
Helen Lewis’in dehanın parıltısının kimi zaman birçok kötülüğü örtbas ederek bir sömürüye nasıl dönüşebildiğinin çarpıcı hikâyesini anlattığı kitabı Deha Denen Mit, Ali Karatay’ın çevirisiyle Yapı Kredi Yayınları’ndan çıktı.
“İsyancıların, Canavarların ve Kural Tanımazların Tehlikeli Cazibesi” alt başlığı taşıyan kitap Shakespeare’den Van Gogh’a, Edison’dan Elon Musk’a, Vasari’den Picasso’ya, Francis Galton’dan Tolstoy ve Beatles’a uzanan pek çok isim ve netameli konu etrafında örülen dâhilik mitolojisini yapısökümüne uğratıyor.
Dehayı tanımlayan şey nedir? Olağanüstü bir yetenek mi? Üst düzey bir zekâ mı? Bitmez tükenmez bir azim mi? Bir parça sıra dışılık yahut delilik mi? “Başarılarının yanı sıra, deha bir hikâyeye de ihtiyaç duyar” diyor Helen Lewis, Deha Denen Mit’te.
Özge Erdem ve Kemal Kayaoğlu’nun etkileyici performansıyla sahnelenen Takımyıldızları, 1 Mart’ta Kadıköy Boa Sahne’sinde ardından 19 ve 20 Mart’ta Londra’da yer alan Arcola Theatre’da tiyatroseverlerle buluşacak.
İngiliz yazar Nick Payne’in kaleme aldığı Takımyıldızları, bir partide tanışan iki insan arasındaki romantik ilişkinin paralel evrenlerdeki farklı yaşamlarını anlatıyor. Bilim ve aşkı benzersiz şekilde buluşturarak, çiftin hayatta yaptığı veya yapmadığı her seçimi, aldığı veya almadığı her kararı aynı anda gösteriyor. Oyunu iki sezondur İstanbul’da sahneleyen KAOS, Londra turnesi için İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın Genç Sanatçı Fonu’ndan yararlanmaya hak kazandı. Takımyıldızları oyunun biletlerine buradan ulaşabilirsiniz.
Künye:
Yazar: Nick Payne
Çevirmen: Kemal Kayaoğlu
Yönetmen: Özge Erdem
Yardımcı Yönetmen ve Dramaturg: Aslı Ceren Bozatlı
Sahne ve Kostüm Tasarım: Sıla Karakaya
Işık Tasarım: Kemal Yiğitcan
Ses Tasarım: Utkan Akçay
Afiş Tasarım: Saydan Çelik
Fotoğraf: Murat Dürüm
Oyuncular: Özge Erdem, Kemal Kayaoğlu
Prova Sponsor: İstanbul Drama Sanat Akademisi
Kostüm Sponsor: Hotiç
Değerli Desteğiyle İstanbul Kültür Sanat Vakfı
Yapım: KAOS
Artful Living’in medya partnerliğinde düzenlenen, farklı disiplinlerde üretim yapan sanatçıların eserlerini bir araya getiren “Rastlaşmalar Vol. 1” sergisini 18 Şubat-25 Mart arasında 42 Maslak’ta sanatseverlerle buluşuyor.
Esmer Erdem küratörlüğünde düzenlenen “Rastlaşmalar Vol. 1”, kamusal alanda farklı disiplinleri buluşturarak sanat ve tasarım arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlıyor. Çağdaş sanatın kamusal alanla kurduğu ilişkiyi yeniden tanımlayan bir sergi dizisinin ilki olan sergi, sanat yapıtını bilindik alanlardan çıkararak, 42 Maslak’ın koridorları ve ortak alanları içerisinde gündelik yaşamın dolaşımıyla iç içe bir karşılaşma zeminine taşıyor.
