
Glass Beams’in Mahal isimli yeni EP’si Türkiye’de GRGDN Müzik temsilciliğindeki Ninja Tune etiketiyle yayımlandı.
EP’den yayımlanan “Mahal teklisi bugüne kadar 6 milyon dinlenmeye ulaşırken, Mahal (Live) performans videosu 2.4 milyon izlenmeye ulaştı. Grup üyeleri ve grubun kökeninin altında farklı bir hikâye yatıyor. Melbourne merkezli üçlünün doğuşu, kurucu üye Rajan Silva’nın 1970’lerin sonlarında Hindistan’dan Melbourne’a göç eden babasının çocukluk anılarından ortaya çıkıyor. Silva, babasıyla tekrar tekrar izlediği bir DVD’yi hatırlıyor; 2002’de Londra Royal Albert Hall’da, efsanevi sitar sanatçısı Ravi Shankar ile kızı Anoushka’nın sahne aldığı, ikonik sanatçılar Eric Clapton, Paul McCartney ve ELO’dan Jeff Lynne’in de performans sergilediği eski Beatles üyesi George Harrison’a saygı konseri “Concert for George”. Müzik tarzlarının bu kesişimi, ikonik Bollywood vokalleri Asha Bhosle ve Mangeshkar sesleriyle, B.B. King ve Muddy Waters gibi blues efsanelerinin birlikte yer aldığı Silva’nın babasının plak koleksiyonuna da yansıyor. Özellikle Silva, R.D. Burman, Ananda Shankar ve kardeş Kalyanji-Anandji gibi sanatçıların öncülüğünü yaptığı Batı müzik tarzları ile geleneksel Hint müziğinin birleşimine ilgi duyuyor. Doğu ile Batı’nın, eski ile yeninin bu karışımında ortaya çıkan bu duyguyu grup kendi çalışmalarında yakalamaya çalışıyor.
Dijital olarak yayımlanan Mahal, EP 17 Mayıs’ta Ninja Tune etiketiyle plak olarak da piyasaya sürülecek. Glass Beams’in Mahal isimli yeni EP’sini buradan dinleyebilirsiniz.
Mahal
1. Horizon
2. Mahal
3. Orb
4. Snake Oil
5. Black Sand
Uğur Cinel’in “Bildiğimiz Dünyanın Sonu” başlıklı kişisel sergisi 4 Mayıs’a kadar PİLOT Galeri’de sanatseverlerle buluşuyor.
Uğur Cinel’in ilk kişisel sergisi “Bildiğimiz Dünyanın Sonu”, bir ağacın yaşam şekliyle dünyaya telkinde bulunmasını ele alıyor. Ebedi olana atfedilen katılıktan uzak fakat köklü bu yaşam biçimi, faniliğine rağmen devinimini sürdürüyor. Bitkilerin hücreler arası iletişimi onları dünyanın en uç noktalarına yayıyor ve hayatta tutuyor. İlk bakışta hareketsiz zannedilen bedenlerin birbirleriyle kurduğu ağ, en zorlu koşulları yaşam alanına dönüştürüyor. Cinel, belleği en iyi şekilde koruyan malzemelerden olan taşı kullanarak zamana acelesi olmadan yayılan bu türü heykelleştiriyor. Sergi, yerini değiştirmeden bekleyerek, görünen ağaçların yaşamından ilhamla birlikte hayatta kalmak üzerine düşünüyor.
Cinel, etrafı zeytin ağaçlarıyla çevrili atölyesinde bir gelecek dünya manzarası görüyor. Bu dünya yalnızca zeytin ağaçlarının yaşamını sürdürdüğü bir yer. Zeytin ağaçları, kutsal kitaplarda ve efsanelerde ölümsüzlüğün simgesi olarak tasvir ediliyor. Sanatçı, şair Homeros’un İlyada Destanı’nda kaleme aldığı dizelerdeki gibi, zeytin ağaçlarıyla kurulan ölümsüzlük bağından esinlendiği heykelleri aracılığıyla geçmişin izlerini geleceğe taşıyor.
