
Federico Campagna’nın Akdeniz’in binyıllardır felaketlerle yoğrulan tarihini mitoloji, felsefe ve edebiyatın iç içe geçtiği şiirsel bir metinle yeniden düşündüğü kitabı Akdeniz’in Hayal Gücü-Tarihten Kaçmak Üzerine Dersler, Burcu Tümkaya’nın çevirisiyle Metis Yayınları’ndan çıktı.
Campagna, Akdeniz’in melez yapısına, belli coğrafi sınır, kültür ve etnik kökenlere sığmayışına dikkat çekiyor. Dillere destan “Akdeniz ruhu”, felaket anlarına verilen tepkinin emaresi, “ne biri ne de öteki” olanların sağ kalma stratejisi sayılabilir mi? Akdeniz, kuraklık ve tufan gibi afetlerin yanı sıra kıtlık, fetih ve savaş gibi insan elinden çıkma felaket ve çalkantılarla binyıllardır yoğrulageliyor. Campagna, Akdeniz’in hayal gücü bakımından bereketli topraklarında dolaşırken, Antikçağın yaşamı ve dünyayı anlamlandırma çabasından hareketle koyulduğu yolda mitolojiyle felsefeyi, felsefeyle tarihi iç içe geçiriyor.
Büyük İskender’in başka başka kültürlerdeki tezahürlerini, Roma İmparatorluğu’nun gölgesinde solmaya yüz tutan pagan düşünürleri, din savaşlarının ortasında aynı hikâyeleri başka dillerde dokuyup yaşatarak dünyalar kuran çevirmenleri, hain addedilen korsan, köle ve “dönme”leri, savaş borazanlarına kulak tıkayarak geçmişe de geleceğe de can veren yayıncı, sanatçı ve yazarları ele alıyor. Akdeniz halklarının kriz anlarında verdiği ölüm kalım savaşında sığındığı muhayyile kalelerini ve sonsuz katmanlarla zenginleşen bakış açılarını gözler önüne seriyor.
İbrahim Çiçek’in yönettiği, Rıza Kocaoğlu ve Tuğrul Tülek’in rol aldığı, İngiliz yazar Tim Foley’nin çağdaş tiyatronun dikkat çeken metinleri arasında yer alan Sürüklenmiş oyunu, 18 Şubat’ta Paribu Art’ta prömiyer yapıyor.
Yapımcılığını Satsuma’nın üstlendiği Sürüklenmiş; 18 Şubat’ta gerçekleşecek prömiyerinin ardından 2 Mart’ta DasDas’ta, 9 ve 27 Mart’ta tekrar Paribu Art’ta 25 Mart’ta Bursa Baob’da sahnelenecek. Çok özlerken ayrı kalan iki çocuğun hikâyesini anlatan Sürüklenmiş; babalar ve oğulları, kardeşliği, gitmeyi ya da gidebilmeyi, suçlu hissetmeyi ve yas tutabilme becerisini ele alıyor. Minimal anlatımı ve güçlü diyaloglarıyla oyun, izleyiciyi hem karakterlerin iç dünyasına hem de kendi bekleyişlerine bakmaya davet ediyor.
“Bir deniz…
Bir baba…
Batıklar, dalgalar, kirlilik…
Flotsam, jetsam, patates kızartması…
Bir cenaze, bir festival…
Yalnızlık, sevmek, özlemek…
Çok sevmek, çok özlemek…
Ve ayrı düşmek.
Yıllardır birbirinden uzak kalmış iki kardeş, ölüm döşeğindeki babalarıyla ilgili ne yapacaklarına karar vermek için bir sahilde bir araya gelir. Bu buluşma, yalnızca bir karar anı değil; geçmişle, suçlulukla ve bastırılmış duygularla yüzleşmenin de başlangıcıdır.
Belki bir kurtarma hikâyesi.
Belki de tam tersi.”
