
OMM- Odunpazarı Modern Müze, Daniel Knorr’un Calligraphic Wig başlıklı yerleştirmesini 22 Mart 2026 tarihine kadar sanatseverlerle buluşturuyor.
Berlin merkezli Romanyalı sanatçı Daniel Knorr’un plastik malzemelerden yarattığı Calligraphic Wig; izleyicileri gerçeklik, temsiliyet ve fantezi kavramları etrafında yeni bir dil keşfetmeye davet ediyor. Plastiğin üretim ve geri dönüşüm süreçlerinin izini süren Calligraphic Wig, sanatçının Hong Kong’da plastik atıkların dönüştürüldüğü fabrikalarda geçirdiği zamanın bir yansıması niteliğini taşıyor. Knorr, bu süreçlerde makinelerin aksadığı anlarda ortaya çıkan öngörülmemiş plastik formları sanatsal bir dile dönüştürüyor. Malzemenin kendiliğinden ürettiği bu formlar; bilinmeyen bir alfabenin harflerine, derin deniz canlılarına ya da başka gezegenlere ait organik yapılara benzetilerek izleyiciyle buluşturuluyor.
İlk olarak Hong Kong’un kültürel çeşitliliğiyle bilinen ve 90’dan fazla milletin yaşadığı Chungking Mansions’ta sergilenen Calligraphic Wig, yerleştirmenin evrildiği sosyo-kültürel bağlamı da yansıtıyor. Knorr, bazı plastik parçaları 1970’lerden günümüze otomobillerde kullanılan boya renkleriyle kaplayarak, ticari estetikle doğrudan bir ilişki kuruyor. Diğer bazı parçalar ise doğal, işlenmemiş formlarıyla sergilenerek malzemenin ham gücünü ve dönüşüm potansiyelini vurguluyor. Knorr’un bu yerleştirmesi yalnızca görsel bir deneyim değil; aynı zamanda çevresel ve kültürel bir farkındalık çağrısı. Sanatçı, atıkla estetiği, endüstriyel üretimle sanatsal ifadeyi bir araya getirerek izleyiciye yeni bir gerçeklik, alternatif bir iletişim biçimi ve üretim fazlası üzerinden oluşan bir dil öneriyor.
Künye: Daniel Knorr, Calligraphic Wig, Fotoğraf: Mert Derneklioğlu
Maddalena Vaglio Tanet’in yazdığı, Ilaria Mancini’nin resimlediği kelimelerin kafeslerde tutulup pazarda satılan tuhaf yaratıklar olduğu bir dünyada yaşayan Rim’in macerasını anlatan Rim ve Özgür Kelimeler, Berk Cankurt’un çevirisiyle Domingo Yayınevi’nden çıktı.
“Kelimelerin kafeslerde tutulup pazarda satılan tuhaf yaratıklar olduğu bir dünya hayal edin. Uzun ve süslü cümleleri sadece zenginlerin kurabildiği, kimsenin okuma yazma bilmediği, okulun, hatta kitapların bile olmadığı bir dünya… Sadece uygun kelimeleriniz olmadığı için söylemek istediğiniz pek çok şeyi söyleyemediğiniz bir dünya… İşte bu, Rim’in dünyası.
Ama paçavra kıyafetli ve yüz on yedi yaşındaki Witzold’la karşılaşmasıyla, Rim tüm dünyasını değiştirecek akılalmaz bir maceranın ortasında buluyor kendini. Dev karpuzlar, güçlü büyücüler ve sihirli formüllerle dolu bu macerada Rim ile en yakın arkadaşı Pun yaşadıkları krallığın geçmişinde ve kalenin en yüksek kulesinde saklanmış korkunç sırrı keşfedecek, bunu yaparken de pek çok kelimeyle tanışacaklar. Bu kelimelerden en önemlisi ne mi? Elbette özgürlük…”
Distopik bir insanlık sorgulaması yapan Proje No2’nin oyunu Büyük Plan, özel gösterimiyle 10 Kasım Pazartesi akşamı Alan Kadıköy’de tiyatroseverlerle buluşacak.