Cinel, bu sergide zeytin ağaçları aracılığıyla yarattığı gelecek tasvirinde insanlığın ve dünyanın sonuyla ilgili bir öngörüde bulunuyor. Sanatçı, Eski Ahit’teki Nuh Tufanı’na referansla mevcut dünyanın son bulacağı bir zaman dilimine odaklanarak zeytin ağaçlarının zarar görmeden yaşamaya devam ederek yeni bir başlangıcın ve umudun sembolü hâline geldiği bir dünya tasarlıyor. Sanatçı heykelleri aracılığıyla insanlığın, doğanın ve dünyanın geleceği hakkında derinlemesine düşünmeye ve sorgulamaya davet ediyor. Zeytin ağaçları, bu düşünce dünyasında umudu ve ölümsüzlüğü temsil ediyor.
Künye:
1. Uğur Cinel-Branch No 1, 2023 Marble 42x28x6,5cm
2. Uğur Cinel-Branch No 2, 2023 Marble 36x41x7cm
3. Uğur Cinel-Branch No 6, 2024 Marble
Uluslararası Tiyatro Enstitüsü’nün (ITI) 27 Mart Dünya Tiyatro Günü Uluslararası Bildirisi, bu yıl 2023 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Norveçli yazar Jon Fosse tarafından kaleme alındı. Dünya Tiyatro Günü Ulusal Bildirisi ise yönetmen, tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu Tamer Levent tarafından yazıldı.
Jon Fosse’nin Kaleme Aldığı Dünya Tiyatro Günü Uluslararası Bildirisi
“Sanat Barıştır
Her insan benzersizdir ve yine de diğer insanlara benzer. Dış görünüşümüz tabii ki herkesten farklıdır, bu elbette iyidir ama her birimizin içinde yalnızca o kişiye ait olan bir şey de vardır - kişiye özgü olan. Bunu onların ruhu veya ruhları olarak adlandırabiliriz ya da kelimelerle etiketlemez, kendi hâline bırakabiliriz.
Ancak hiçbirimiz birbirimize benzemesek de aynıyız. Hangi dili konuşursak konuşalım, ten rengimiz, saç rengimiz ne olursa olsun, dünyanın her yerindeki insanlar temelde birbirine benzer. Aynı anda tamamen aynı ve tamamen farklı oluşumuz bir paradoks olabilir. Belki bir insan temelde paradoksal bir varlıktır, beden ve ruh arasında bir köprü kurarak – hem dünyaya bağlı, somut varoluşu hem de bu maddi, dünyaya bağlı sınırları aşan bir şeyi kapsarız.
Sanat, iyi sanat, eşsiz olanı evrensel olanla harika bir şekilde birleştirmeyi başarır. Farklı olanı - yabancı olanı da diyebiliriz- evrensel olarak anlamamızı sağlar. Sanat; diller, coğrafi bölgeler, ülkeler arasındaki sınırları yıkar. Sanat sadece herkesin bireysel özelliklerini değil, aynı zamanda başka bir anlamda, her milletin bireysel özelliklerini, örneğin her ulusun, her milletin bireysel özelliklerini de bir araya getirir. Sanat bunu farklılıkları ortadan kaldırarak ve her şeyi aynı hâle getirerek yapmaz, aksine, bize neyin farklı olduğunu, neyin tuhaf veya yabancı olduğunu göstererek yapar.
Tüm iyi sanatlar tam da bunu içerir: Tamamen yabancı bir şey, tamamen anlayamadığımız ama aynı zamanda bir şekilde anladığımız bir şeyi. Bu bir tür gizemi içerir diyebiliriz. Bizi büyüleyen, sınırlarımızı aşmamıza neden olan ve bunu yaparken de her sanatın hem kendi içinde içermesi gereken hem de bizi yönlendirmesi gereken aşkınlığı yaratır.