Farklı disiplin ve üretim pratiklerinden 39 sanatçının yer aldığı “Rastlaşmalar Vol. 1” seçkisi; Agah Barış Can Aksakal, Arif Çekderi, Ayfer Kalsın, Bahar Posta, Başak Erdem, Batuhan Yaşar Cebli, Büşra Kölmük, Çetin Pireci, Deniz Pireci, Devabil Kara, Emel Vardar, Eylül Deniz, Erdem Akan, Gökçe Er, İmdat Avcı, İsmet Doğan, Kadir Akorak, Kazım Karakaya, Kerim Kılıçarslan, Mark Erhan Geçim, Mehmet Çelik, Mehmet Günyeli, Mert Çıkılmazkaya, Muzaffer Tuncer, Okan Ünal, Pınar Kuseyri, Raşit Metehan Acehan, Riella D. Barut Yakar, Sanem Tufan, Sedef Soylu, Seçil Erel, Sevinç Köseoğlu Ulubatlı, Seydi Murat Koç, Sultan Adler, Şule Zeybek, Tamer Aydın, Tuba Aydın, Yiğit Yazıcı ve Zekiye Şentürk’ü bir araya getiriyor.
Erdem sergi hakkında şunları söylüyor: “Sergi, kamusal alanı yalnızca fiziksel bir geçiş mekânı olarak değil, anlamın üretildiği ve yeni bir perspektifle değerlendirildiği bir düşünsel zemin olarak ele alıyor. İzleyiciyi pasif bir gözlemci konumundan çıkararak, buluşma anının öznesine dönüştürmeyi hedefleyen ‘Rastlaşmalar Vol. 1’, gündelik akış içinde gerçekleşen temasları bilinçli bir estetik deneyime dönüştürme potansiyelini hayata geçiriyor. Tasarımın düşünsel katmanları ile sanatın sezgisel dili arasında kurulan disiplinlerarası ilişkiyi, yaratıcılığın güçlü malzeme dokunuşlarıyla görünür kılıyor. Bir yıl boyunca her ay değişen seçkilerle devam edecek olan ‘Rastlaşmalar’ serisi, 42 Shops’ta 5.kat, tasarım ve sanat alanında sürdürülebilir bir kültürel program olarak kurgulanacak.”
Adres: 42 Maslak, Ahi Evran Cad. No: 6, 42 Shops, 5. Kat Maslak/İstanbul
Janet Sumner Johnson’ın ikiz kardeşlerin büyüme, değişme ve hayatla yeniden bağ kurma yolculuğunu ele alan hikâyesi Winterton Aldatmacası – Son Söz, Tuba Barca’nın çevirisiyle Mundi Çocuk’tan çıktı.
On üç yaşındaki ikizler Hope ve Gordon, ailelerini maddi zorluklardan kurtarmak için büyük ödüllü bir kelime yarışmasına katılırlar. Hiç tanımadıkları merhum babalarının, bu yarışmayı düzenleyen meşhur Winterton ailesinin bir parçası olduğunu öğrendiklerinde hem bir rekabetin hem de aile sırlarının kucağına düşerler.
“Harfler kelimeleri oluşturur. Kelimeler iletişime anlam verir. Ancak bazı kelimeler diğerlerinden daha önemlidir.”
İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından, Borusan Holding sponsorluğunda, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlenen 54. İstanbul Müzik Festivali, 11-25 Haziran tarihleri arasında müzikseverlerle buluşacak.
Bu yıl “Ânın İçinde” teması ile düzenlenen 54. İstanbul Müzik Festivali, müziğin geçici ama etkisi kalıcı doğasından yola çıkıyor. Tıpkı hayat gibi, müzik de anın içinde doğuyor, dönüşüyor ve kayboluyor; her performans, yalnızca o ana özgü, biricik bir deneyim olarak var oluyor. Festival programı, dinleyicileri bu geçiciliği fark etmeye, anın içinde kalmaya ve müziğin zamanla kurduğu bağı yeniden düşünmeye davet ediyor. İstanbul’da farklı mekânlarda gerçekleştirilecek 22 konserde dünyanın dört bir yanından seçkin orkestraları ve önemli solistleri ağırlayacak 54. İstanbul Müzik Festivali’nde Viyana Senfoni Orkestrası, Kammerakademie Potsdam, Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası, Tekfen Filarmoni Orkestrası, Aterballetto gibi önemli toplulukların yanı sıra Bruce Liu, Kian Soltani, Lucas ve Arthur Jussen, Behzod Abduraimov, Ian Bostridge, Iestyn Davies gibi solistlerin aralarında olduğu 80’in üzerinde sanatçı ve topluluk izleyicilerle buluşacak. Program kapsamında, İstanbul Müzik Festivali’nin Kaan Bulak’a sipariş ettiği yeni eseri ile Güney Koreli besteci Donghoon Shin’e ortak sipariş ile yazdırılan eserin dünya prömiyerleri gerçekleştirilecek. Bir başka anonim eserin ise Türkçe seslendirilişinin dünya prömiyeri festivalde yer alacak. Böylece festival toplam üç eserin dünya prömiyerine ev sahipliği yapacak.