Tiyatro Proje No2, Büyük Plan ile izleyiciyi absürt bir kara komedinin derinliklerine davet ediyor. Toplumsal çöküş, yozlaşmış medya düzeni ve bireysel yabancılaşma temalarını merkezine alan oyun, çürümüş bir adalet sistemi ve yozlaşmış medya arasında sıkışıp kalmış biri avukat diğeri gazeteci bir çiftin sürükleyici ve komik hikâyesine odaklanıyor. Avukat ve gazeteci bir çiftin “kaçış” planlarını kara mizah unsurlarıyla ele alan ve adalet, özgürlük, insanlık gibi kavramların sorgulandığı oyun, distopik bir gelecekte geçiyor.
R. Onur Duru’nun yazdığı ve video-art tasarımlarını yaptığı oyun, Can Ali Çalışandemir’in proje tasarımı ve yönetmenliğinde izleyiciyle buluşuyor. Teknoloji ve sanatın bir araya geldiği yapımda, video mapping ve minimalist sahne tasarımıyla izleyiciler hem görsel hem de düşünsel bir yolculuğa çıkıyor. Yeşim Alıç’ın hareket yönetimini yaptığı projede, Çiğdem Yıldız ve Eray Cezayirlioğlu performanslarıyla izleyici karşısına çıkıyor. Videolarda yer alan sürpriz oyuncu ise Seyhan Arman. 70 dakikalık distopik yolculuğun ışık tasarımı Akın Yılmaz’a, ses ve efekt tasarımı Katia Merdinoğlu’na ait. Oyunun yapay zekâ tasarımları ise Güvenç Selekman’a ait. Tiyatronun genel koordinatörlüğünü ise Mısra Candanadam üstleniyor.
“‘Her bir sevgi, her bir nefret, hayranlık ve kin... Hepsi, insan olmanın sırlarını öğretmek için... Peki, bunu gerçekten öğrenebildik mi? Kaçmamız gereken şey, gerçekten yaşadığımız dünya mı, yoksa bize sunulan yapay gerçeklik mi?’ İşte Büyük Plan, insanlığın geçmişine ve geleceğine dair bu çarpıcı sorgulamayı absürt bir dille izleyicilere sunuyor.”
FAAR Gallery'nin sanatın geçmişle gelecek arasında kurduğu sürekliliği odağına alan ilk sergisi “Güneş Yanığı / Burnt by the Sun” 29 Kasım’a kadar uzatıldı.
Mimar ve tasarımcı Fahrettin Aykut tarafından kurulan FAAR Gallery, “Güneş Yanığı / Burnt by the Sun” sergisiyle İstanbul’daki galeri alanında kapılarını açıyor. Küratörlüğünü Mehmet Kahraman’ın üstlendiği sergi, Ahmet Duru, Antonio Cosentino, Ece Erbil, Sibel Kocakaya, İrfan Önürmen, Melike Kuş, Murat Akagündüz, Nilhan Sesalan ve Ozan Türkkan’ın eserlerini bir araya getiriyor.
“Güneş Yanığı”, zaman, bellek ve imge arasındaki geçişleri merkeze alan bir anlatı kuruyor. Kırık bir fotoğrafın yansıması, dağınık bir masanın üzerindeki izler ve güneşin bir kapı aralığından sızan ışığı, unutulan anıların yeniden belirdiği bir hafıza alanı oluşturuyor. Sergi, geçmişin kalıntılarını ve hatırlama eyleminin kırılganlığını görünür kılarak izleyiciyi kendi belleğiyle yüzleştiriyor. Sergide zaman, doğrusal bir çizgi olmaktan çıkarak, eğiliyor, bükülüyor, kendi içine katlanıyor ve hatırlamanın kırılgan yapısıyla yeni anlamlar kazanıyor. Her eser, izleyiciyi belleğin bu akışkan doğasına dahil ediyor, kişisel ve kolektif hafızanın iç içe geçtiği alanlarda yeni bir okuma öneriyor. “Güneş Yanığı”, mevsimsel bir metafor olarak da bedenin ve zihnin yüzeyinde kalan izleri sorguluyor. Güneşin yakıcılığıyla ortaya çıkan lekeler, unutulmak istenen ama silinemeyen anıların görsel karşılığına dönüşüyor. Sergi, geçmişin gölgeleriyle bugünün ışığı arasında beliren bu imgeler aracılığıyla hem bireysel hem toplumsal bir yüzleşme alanı yaratıyor.