Zıtlıkları bir araya getirmenin daha iyi bir yolunu bilmiyorum. Bu, dünyada ne yazık ki çok sık gördüğümüz, teknolojinin insanın hizmetine sunduğu en insanlık dışı icatları kullanarak genellikle yabancı, benzersiz ve farklı her şeyi yok etme eğilimine kapılan şiddetli çatışmaların tam tersi yaklaşımını içerir. Dünyada terör var. Savaş var. İnsanların, diğerini, yabancıları, büyüleyici bir gizem olarak değil, kendi varlığına yönelik bir tehdit olarak deneyimleme içgüdüsüyle hareket eden hayvani bir yanı da var. Benzersizlik -hepimizin görebildiği farklılıklar- bu şekilde farklı olan her şeyin ortadan kaldırılması gereken bir tehdit olduğu kolektif bir aynılığı geride bırakarak ortadan kayboluyor. Dışarıdan farklılık olarak görülen şey, örneğin dinde veya siyasi ideolojide, yenilmesi ve yok edilmesi gereken bir şey hâline geliyor. Savaş, hepimizin derinliklerinde yatan şeye karşı verilen bir savaştır, eşsiz bir şeye. Bu aynı zamanda sanata karşı, sanatın derinliklerinde yatan şeye karşı bir mücadeledir.
Ben burada genel olarak sanattan bahsettim, özellikle tiyatro veya oyun yazarlığından değil, ama dediğim gibi, tüm iyi sanatlar, derinlerde aynı şey etrafında döner, tamamen benzersiz olanı, tamamen özgün olanı evrensel hâle getirmekle. Özel olanı evrensel olanla sanatsal ifade aracılığıyla birleştirmek, özgüllüğünü ortadan kaldırmak değil, bu özgüllüğü vurgulamak, yabancı ve alışılmamış olanın açıkça parlamasına izin vermek.
Savaş ve sanat birbirine zıttır, tıpkı savaş ve barışın zıt olması gibi- bu kadar basit.
Sanat barıştır.”
Tamer Levent’in Kaleme Aldığı Dünya Tiyatro Günü Ulusal Bildirisi
“Yaşama Sanatının Navigasyonu Tiyatro
İnsan beyni de hamile olur.
Ama bu hamilelik bir merak sorusu ile başlar.
Düşünceler ve kaynaklar bir araya getirilir. Geliştirilir.
Eksik bilgi varsa ulaşılmaya çalışılır.
Her şey fikir düzeyinde olgunlaşınca, sıra doğuma gelir.
Hamilelik süreç, doğan bebek üründür. Onun da büyümesi ve gelişmesi gerekir.
Sanat, süreç ve ürün devamlılığının hiç bitmeyen gelişmesidir. Tıpkı insanlık tarihi ve geleceği gibi…
Drama, insanların iç ve dış aksiyonudur. Bu aksiyon ile yaşadığı durumlardır.
Yani düşünce ve onun dışa yansıması.
İnsanlık dilsiz olduğu çağlarda birbiriyle drama aracılığıyla anlaşmıştı.
Ses, taklit ve bedensel anlatımlar ile, doğaçlama olarak durumları canlandırmış, iletişim kurmuştu.
Bu iletişim, ona düşüncenin ihtiyacı olan deneyimleri ve bilgileri sağlamıştı.
Başlangıçta kendisi için rol yapan insan, daha sonra tiyatro alanlarında seyirci olmuştu.
Aslında tiyatroda sahnelenen kendi hikâyesi idi.
Yaşam sahnesinin gerçek oyuncuları, deneyimcileridir onlar.
Yaşamlarına ayna tutan sahnedeki insanlar ise, yaşam sanatı yolculuğuna onları davet eden rehberlerdir.
Yaşam sahnesinde, eğitim ve öğretim sistemlerindeki ezbercilik yoktur.
Tiyatro aktörleri, durumları yorumlarken, deneyimcilerin onlarla empati kurabilecekleri yorumlar sunmalıdır.