54. İstanbul Müzik Festivali’nin Onur Ödülü, geleneksel ile çağdaşı özgün bir dille buluşturan, eserleriyle bu toprakların tınısını büyük bir incelikle evrensele taşıyan bestecimiz Turgay Erdener’e sunulacak. Yaşam Boyu Başarı Ödülü ise müziği sadece teknik bir ustalık değil bir varoluş biçimi olarak gören efsanevi piyanist Maria João Pires’e verilecek.
54. İstanbul Müzik Festivali hakkında detaylı bilgiye ve festival programına buradan ulaşabilirsiniz. Festival biletleri ise 17 Şubat Salı saat 10.30’da Passo üzerinden genel satışa çıkacak.
İBB Kültür ve İBB Miras ev sahipliğinde gerçekleşen “Dinlemenin Geleceği” sergisi 28 Şubat’a kadar Bakırköy Sanat’ta sanatseverlerle buluşuyor.
“Dinlemenin Geleceği” sergisi, suyun coğrafyayı, suya dair alınan kararların ise insan hayatlarını ve gündelik yaşamı nasıl şekillendirdiğini dinlemeye çağırıyor. Sergi dünyanın iki ayrı ucunda, suyla iç içe yaşayan iki mahallede; Güney Jakarta Su Havzası’ndaki Kalibata Pulo ve Küçükçekmece Gölü Havzası’ndaki Şahintepe’de suyun, mekânın ve insanların seslerine kulak veriyor. Aberdeen Üniversitesi, Urban.koop ve Forum Lenteng iş birliği ve British Academy desteğiyle yürütülen projeyle aynı başlığı taşıyan sergi, proje kapsamında iki farklı mahalleden toplanan ses kayıtları, resimler, hikâyeler ve röportajlardan oluşan ses ve video yerleştirmelerini bir araya getiriyor.
“Dinlemenin Geleceği” (Futures of Listening) araştırma projesi, değişen su politikalarının su havzalarında yaşayan yerel toplulukların yaşamlarını nasıl etkilediği sorusunu soruyor. Bu soruya yanıt ararken yöntem olarak dinleme eylemini merkeze alan araştırma, insan hikâyelerini, sesleri ve kent yaşamının gündelik ritmini dinlemeyi ve bunları kayıt altına almayı amaçlıyor. Kentin ve insanların söyleyecek bir sözü, çıkaracak bir sesi ve anlatacak bir hikâyesi olduğu varsayımıyla hareket eden “Dinlemenin Geleceği” projesi, bu hikâyeleri belgelemenin ötesinde, onlara anlatılabilecekleri bir alan açmayı ve dinlemeye dayalı bir karşılaşma zemini kurmayı hedefliyor.
Proje, bir yıl boyunca Güney Jakarta Su Havzası’ndaki Kalibata Pulo ve Küçükçekmece Gölü Havzası’ndaki Şahintepe mahallelerinde dinlemenin farklı biçimlerini keşfetmeye odaklandı. Mahalle sakinlerinin, birlikte çalışırken, piknik yaparken, film izlerken ya da gündelik karşılaşmalar sırasında hikâyelerini anlatabilecekleri arayüzler yaratmayı amaçladı. Dinleme, bu süreçte yalnızca bir araştırma yöntemi değil, aynı zamanda bir birlikte olma ve temas kurma biçimi hâline geldi.