Gabriel Evans’ın yazıp resimlediği, gerçek dostluğun değerini yücelten bir hikâye anlattığı kitabı İlk Arkadaşım, Hülya Dayan’ın çevirisiyle Uçanbalık’tan çıktı.
Arkadaşlık kavramını irdeleyen kitap, küçük okurları “Birisi için neleri göze alabilirsiniz?” sorusuyla baş başa bırakarak, cesaretin ve kararlılığın önemini vurguluyor. İlk Arkadaşım, gerçek dostluğun birlikte hoşça vakit geçirmekten çok daha fazlası olduğunu gösteriyor.
Yolları deniz kıyısında kesişen bir köpek ile balığın sıra dışı dostluğunu kaleminin ucuna takan sanatçı, arkadaşlığın karşılıklı güven, fedakârlık ve anlayış üzerine inşa edildiğini hatırlatıyor. Çoğu zaman kendini yalnız hisseden Bobo’nun en büyük dileği, bir arkadaş edinmektir. Duygularını anlatabileceği, hikâyelerini paylaşabileceği ve birlikte kahkaha atabileceği bir arkadaşı olsa, hayatının çok daha eğlenceli geçeceğini düşünüyordur. Ta ki günlerden bir gün, minicik bir su birikintisinin içinde altın rengi pulları pırıl pırıl parlayan bir balık görene kadar. Dalgaların getirdiği bu küçük misafir, belki de aradığı mutluluğun ta kendisidir.
İstanbul Sinema Ofisi, 2 Kasım Pazar günü, dünya çapında düzenlenen Filistin Sinema Günleri’ne ev sahipliği yapacak. Balfour Deklarasyonu’nun yıldönümünde, Filmlab Palestine ve Belgesel Sinemacılar Birliği iş birliğiyle ve sansürlenen Filistinli seslerin duyulmasını sağlamak amacıyla düzenlenen Filistin Sinema Günleri’nde Tutku Hali ve Cenin, Cenin belgeselleri gösterilecek.
“Filistin’de, Filistin’den ve Filistin için Özgürleştirici Bir Sinema Kültürü” sloganıyla yola çıkan sivil toplum kuruluşu Filmlab Palestine tarafından yapılan çağrıyla İsrail'in kuruluşuna giden süreci hızlandıran Balfour Deklarasyonu’nun yıldönümünde, dünya çapında 500’den fazla Filistin filmi gösterimi düzenleniyor. Filistin’le dayanışmanın bir göstergesi, sansürlenen Filistinli seslerin duyulmasını sağlayan bir eylem ve çarpıtılmış anlatıyı değiştirmeye yönelik bir katkı olan bu küresel çaba, tüm dünyayla eşzamanlı olarak İstanbul'da da gerçekleşecek. Tutku Hali ve Cenin, Cenin belgeselleri 2 Kasım’da İBB Bülent Ecevit Kültür Merkezi ve İBB Hoca Ahmet Yesevi Kültür Merkezi’nde dünyayla eşzamanlı olarak izleyicilerle buluşacak.
Yönetmenliğini Carol Mansour ve Muna Khalidi’nin üstlendiği Tutku Hali, Gazze bombardımanı altında 43 gün boyunca dinlenmeden yaralıları tedavi eden ve direnişin sembolü hâline gelen İngiliz-Filistinli cerrah Dr. Ghassan Abu Sittah’ın altıncı ve en zorlu Gazze savaşını, ailesinin korkularını ve tehlikeye rağmen engel tanımayan insani yardım misyonuna güç veren, Filistin’e olan ortak tutkusunu ele alıyor. Mohammad Bakri imzalı, tarih sayfalarına “Cenin Katliamı” olarak kanlı harflerle not edilen bir sürgünün belgeseli Cenin, Cenin ise kuşatma altındaki bir topluluğun umutsuzluğunu gösterirken aynı zamanda bir direnişin de öyküsünü anlatıyor.
Beykoz Kundura’nın endüstri mirasını koruma ve gelecek kuşaklara aktarma çalışmaları kapsamında hayata geçirdiği Kundura Hafıza Arşiv ve Araştırma Merkezi, bir fabrikanın belleğinden doğan çok katmanlı bir araştırma alanı olarak kapılarını araştırmacıların kullanımına açıyor.