Künye:
Yazan: Tim Foley
Çeviren/Yöneten: İbrahim Çiçek
Oyuncular: Rıza Kocaoğlu, Tuğrul Tülek
Yapımcı: Alara Hamamcıoğlu Bayraktar
Sahne ve Işık Tasarımı: Kerem Çetinel
Kostüm Tasarımı: Nihal Kaplangı
Müzik & Ses Tasarımı: Ömer Sarıgedik
Koreografi: Taner Güngör& Ferhat Güneş
Afiş konsepti ve fotoğraf: Ayşegül Karacan
Grafik Tasarım: Ezgi Ulusoy
Yönetmen Yardımcıları: Meltem Ceylan, Merve Aktürk
Prodüksiyon Amiri: Ataberk Öğe
Uygulayıcı Yapım: Lemur Company
Yapım Asistanı: Sezin Mutlu
Sahne Tasarımı Asistanı: Asya Başkan
Yapım: Satsuma
Araştırma odaklı sanat projesi “Hatırlama Defteri”nin ikinci edisyonu, 1 Mart’a kadar Bayetav Sanat’ta sanatseverlerle buluşuyor.
“Hatırlama Defteri”, kadınların çocukluk dönemlerinden itibaren aile ve sosyal çevrelerinin bedenleri üzerinden yaptıkları ikazları içselleştirme süreçlerini, eril bakış, kimlik inşa süreçleri ve yabancılaşma etrafında ele alıyor. “Hatırlama Defteri”nin sanat üretim süreci, bedenin toplumsal, kültürel ve politik bağlamdaki anlamlarını sorgulayan feminist bellek araştırmasına dayanıyor. Kadınların kendi hikâyelerini ve deneyimlerini paylaşmalarına olanak sağlayan proje, hafızalarda iz bırakan bedensel ikazları görünür kılarken, bunların ortaya çıkarılması ve dönüştürülmesi için bir “hatırlama alanı” açıyor.
“Hatırlama Defteri”, kadınların yaşadıkları duyguları ortaklaştırmayı, farkındalığı artırmayı ve bir aradalığı güçlendirmeyi amaçlıyor. Beden politikaları üzerinden kadınların uğradığı ayrımcılığın; sınıf, din/dil/ırk/etnik köken ve sosyal statü fark etmeksizin yaşandığını görünür kılmayı hedefliyor.
Dilan Cudi Saruhan, Günseli Bakı, Jenny Berntsson, Özge Enginöz, Selin Atık, Sezgi Abalı, Seçil Yaylalı ve Şerife Aslan’ın; yurt içinde ve yurt dışında 40’dan fazla kadın ile gerçekleştirdikleri görüşmelerden yola çıkarak ürettikleri video, fotoğraf, desen, kolaj ve yerleştirmelerden oluşan projenin ikinci edisyon sergisi, 1 Mart tarihine kadar Bayetav Sanat’ta görülebilir.
Ledicia Costas’ın farklı olmanın büyük bir güç olduğunu gösterirken zorbalık karşısında boyun eğmek yerine cesaretle durmanın mümkün olduğunu hissettiren hikâyesi Ateşi Geri Getiren Çocuk, Iván R.’nin resimleri ve Murat Tanakol’un çevirisiyle İlk Genç Timaş’tan çıktı.
Ateşi Geri Getiren Çocuk, “içindeki ateşi korumak” metaforunu çocuklara somut, güçlü ve unutulmaz bir dille anlatıyor. Aidiyet duygusunu sorgulayan çocuklara yalnız olmadıklarını hissettirirken gerçek dostluğun insanı nasıl ayakta tuttuğunu, karanlık, sisli ve zor zamanlarda bile umudu kaybetmemenin neden hayati olduğunu anlatıyor.
“Morgan sıradan bir çocuk değildi. Zaten sıradan bir çocuk olsaydı, bebekken Bayan Culpepper’in kapısının önünde, bir sepetin içinde ve böyle gizemli bir notla bulunmazdı, değil mi?
'Beni sisin öteki tarafına götürün. Üç kız kardeşin evini bulun ve onlara güneşin kıvılcımının bende olduğunu söyleyin.'
Üstelik Morgan’ın sağ omzunun üstünde, yalnızca onun görebildiği küçücük bir alev vardı. Hiç sönmezdi. Morgan ona Günışığı derdi.
Ta ki bir sabah şehir, güneşi yutan koyu bir sisin içine hapsolana kadar… Sis dağılmadı, Günışığı solmaya başladı. İşte o zaman Bayan Culpepper notu hatırladı. Morgan, sisin ötesine geçmeliydi. Çünkü Günışığı ancak üç kız kardeşin evini bulursa yaşayacaktı. Kimsenin bilmediği şey ise o üç kız kardeşin gerçekte kim olduklarıydı.”
İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın (İKSV) yürütücülüğünde, Mercedes-Benz Türk’ün proje ortaklığında hayata geçirilen SaDe (Sanatçı Destek Fonu), 2026 döneminde de Kahramanmaraş merkezli depremlerden etkilenen genç sanatçıların yeni üretimlerini destekliyor.
SaDe (Sanatçı Destek Fonu) için görsel sanatlar alanında (resim, heykel, seramik, fotoğraf, cam, illüstrasyon, çizim veya baskı teknikleri) üretim yapan 35 yaşını aşmamış sanatçılar, tasarı aşamasındaki projeleriyle 30 Mart’a kadar başvuru yapabiliyor. Başvurular arasından belirlenecek beş projeye fondan 5.000’er avro destek sağlanacak. Ayrıca sanatçılara, üretim süreçleri boyunca alanında uzman mentorlarla çalışma imkânı sunulacak ve projelerini kültür-sanat profesyonelleri, kurumlar ve üreticilerle bir araya gelerek geliştirmeleri sağlanacak.
Değerlendirme süreci sanatçı ve akademisyen Şive Neşe Baydar, sanatçı Burçak Bingöl, sanatçı Sinem Dişli, sanat alanı yöneticisi ve sanatçı Erkan Özgen ile sanatçı ve akademisyen Evrim Kavcar’dan oluşan seçici kurul tarafından yürütülecek.
SaDe (Sanatçı Destek Fonu) hakkında detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.
Sefa Çatuk’un “Babil'in Asma Bahçeleri / Hanging Gardens of Babylon” başlıklı kişisel sergisi 23 Şubat’a kadar Paris’te bulunan AZA Art’ta sanatseverlerle buluşuyor.
“Bir bahçe gerçekten yalnızca huzurun, dinginliğin ve kaçışın mekânı mıdır; yoksa inançların, arzunun, iktidarın, bedenin ve hafızanın aynı anda üst üste bindiği bir eşik mi? Bugün Sefa Çatuk’un Paris’ten, Batı merkezli bir sanat anlatısının içinden seslenmesi bu soruyu daha da anlamlı kılıyor. Çünkü bildiğimiz anlamdaki sanat tarihinde bahçe, Monet’nin nilüferlerinde olduğu gibi çoğunlukla bakılan, seyredilen, dingin ve estetik bir yüzey olarak kuruldu. Doğa burada ehlileştirilmiş, kontrol altına alınmış bir güzellik alanına dönüştü. Oysa Babil’i de kapsayan Doğu coğrafyasında bahçe, başından beri metafizik, kozmik ve ruhsaldı; bir manzaradan çok, insanın evrenle kurduğu ilişkinin mekânsal karşılığıydı. Üstelik Babil’in Asma Bahçeleri’nin varlığı bugün hâlâ kesin olarak kanıtlanmış değildir; dünyanın yedi harikasından biri olarak anılsa da daha çok efsanelerde yaşar. Bu belirsizlik hâli, Babil’i tarih ile mit, gerçek ile hayal arasında asılı duran güçlü bir imgeye dönüştürür.
Foucault’nun bahçeyi bir heterotopya olarak tanımlaması tam da bu noktada anlam kazanır. Bahçe yalnızca huzur ve düzen üretmez; aynı zamanda iktidarın doğayı biçimlendirme arzusunu, kontrol etme ihtiyacını ve estetiğin nasıl ideolojik bir araç hâline gelebildiğini de açığa çıkarır. Masum görünen peyzajın ardında bir temsil rejimi, bir düzenleme mantığı ve bir güç ilişkisi vardır. Bahçe hem kaçış hem de denetim alanıdır hem özgürlük hissi yaratır hem de sınır çizer. Bu yüzden heterotopya, uyumdan çok çelişkilerin yan yana durabildiği, gerilimin sürekli hissedildiği bir mekân olarak çalışır.