Bu bir yıllık sürecin çıktısı olan “Dinlemenin Geleceği” sergisi, proje kapsamında iki farklı mahalleden toplanan ses kayıtları, resimler, hikâyeler ve röportajlardan oluşan ses ve video yerleştirmelerini bir araya getiriyor. Sergi, izleyiciyi yalnızca bakmaya değil, durmaya, kulak vermeye ve kentin suyla kurduğu ilişkiyi sesler üzerinden yeniden düşünmeye, dinlemenin yeni yollarını keşfetmeye davet ediyor. Öncelikle bir “dinleyici olma” fikri üzerine kurulu olan sergi, değişen su politikalarından doğrudan ya da dolaylı biçimde etkilenmiş iki mahallede, insanların ve kentin çıkardığı sesleri görünür kılmayı amaçlıyor. Günlük yaşamın sesleri bazen bir hikâye, bazen bir anı, bazen bir şarkı ya da gündelik bir gürültü olarak izleyicinin karşısına çıkıyor.
Pedro Almodóvar’ın 1960’ların sonlarından bugüne uzanan, anı ile kurmaca, itiraf ile parodi, gotik ile komedi arasında dolaşan on iki öyküsünde oluşan Son Rüya, Süleyman Doğru’nun çevirisiyle Doğan Kitap’tan çıktı.
Almodóvar, Son Rüya’da sinemasını besleyen hayaletleri, saplantıları ve hikâye kırıntılarını bu kez okurunu şaşırtmak için serbest bırakıyor. Filmlerindeki gibi, duygunun ölçüyü taşırdığı, arzunun anlatıyı yönlendirdiği bu dünyada annenin ölümüyle yüzleşiliyor; pişman bir vampir sahneye çıkıyor; Mesih ile hırsız Barabbas arasında beklenmedik bir aşk filizleniyor; “Uyuyan Güzel” tekinsiz bir biçimde yeniden yazılıyor; Benjamin Button’ın öncülü sayılabilecek Miguel’in yaşamı tersine doğru akıyor.
“Ben annemden çok şey öğrendim ama ne o ne de ben bunun farkına vardık. Mesela işim için temel bir şey öğrendim: Kurgu ile gerçeklik arasındaki farkı ve gerçekliğin, hayatı kolaylaştırmak için kurguyla tamamlanmaya nasıl ihtiyaç duyduğunu.”
Arter’in yedinci edisyonunu düzenlediği Yeni ve En Yeni Müzik Festivali, 19-22 Şubat tarihleri arasında gerçekleşecek.
Türkiye’den sanatçıların yeni üretimlerine özel bir vurgu yapan programıyla, Matthias Osterwold’un sanat yönetmenliğinde gerçekleşecek Yeni ve En Yeni Müzik Festivali’nin yedinci edisyonunda, Türkiye’den ve dünyadan müzisyenlerin yenilikçi intermedya performanslarından solo ve kolektif doğaçlamalara uzanan renkli bir programa katılımcılarla buluşacak. Bretonya’dan eşsiz gayda topluluğu Sonneurs’ün Aycan Yeter ile birlikte gerçekleştireceği Türkiye prömiyeriyle başlayacak olan festival, Black Page Orchestra’nın İstanbul’daki ilk konseriyle sona erecek.
Yeni ve En Yeni Müzik Festivali 2026, Erwan Keravec tarafından kurulan ve yönetilen, Bretonya’dan eşsiz gayda topluluğu Sonneurs’ün geleneksel tulum gayda sanatçısı Aycan Yeter ile birlikte gerçekleştireceği Türkiye prömiyeriyle açılacak. Zeynep Gedizlioğlu ve Çağdaş Onaran’ın eserlerinin de yer aldığı festival, Viyana'dan gelen heyecan verici, genç ve dinamik Black Page Orchestra’nın İstanbul’daki ilk konseriyle sona erecek. Festivalde, New York’ta yaşayan besteci Cenk Ergün ile İstanbul merkezli icracı ve besteci Fulya Uçanok, bir tür “Yerleşik Besteci” rolü üstlenerek İstanbul’dan Hezarfen Topluluğu, Montreal’den Bozzini Yaylı Dörtlüsü ve doğaçlama üçlüsü Kertenkele ile iş birliği yapacak. Şevket Akıncı ile birlikte sahne alacak Ömer Sarıgedik ve Selçuk Artut ile Alp Tuğan’dan oluşan RAW ikilisi, gelişmiş dijital teknolojiye dayalı heyecan verici canlı görsel-işitsel interaktif eserler sunacaklar.