2015 yılında başlatılan Sözlü Tarih Projesi ile temelleri atılan Kundura Hafıza Arşiv ve Araştırma Merkezi; fabrika çalışanları ve ailelerinin tanıklıkları, üretim süreçlerine ait objeler, fotoğraflar, belgeler ve çizimlerden oluşan kapsamlı koleksiyonuyla Türkiye’nin endüstri, emek ve kültür tarihine ışık tutuyor. Sümerbank Beykoz Deri ve Kundura Fabrikası’nın eski Kreş binasında konumlanan merkez, bünyesinde bulunan Sümerbank, Etibank, Sac Ambarı ve Sözlü Tarih arşivleri ile kapsamlı koleksiyonun yanında Sümerbank Beykoz Deri ve Kundura Fabrikası başta olmak üzere Osmanlı, Cumhuriyet dönemi sanayi tarihi ile emek çalışmaları, endüstri ve kültür mirası konularına odaklı bir ihtisas kütüphanesini de araştırmacıların kullanımına açıyor. Fabrika döneminde müdüriyet binasında yer alan teknik kütüphaneden ilhamla kurulan Kundura Hafıza Kütüphanesi ise, Cumhuriyet’in bilgi üretme, paylaşma ve ilerleme ideallerini bugüne taşıyor. Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi sanayi, iktisat, emek tarihi, kadın işçilerin deneyimleri ve kültürel miras alanlarına odaklanan zengin koleksiyonuyla araştırmacılar için üretken bir buluşma alanı sunuyor.
Kütüphane ve hafıza kavramlarını farklı coğrafyalardan anlatılarla tartışmaya açan iki özel belgesel gösterimi kasım ayında Beykoz Kundura’da Kundura Hafıza Arşiv ve Araştırma’nın kütüphanesinin açılışı kapsamında çok özel iki belgesel gösterimi de kasım ayında ücretsiz izleyicilerle buluşarak kütüphane ve hafıza kavramlarını farklı coğrafyalardan anlatılarla tartışmaya açacak. 15 ve 29 Kasım’da gösterilecek Umberto Eco – Dünyanın Kütüphanesi (A Library of the World) kütüphaneyi bir düşüncenin evreni, hayalin mekânı ve kültürel sürekliliğin taşıyıcısı olarak ele alırken; 8 ve 22 Kasım tarihlerinde izleyiciyle buluşacak Bir Kütüphane Nasıl Kurulur (How to Build a Library) ise Nairobi’deki iki kadının girişimi üzerinden, sömürge geçmişinin gölgeleriyle yüzleşerek kütüphaneyi toplumsal dönüşümün sahnesi hâline getiriyor. Bu iki filmin karşılaşması, kütüphaneyi yalnızca bilgi arşivi değil, aynı zamanda hem bireysel hem de kolektif hafızanın ve kültürel direncin canlı, organik bir evren olarak yeniden tahayyül etmeye davet ediyor.
Caner Almaz’ın Yaşamaklar, Duvarlar ile başlayan yakın tarihimize bir pencere aralayan üçlemesinin son romanı Duvarlar, İthaki Yayınları’ndan çıktı.
Duvarlar; aşk, dostluk, dayanışma, idealler ve ihanetle sınanan bir kuşağın buruk umudunu ağaçların altında yeniden yeşertenlerin hikâyesini, her şeyin bittiği yerde başlayan yepyeni bir geleceği işaret ediyor. Bir tarafta geçmişin yüküyle yorgun argın yol alan Halil, Aysel ve Oğuz; bir tarafta bu kırık dökük hikâyenin mirasını kederle ama umutla geleceğe taşıyan Kenan, Füsun ve Neşe... Kalanlar, gidenler, evinin yolunu şaşıranlar, dolup boşalan meydanlar; tarihin tekerrürüne değil, adil bir tarihi yaratmanın gücüne inananlar...
“Bir insanın kendi cinsine değil de bir hayvana, dağda ya da ovada, kendine nerede bir alan, bir nefes bulmuşsa orada yeşermiş çiçeğe, bir ağaca nasıl davrandığı, onun hakkında her şeyi anlatır Halil, demişti. Hayvanına eziyet eden bir gün birini de öldürebilir, demişti; suçsuz günahsız kendi hâlinde yaşayan bir ağaca, bir ota, bir çiçeğe kasteden de çok tehlikelidir. Niye?