Davranışların nedenleri, niçinleri ile, farkındalığı uyaran seçilmiş, çalışılmış, inandırıcı gestuslar kullanmalıdırlar..
Tiyatro malzemesini toplumdan alır. Kendi laboratuvarında işlemden geçirdikten sonra, tekrar aynı topluma sunar. Süreç ve ürün formülünü harekete geçirir.
Yaşamın değişip gelişmesine neden olur. Bu sonu olmayan devinim, her çağın durumlarının özen ile seçilmesi ve çalışılması ile gerçekleşir.
Başarı ve başarısızlığın dramalarını seçip, inandırıcılığı ile sorgulamayı uyarabilmelidir aktörler.
Her zaman yaşantımızda olan felsefeyi, psikolojiyi, sosyolojiyi, sanat düşüncesinin bütün özelliklerini titizlikle dikkate almalıdırlar.
Her seferinde durumlara özenle ayna tutmak sanatını paylaşmalıdır tiyatro.
Ancak o zaman sağlayabilir, deneyimcilerin ona katılmasını, empati kurmasını.
Bilgileri uygulamaya dönüştüren düşünce ortaklığı kurmasını. Gülmesini, ağlamasını, alkışlamasını…
Tiyatro düşünmediklerimizi hatırlatıp, bizleri yüzleştirir.
Ezberlenmiş bilgilerimizle; din, dil ve ırk ile bütünleştiremediğimiz; nedenlerini sorgulamadığımız konuları, insan olma ortaklığında, ders vermeden sorgular.
Tiyatro ve onun mayası olan drama, düşüncelerimizi harekete geçirir.
Yaşamın sanatının gelişip değişmesine engel olan unsurları fark etmemize neden olur.
Bunlar, kişisel ya da dünya genelinde engeller olabilir.
İnsanlık bu çağda yaratılan savaşların da, çocuk katliamlarının da kurgulandığının farkında artık.
Ama dünyayı var eden insan aklı ve draması bize her dönemde çözümler üretmeyi öğretmedi mi?
Önemli olan bilgileri ezberlemek değil, düşünce geliştirmek ve uygulamada kullanmaktır.
Tiyatro ve drama bize bunu fark ettirir. Örgün eğitim sistemlerine öneride bulunur.
Yaşamda var olan ve çözülmez görülen sorunları irdelemek ve çözüm üretmek süreçleri yaratır.
Süreçleri ve aktörleri hatırlanmayan ürünler kültür oluşturmaz. Bizler, bugün yaşadığımız çağda kat ettiğimiz yolu, yaşama kazandırdığımız değerleri, üstlendiğimiz rolleri yeniden değerlendirmeliyiz. Geleceği düşünebilme deneyimleri paylaşmalıyız.
Kötü, çirkin ve yanlış ile iyi, güzel ve doğruyu sorgulayabilmek gerçekliğinde yapay zekâdan geri kalmamalıyız.
Çünkü dün olduğu gibi, bugün de:
"Bütün dünya bir sahnedir. Kadın erkek bütün insanlar da onun aktör ve aktrisleridir."
Yani sürekli devinim ve yaratıcılık süreçleri oluşturan yaratıklar…
İnsansız bir dünya daha güzel olur muydu? O zaman tiyatro da olmazdı, biz de bunu hiç öğrenemezdik!!!
Tiyatro ve onun kapsadığı disiplinler, insan yaşamının bütünsel sanat özeni ile düzenlenebilmesinin navigasyonudur.
Sanata evet vizyonu yolculuğunun yani…”
Künye: “The Rite of Spring” by Pina Bausch Photo: Maarten Vanden Abeele
Ferdi Çetin’in yazdığı, Kayhan Berkin’in yönettiği Annemden Kalan Gül Ağacı Masanın Üzerinde Çaydanlık Beyaz Bir İz Bıraktı oyunu 5 Nisan saat 20.30’da Metrohan’da tiyatroseverlerle buluşacak.