Sefa Çatuk’un Babil’i, bahçeyi bir huzur vaadi olarak değil, kişisel mitolojilerin, politik ironinin ve kolektif hafızanın üst üste bindiği bir heterotopik sahne olarak kurar. Resimlerde karşımıza çıkan imgeler, bu sahnenin nasıl çalıştığına dair son derece güçlü örnekler sunar. Bahçenin ortasında iki ince belli bardakta çay, tavada yağda yumurta ve bir somon ekmekle kurulan bir sofra; nilüferlerin içinden köklenmiş bir zeytin ağacı; suyun içinde duran bir oğlak; havuzda yarım suretiyle beliren Medusa; nilüferlerin arasında dolaşan ördekler; Eros’un elinde taşıdığı bir Japon balığı fanusu; zehirli bir yılanı tutan, çobanı andıran figürler... Tüm bu öğeler, Babil’in mitolojik zeminine sanatçının kendi coğrafyasından taşınan gündelik, bedensel ve yerel bir hafızayı sızdırır.
Bu imgeler bahçeyi kutsal ve soyut bir alan olmaktan çıkarır; onu pişen, kokan, dokunulan, yaşanan bir mekâna dönüştürür. Figürlerin ilkel bir zamansallıkta var oluşu, onları modern dünyanın doğrusal zamanından kopararak doğayla ve ritüelle hâlâ doğrudan temas hâlinde olan bir varoluş biçimine yerleştirir. Mit mutfakla, sanat tarihi kişisel hafızayla, kutsal olan gündelik olanla yan yana gelir. Sefa’nın bahçesi bu yüzden steril ya da romantik değildir; içine girilen, dokunulan, bazen güldüren ama aynı anda rahatsız eden, son derece canlı ve politik bir karşılaşma alanıdır.”
Ayça Okay
Heavy metal ikonlarından PANTERA, Türkiye’deki ilk konserini 12 Temmuz akşamı Ataköy Marina Arena’da verecek.
Bayhan Müzik Organizasyonu ile gerçekleşecek konserde PANTERA’nın sertliği, tavizsiz sound’u ve yıkıcı sahne performansı İstanbul’da ilk kez canlı olarak yankılanacak. 1981’de kurulan Amerikalı groove metal grubu 1990’lara damgasını vurdu. 2000’lerin başında dağılan grup 20 yılı aşkın bir aranın ardından yeni grup üyeleri ile yeniden bir araya geldi ve 2022’de turneye başladı. Turne, grubun Metallica’nın devam eden M72 Dünya Turu'nda vereceği Avrupa ve İngiltere konserlerinin ardından gerçekleşecek.
PANTERA’nın İstanbul konseri biletleri 12 Şubat’ta saat 12.00’de satışa sunulacak.
Grammy ödüllü The Black Keys, yeni albümü Peaches! ile çıktıkları “Peaches ‘N Kream World Tour 2026” kapsamında, Epifoni organizasyonu ile 15 Eylül akşamı KüçükÇiftlik Park’ta sahne alacak. 24 Nisan’da başlayacak ve New York, Chicago, Nashville, Londra, Paris, Milano ve daha birçok şehre uğrayacak Peaches ‘N Kream turnesi kapsamında gerçekleşecek konserin biletlerinin sanatçı ön satışı 12 Şubat Perşembe günü yerel saatle 10.00’da, genel satışlar ise 13 Şubat Cuma günü yerel saatle 10.00’da başlayacak. Konserde The Black Keys öncesinde ise, günümüzün önde gelen blues sözcülerinden biri olarak kendini kanıtlayan Robert Finley sahneye çıkacak.
Geçtiğimiz hafta, The Black Keys, 1 Mayıs’ta Easy Eye Sound/Warner Records aracılığıyla yayımlayacağı yeni albümü Peaches!’ten “You Got To Lose” teklisini müzikseverlerle buluşturdu. Grubun on dördüncü stüdyo albümü olan Peaches!, vokalist Dan Auerbach tarafından 2002’deki ilk albümleri The Big Come Up’tan bu yana grubun “en doğal albümü” olarak tanımlanan, içten ve ham 10 şarkılık bir koleksiyon.
Proje, Auerbach’ın merhum babasının yemek borusu kanseri teşhisi konulmasının ardından, babasının Dan’in Nashville’deki evinde hızla kötüleştiği bir dönemde ortaya çıktı. Dan’in Black Keys grubundan arkadaşı ve yakın dostu Patrick Carney, “Dan’in yapacak bir şeyinin olması iyi olurdu” diye düşünerek stüdyoya girdiklerini belirtti. “Bir albüm yapmıyorduk. Sadece doğaçlama yapıyorduk, sanki bu bizim içinmiş gibi,” diyor Dan Auerbach. “Gerçekten ilkel, tüm sinirlerin gergin olduğu bir anda, sadece çığlık atıyorduk. Çok şey yaşıyorduk, moralimizi yükseltmeye çalışıyorduk. Sanırım babamın hastalanması beni umursamaz hâle getirdi ve bir süreliğine sadece çığlık atmak istedim.”