Çünkü ne cana değer veriyordur ne de bir başka yaşama.
Hareket etmiyor diye, konuşmuyor diye onun senden benden ne farkı var?
Sen de bir can taşıyorsun o da. Acı çektiğini görmüyorsun diye bir ağacı kesemezsin, kökünden sökemezsin, demişti...
Lafın kısası kızım, her yerde böyle insanlar var.”
SANATORIUM, küratörlüğünü Necmi Sönmez’in üstlendiği “What inspires the artists for their ideas?” başlıklı grup sergisini 7 Kasım-20 Aralık tarihleri arasında sanatseverlerle buluşturacak.
Jan Albers, Rey Akdogan, Burak Bedenlier, Irmak Canevi, Andy Fabo, Claus Föttinger, Kavachi, Simin Keramati, Mirjam Kuitenbrouwer, JiSun Lee, Yağız Özgen, Ursula Schulz-Dornburg ve Jaan Toomik’un çalışmalarını bir araya getiren sergi, sanatsal üretimin hangi koşullarda, hangi etkiler altında geliştiği hakkında farklı önermeleri gündeme getiriyor. Dünyanın farklı coğrafyalarında çalışmalarını sürdüren sanatçıların işlerini buluşturan sergi, izleyicilere sanatsal tartışmalarda fazla gündeme gelmeyen “oluşum süreçlerinin” kapılarını aralamayı hedefliyor. Resimden heykele, yerleştirmeden desene kadar farklı tekniklerle çalışan 13 sanatçının yer aldığı sergide katılımcıların önemli bir bölümü, işlerini ilk kez İstanbul’da gösteriyor.
Güncel ekonomik, politik ve sosyal oluşumlar sanat eserlerinin gerçekleştirilmesinde önemli bir çerçeve oluşturuyorlar. Sanatçıların atölyelerinde, yaşam alanlarında bu çerçevelerden yola çıkarak oluşturdukları kavramlar sadece onların çalışmalarını değil, her gün sınırları yeniden çizilen dünya karşısında nasıl bir tavır geliştirdiklerini de ortaya çıkarıyor. Sergi bu bağlamda kültürel kimlik, aidiyet ve politik duruş koşullarıyla şekillendirilmiş çalışmaları bir araya getirerek, sanatsal üretimin çok odaklı yapısını tartışmaya açmayı hedefliyor. Farklı kıtalarda, farklı sanatsal geleneklerle şekillenmiş olan sanatçıları bir araya getiren “What inspires the artists for their ideas?” sergisi, teknik ve malzeme odaklı ortaklıklardan çok, kavramsal ve imgesel benzerliklerin altını çizen bir yaklaşım geliştirerek izleyicilere çağdaş sanatın çoğulcul yapısını gözler önüne seriyor.
Künye:
1. Kavachi, We Welcomed the Guests Together, 2022, Mutfak bezleri üzerine dikiş | Sewing on kitchen linens, 640 cm x 130 cm
2. JiSun LEE, The Manuscripts, 2022-devam eden seri | on going series, Kağıt üzerine mürekkep | Ink on paper, 21 x 29.7 cm
Günışığı Kitaplığı tarafından düzenlenen, Türkiye'nin genç öykü hafızası hâline gelen Zeynep Cemali Öykü Yarışması’nın 2025 yılı başvuruları başladı.
Türkiye'nin dört bir yanından 6, 7 ve 8. sınıf öğrencilerinin başvurabildiği yarışmanın bu yılki teması “Mutluluk” olarak belirlendi. Tema Zeynep Cemali’in “Öykü Öykü Gezen Kedi” kitabındaki “Parmaklarının ucunda yükselerek zile uzandı.” cümlesinden belirlendi. Bu yıl ödülün seçici kurulunda Figen Şakacı, Füsun Çetinel, Lal Laleş, Suat Duman, Dr. Müren Beykan yer alıyor.
6 Mayıs 2026 tarihine kadar başvurulabilecek ödülün koşullarına ve başvuru formuna buradan ulaşabilirsiniz.