Mekâna özgü bir oyun olarak tasarlanan Annemden Kalan Gül Ağacı Masanın Üzerinde Çaydanlık Beyaz Bir İz Bıraktı, izleyiciyi bir anne ile kızının ilişkisi üzerinden, geçmiş ve bugün arasında çeşitli anların odağında değişen ve dönüşen bir semtin peşinde bir yolculuğa çıkarıyor. ba-tiyatro ve H6 Act’in ortak yapımcılığında hayata geçirilen oyunda Ayşe Lebriz Berkem, Kayhan Berkin, Nergis Öztürk ve Okan Urun’a vokal performansıyla Anıl Aslan eşlik ediyor. Ferdi Çetin tarafından kaleme alınan, Kayhan Berkin’in yönetmenliğini üstlendiği oyun, gerçek ve rüya arasında uzanan ilişkiler, kayıplar ve yas duygusunun altını çizerek bugünün canlı bir tablosunu ortaya çıkarıyor.
“Bir yazarın çalışma odası ile bir ressamın stüdyosu arasında uzanan mekânın buluşma noktası ise Nişantaşı’nda bir evin salonu. Eşleri kırılmış fincanlar, kenarları çatlamış kadehler, açık kalmış bir televizyon, akıp giden görüntüler, unuttuğumuz duygular ve anlatamadığımız hikâyeler bir müzede seyirci karşısına çıkıyor. Bir enstalasyon olarak tasarlanan oyun mekânı bir hikâye anlatmanın ne kadar imkânsız olduğunu gösteriyor.”
5 Nisan saat 20.30’da Metrohan’da sahnelenecek Annemden Kalan Gül Ağacı Masanın Üzerinde Çaydanlık Beyaz Bir İz Bıraktı oyunun biletlerine buradan ulaşabilirsiniz.
Künye:
Yazan: Ferdi Çetin
Yöneten: Kayhan Berkin
Dramaturg: Noyan Ayturan
Dekor Tasarımı: Merve Yörük
Kostüm Tasarımı: Gül Geçer
Işık tasarımı: Ayşe Sedef Ayter
Ses Tasarımı ve Performans: Anıl Aslan
Fotoğraflar: Aydan Çınar / Sanem Arslantürk / Noyan Ayturan
Prodüksiyon Asistanı: Furkan Kamil Güder, Dilan Küçük
Reji Asistanı: Beyza Elçin Işığan
Yapım: ba-tiyatro & H6 Act
Oyuncular: (alfabetik sırayla) Ayşe Lebriz Berkem, Kayhan Berkin, Nergis Öztürk, Okan Urun
Fotoğraflar: Salih Üstündağ
İstanbul Modern’de, Paribu’nun desteğiyle gerçekleştirilen “Sizin Perşembeniz” Sanatçı Buluşmaları’nın bu ayki konuğu 28 Mart’ta Vahit Tuna olacak.
Çağdaş sanatçı Vahit Tuna ile tasarlanan “Vahit Tuna ile Tasarım, Sanat ve Yapay Zekâ” başlıklı program, güncel teknolojilerin sanatçının üretimleri üzerindeki etkisine odaklanıyor. Sanatçının çalışmalarından örnekleri içeren kısa bir sunum ile başlayacak söyleşi, Tuna’nın çeşitli yapay zekâ ve mekanik düzenekleri hangi amaçlarla belirlediğini, düşünce ve kavramları sanatla nasıl somutlaştırdığını ve teknolojinin sanat ve tasarım arasındaki ilişkiyi nasıl dönüştürdüğünü ele alıyor.
İstanbul Modern, Paribu desteğiyle her perşembe 10.00-14.00 arası ücretsiz olarak ziyaret edilebiliyor. Ziyaretçiler, İstanbul Modern’deki tüm sergileri ücretsiz olarak gezip ayda bir kez gerçekleştirilen sanatçı atölyeleri, etkinlik ve film gösterimlerine katılıyor. “Sizin Perşembeniz” Sanatçı Buluşmaları, sanatçıların yaratım süreçlerini ve sanatsal deneyimlerini katılımcılarla paylaştıkları atölye çalışmaları ve kısa söyleşileri içeriyor. İstanbul Modern, bu etkinliklerle ziyaretçilerini müzeyi, sanat yapıtlarını ve sanatsal üretim süreçlerini keşfetmeye davet ediyor.