Yeni ve En Yeni Müzik Festivali hakkında detaylı bilgiye ve festival programına buradan ulaşabilirsiniz.
SANATORIUM, Mehmet Dere’nin “21:21” başlıklı kişisel sergisini 18 Şubat-28 Mart tarihleri arasında sanatseverlerle buluşturacak.
Mehmet Dere’nin 21 sayısının farklı kültürel, mitolojik ve ezoterik bağlamlarından yola çıkarak ürettiği yeni yapıtlarını bir araya getiren sergi, oyun formları aracılığıyla güncel sosyoekonomik meselelere eleştirel bir bakış sunuyor.
“Dere için 21, kişisel deneyim, tarihsel anlatım ve toplumsal gerçekliğin kesiştiği bir eşik olarak belirir. Sanatçının pratiği, gündelik hayatın sıradan imgeleri ile güncel politik ve ekonomik yapılar arasındaki gerilimli ilişkilere odaklanır. Oyun ve sayı gibi gündelik yaşam içinde sıkça tezahür eden pratikler, değer, iktidar ve eşitsizlik üreten sistemleri görünür kılan eleştirel araçlara dönüşür. Dere’nin çalışmaları, izleyiciyi eşiklerde ve kırılma noktalarında dolaşmaya davet eden açık uçlu bir düşünme alanı kurar.
Dere’nin 21 sayısı üzerinden kurguladığı bu sergi, kavramsal bir sayısal referans düzlemi kurarken, üç ve yedinin sembolik çağrışımlarını biçimsel ve kavramsal ilişkiler üzerinden işlerine taşır. Sayıların sembolik anlamları, insanlık tarihinin erken dönemlerinden itibaren mitoloji, din ve ezoterik düşünce sistemlerinde dönüştürücü bir rol üstlenmiştir. Bu bağlamda 21 sayısı, farklı kültürel ve ruhsal geleneklerde tamamlanma, eşik ve dönüşüm fikriyle ilişkilendirilmiş; matematiksel bir değerden öte, kozmik ve içsel süreçleri ima eden bir sembol olarak okunmuştur. Ezoterik yorumlarda, üçlü bütünlük (beden, ruh, zihin) ile yedi katmanlı döngünün (zaman, kozmik düzen, evrensel ritim) çarpımı olarak beliren bu sayı, ruhsal bütünleşmenin sayısal bir ifadesi olarak düşünülür.
Sanatçı, bu çok katmanlı sembolik arka planı kendi yaşam deneyimi ve yirmi birinci yüzyılın ekonomik gerçeklikleriyle harmanlar. 21, sergide hem kişisel bir eşik hem de çağdaş kapitalist düzenin vaatlerini, beklentilerini ve süregelen belirsizliklerini düşünmek için kavramsal bir araca evrilir. Dere, bireyin ekonomik sistem içindeki konumunu şans ve kontrol mekanizmaları arasındaki gerilim üzerinden sorgularken, bu gerilimi görsel dile tercüme eden kendine özgü bir tipografi ve imge repertuvarı geliştirir.”
Rocio Bonilla’nın kaleme aldığı “Lukas Kont ile Kızıl Greta” roman serisinin ilk kitabı olan ve normal kavramını sorgularken çocukların kendisini keşfetmesi için cesaret veren Her Şey Böyle Başladı, Seda Ersavcı’nın çevirisiyle Redhouse Kidz’ten çıktı.
8 yaş ve üzeri okurlara seslenen kitap merakına yenik düşen çocuklar için sürprizlerle dolu bir hikâye anlatıyor. Serinin kahramanlarından Lukas normal bir çocuktur. Normal bir ailesi, normal bir evi ve normal bir okulu vardır. Büyük-büyük- büyükbabasından miras kalan olağanüstü büyüklükteki o eve taşınmalarıyla her şey değişir. Lukas, yeni okul arkadaşı Greta’yla evin kütüphanesini keşfe çıktıkları gün, normalden uzun köpekdişlerinin ve ailesinin soslu köfte geleneğinin sırrını çözecektir.