“Her şey, vokaller de dahil olmak üzere, hiçbir ayrım olmadan, tek seferde canlı olarak kaydedildi” diye ekliyor Patrick Carney. “Mikslemek bir kabustu ama ham ve kirli bir ses elde ettik.”
Peaches!:
1. “Where There's Smoke, There's Fire”
2. “Stop Arguing Over Me”
3. “Who's Been Foolin' You”
4. “It's a Dream”
5. “Tomorrow Night”
6. “You Got To Lose”
7. “Tell Me You Love Me”
8. “She Does It Right”
9. “Fireman Ring the Bell”
10. “Nobody But You Baby”
İstanbul Sanat Müzesi, 1914 Kuşağı’nın kurucu ustası İbrahim Çallı’nın eserlerinden oluşan “Rengin Hafızası, Fırçanın Ruhu, Renklerle Yaşanmış Tutkulu Bir Hayat: İbrahim Çallı” sergisini 5 Nisan’a kadar sanatseverlerle buluşturuyor.
İBB Miras ve İBB Kültür, İstanbul’un ilk kamusal çağdaş sanat müzesi İstanbul Sanat Müzesi’nde Türk resminin en bilinen, adını Türk resim tarihine altın harflerle kazıyan büyük üstat İbrahim Çallı’yı ağırlıyor. Portrelerden manzaralara, figüratif anlatılardan naturalist yorumlara uzanan özel bir seçki ile İbrahim Çallı’nın sanat yolculuğunu aktaran sergi 24 fotoğraf ile 64 yağlı boya ve karışık teknikte eserden oluşuyor. Sergi, Cumhuriyet dönemi Türk devrimini, evrimini, gelişimini ve kuşaklar arasındaki bağlantıları tanımaya davet ediyor. Atatürk’ün güzel sanatlara verdiği önemin simge isimlerinden biri olan Çallı, hem ürettiği eserler hem de yetiştirdiği öğrencilerle Cumhuriyet’in plastik sanatlar alanındaki temel taşlarını döşeyen büyük bir usta olarak sanat tarihimizde özel bir yere sahip. Fırçasındaki özgürlük, yaşamındaki bohem ruh ve paletindeki zengin renk dünyasıyla bir kuşağa iz bırakan Çallı, Türk resminin modernleşme serüveninin en güçlü temsilcilerinden biri olarak öne çıkıyor. “Rengin Hafızası, Fırçanın Ruhu, Renklerle Yaşanmış Tutkulu Bir Hayat: İbrahim Çallı” sergisi, sanatçının tutkulu yaşamını, eğitmen kimliğini ve Türk resmine bıraktığı kalıcı izleri yeniden düşünmeye davet ediyor.
“Rengin Hafızası, Fırçanın Ruhu, Renklerle Yaşanmış Tutkulu Bir Hayat: İbrahim Çallı” sergisini, 3 Şubat-5 Nisan tarihlerinde pazartesi hariç her gün 10.00-18.00 saatleri arasında Haliç Tersanesi’nde yer alan İstanbul Sanat Müzesi’nde ziyaret edebilirsiniz.
Claire Lebourg’un küçük şeylerle mutlu olabilmeyi, hayatın getirdiği sürprizleri ve arkadaşlığın güzelliğini anlattığı hikâyesi Köpük ve Davetsiz Misafir, G. Gülce Karagöz’ün çevirisiyle Domingo Yayınevi’nden çıktı.
“Denizi kim sevmez ki? Peki ya evin salonuna dalgalar vursa, canın istediğinde koltuktan denize cumburlop dalabilsen güzel olmaz mıydı? İşte, Köpük’ün hayatı tam da böyleydi. Kahvesini yudumlarken birden serin sulara dalar ve gelgitin ona küçük hazineler getirmesini beklerdi. Ancak bugün, tuhaf bir şey oldu. Deniz ona yine bir hediye getirmişti ama bu seferki biraz büyükçeydi.”