28 Mart Perşembe günü 13.00-14.30 saatleri arasında gerçekleşecek “Vahit Tuna ile Tasarım, Sanat ve Yapay Zekâ” etkinliği hakkında detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.
Yeraltı Demiryolu ve Nickel Çocukları ile tanıdığımız iki Pulitzer ödüllü Colson Whitehead'in yeni romanı Harlem Ritmi, Begüm Kovulmaz’ın çevirisiyle Siren Yayınları’ndan çıktı.
Yayımlandığı yılın tüm kitap seçkilerinde baş sıralarda bulunan ve Amerikan Ulusal Kitap Eleştirmenleri Ödülü’ne aday olan Harlem Ritmi, 1960’ların heyecan verici arka planıyla Harlem’e ve burada kendilerine yer açmaya çalışan küçük çaplı düzenbazlarla saygın üçkâğıtçıların yaşamlarına odaklanan bir suç romanı, aynı zamanda da ırkçılığın ve sınıf ayrımının yakın tarihine tutulan bir ayna.
Whitehead, bu romanında belaya bulaşmadan sakin bir hayat sürmeye çalışan sıradan bir adamın, Harlem’in en önemli önemsiz karakteri Ray Carney’nin serüvenini anlatıyor. Düzenbaz bir babanın oğlu olan Carney, kendi güvenli sınırları içinde kalmayı ve basamakları adım adım tırmanmayı deniyor, fakat hayat, onu beklediğinden farklı olaylarla, farklı seçimlerle karşı karşıya bırakıyor. Yaşamın ve zamanın akışı kahramanları kendilerine özgü bir hava tutturarak savuruyor, kimilerini en yükseklere kimilerini de dibin dibine yolluyor.
Eldem Sanat Alanı | Fırın’ın, bu yıl ilk kez düzenleyeceği açık çağrı sergisi “LOKAL01” için başvurular 20 Nisan’a kadar devam ediyor.
“LOKAL01” açık çağrı sergisine Eskişehir’de yaşayan ve üreten genç sanatçılar başvuru yapabilecek. Başvurular, küratör ve akademisyen Melike Bayık, Eldem Sanat Alanı kurucu direktörü Esra Eldem, sanatçı ve Ka kurucu direktörü Oğuz Karakütük ile sanatçı, tasarımcı ve akademisyen Melike Taşcıoğlu Vaughan’dan oluşan seçici kurul tarafından değerlendirilecek. Seçilen eserler, 1 Haziran-14 Temmuz tarihleri arasında Fırın’da düzenlenecek olan sergiyle sanatseverlerle buluşacak.
SAHA Sürdürülebilirlik Fonu desteğiyle yürütülen “LOKAL01” açık çağrı sergisi hakkında detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.
Galeri Siyah Beyaz, 40. yılın sanatçı eşleşmelerinden Ardan Özmenoğlu ve Gökhan Tüfekçi’nin “Sanat Bizim Oyun Alanımız” başlıklı sergisini 27 Nisan’a kadar sanatseverlerle buluşturuyor.
İsmini, ikilinin üretim pratiğinin yanı sıra sanata yaklaşma biçimlerinden alan sergide sanatçılar hem evrensel hem de Türk popüler kültür imgelerini ters yüz ederek farklı bir okuma sunuyor. Ardan Özmenoğlu ve Gökhan Tüfekçi kendi zaman ve mekânından kopardığı imgelerle bir araya getirdiği kültürel söylemi, içinde yaşadığımız coğrafyanın masalları ve mitleri üzerinden okuyor. İmgeleri, söylemleri, deyişleri ve kavramları bölerek, parçalayarak, ekleyerek, çıkararak, üst üste, yan yana ya da karşı karşıya getiren ikili, kurdukları bu çok katmanlı dili izleyici ile buluşturarak, onları da bu oyun alanına davet ediyor. İzleyicinin okumasıyla birlikte yeni bir katman daha eklenen sergi, Maslak Oto Sanayi’deki atölyede birlikte geçirdikleri sürecin de bir yansısı ve toplamı oluyor.
