni besledi ve geliştirdi diyebilirim. Babam alanında çok değerli bir şairdi. Sadece şiirleri de değildir onu özel yapan, Türkçeye birçok kelime de kazandırmıştır. Örneğin giysi, askı kelimeleri ona aittir. Onunla sanat konusunda kesiştiğimiz en önemli noktaysa Anadolu sevdalısı olmasıydı. Zaten aynı dönemin edebiyatçılarının dünya görüşleri ne kadar farklı olursa olsun, ortak noktaları da buydu. Yöresel olmayan evrensel de olamaz bana göre. Mesela babam Necip Fazıl ile, Cahit Külebi ile şiir sohbetleri yapardı, ben dinlerdim. O yüzdendir ki benim söylemlerimde hem sağ hem sol hem liberal öğeler bulabilirsiniz. O çeşitlilikle büyüdüm, yoğruldum çünkü. Her ideolojinin içindeki iyiliği görmeye çalıştım hep. Şiir yazmadım hayatım boyunca ama konserlerde kullanırım. Hele ki İstanbul’u anlatırken Orhan Veli, Nazım Hikmet gibi usta şairlerin eserlerine mutlaka yer veririm. 

Son olarak Galata Mevlevihanesi’ndeki konser sonrasında nereler var sırada?

Eylülden itibaren bir Balkanlar turu olacak yüksek ihtimalle. Büyük bir Beyrut konseri de planlıyoruz. Üniversitelerin açılış konserleri gerçekleşecek yine. Bir de yaz bitmeden Haydarpaşa’da yeniden çalmayı çok istiyorum. Konser tarihleri netleştikçe web sitemizden duyurusu yapılacak.

1
2396
0
Fotoğraf: Korhan Karaoysal
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Peruze Şenol
25.08.15
16:15
LOVE IT