Galeri Siyah Beyaz, 40. yılı olan 2023-2024 sezonunda, birlikte üretme pratiğinin bir karşılığı olarak sanatçı eşleşmelerini sanatseverlerin beğenisine sunuyor. Zamanlarını ve mekânlarını birbirleri ile paylaşan sanatçı ikilileri, aynı malzemeye farklı zamanlarda müdahale etmenin yanı sıra aynı mekânda birbirlerinin malzemelerini ve imgelerini dönüştürüyor. Sanatçı ikililerinin üretim sürecinden başlayan ve temelde bir yaşam pratiği olan bu birliktelik, sanatçıları, galeriyi ve izleyicileri ortaklaşmaya davet ediyor.
Künye:
1. Ardan Özmenoğlu - Gökhan Tüfekçi, Sinirden mi Gıcıklıktan mı
2. Ardan Özmenoğlu - Gökhan Tüfekçi, Kraliçe ve Prens
3. Ardan Özmenoğlu - Gökhan Tüfekçi, Ebe 1
4. Ardan Özmenoğlu - Gökhan Tüfekçi, Dilek Ağacı
İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından 17-28 Nisan tarihleri arasında gerçekleştirilecek 43. İstanbul Film Festivali’nin programı açıklandı.
N Kolay’ın festival sponsorluğunda düzenlenecek 43. İstanbul Film Festivali, Türkiye ve dünya sinemasından nitelikli ve ödüllü filmleri, özel gösterimleri, yıldız oyuncuları ve usta yönetmenleri bir araya getirecek. Festival biletleri, İKSV Lale Kart üyeleri için 1 Nisan Pazartesi başlayacak indirimli ön satış döneminin ardından 5 Nisan Cuma genel satışa çıkacak. Gösterimler; Beyoğlu’nda Atlas 1948 ve Beyoğlu Sineması, Şişli’de CineWAM Premium+ City's Nişantaşı (Salon 3 ve Salon 7) ve Kadıköy’de Kadıköy Sineması ile Kadıköy Belediyesi Sinematek/Sinema Evi olmak üzere altı salonda yapılacak. Festival kapsamında 132 uzun ve 12 kısa metrajlı filmden oluşan zengin bir program izleyicilerle buluşacak.
Dünya sinemasının önde gelen yönetmenlerinden Wim Wenders festivalin onur konuğu olarak ilk kez İstanbul’a gelecek. Festivalde Wenders’in; büyük ustanın Alman sanatçı Anselm Kiefer’in yaşamını ve sanat yolculuğunu mercek altına alan, Cannes’da prömiyerini yapan son filmi Anselm; 50. yılında restore edilen kopyasından gösterilecek Alice Kentlerde ve Koji Yakusho’nun başrolünde yer aldığı, Japonya’nın Oscar adayı Perfect Days / Mükemmel Günler izleyicilerle buluşacak. Wenders, ayrıca festival kapsamında bir festival sohbeti de gerçekleştirerek izleyicilerle buluşacak.
Festival tarafından sinemaya gönül ve emek veren isimlere takdim edilen Sinema Onur Ödülleri bu yıl, Cannes’da Altın Palmiye kazanan Yılmaz Güney’in Yol filmi de aralarında olmak üzere pek çok uluslararası festivalde ödüller kazanmış, toplumsal meselelere değinen ve kadın hikâyelerinin işlendiği birçok filmde rol alan usta oyuncu Meral Orhonsay ile 1968’den bu yana yönetmenliğini ve senaristliğini yaptığı filmler, kaleme aldığı akademik çalışmalar, çıkardığı sinema dergileri, çevirdiği sinema kitapları, üniversitelerde ve sinema toplantılarında verdiği derslerle çok yönlü sinemacı Engin Ayça’ya takdim edilecek. Ödüller, 16 Nisan gecesi düzenlenecek Açılış Töreni’nde sahiplerine verilecek.
43. İstanbul Film Festivali programında, Dünya Festivalleri’nden Genç Ustalar’a, Mayınlı Bölge’den Antidepresan’a, Çiçek İstemez’den Neredesin Aşkım? ve Cinemania’ya 15 farklı bölümde filmler yer alıyor. Sinemaseverler ve müzik tutkunlarını bir araya getiren Musikişinas bölümü geri dönüyor. Müzik tarihine damgasını vurmuş Ryuichi Sakamato’dan Talking Heads’e ikonik isimlerin konser filmleri ve dünyanın farklı bölgelerinden müziğe gönül verenlerin özgün hikâyelerinin yer aldığı bölümde 5 film izleyiciyle buluşacak. Festival programına geçen yıl eklenen “Heyula” bölümü bu yıl da sinemanın yeni olanaklarını deneyen filmleri keşfe çıkartacak. Bu yılki seçkide aralarında Lisandro Alonso’dan Hong Sang-soo’ya Berlin Film Festivali’nden yeni filmlerin yanı sıra Carlos Reygadas’ın restore edilen kült filmi Cennette Savaş yer alıyor. 2024 Türk-Macar Kültür Yılı vesilesiyle tasarlanan Macar Rapsodileri bölümünde, Macaristan sinemasından, 1966’dan 2023’e, dramdan canlandırmaya, siyasiden komediye, genç ustadan auteur’lere 12 uzun 1 kısa metrajlı film gösterilecek.
Galalar bölümü bu yıl N Kolay sponsorluğunda gerçekleştirilecek. N Kolay Galaları’nda ünlü yıldızlardan usta yönetmenlere, sezonun merakla beklenen 9 film, Türkiye’deki ilk kez gösterilecek. Prömiyerini Cannes Film Festivali’nde yapan, Jude Law’un Henry VIII ve Alicia Vikander’ın Katherine Parr rolünü üstlendikleri, Karim Aïnouz’un yönettiği Kraliçe’nin Oyunu izleyicilerle buluşacak. Levan Akin’in büyük beğeni toplayan Ve Sonra Dans Ettik’in ardından yönettiği ve büyük bölümü İstanbul’da geçen yeni filmi Geçiş de festivalin merakla beklenen filmleri arasında yer alıyor. Berlin Film Festivali’nin Panorama bölümünün açılışını yapan filmin yönetmeni Levan Akin festivalin konuğu olarak İstanbul’a gelecek. Kanadalı auteur Atom Egoyan’ın yazıp yönettiği Seven Veils de bölüm kapsamında seyirciyle buluşacak. Ferzan Özpetek’in hayatı paylaşan, neşelenen ya da hüzünlenen güzel insanların bir araya geldiği rakı sofralarının zengin ve köklü geleneğini üç kısa filmde işlediği Bir İstanbul Üçlemesi de N Kolay Galaları bölümünde gösterilecek. Maryam Keshavarz’ın yazıp yönettiği, Sundance’te hem İzleyici Ödülü hem de Senaryo Ödülü kazanarak büyük sansasyon yaratan The Persian Version, Richard Linklater’ın gizemli bir kiralık katili konu aldığı son derece sempatik, sıcak ve komik filmi, dünya prömiyerini Venedik Film Festivali’nde yarışma dışı yapan Hit Man ile Danimarkalı yönetmen Lone Scherfig’in sinema sevgisini Şili’deki Atacama tuz çölünde bulduğu Film Anlatıcısı Kız da izleyicilerle buluşacak.
İstanbul Film Festivali, Zurich Sigorta iş birliğiyle bu yıl da Türk sinemasının önemli yapıtlarını restore ettirmeye devam ediyor. Atıf Yılmaz’ın Ümit Ünal’ın senaryosundan sinemaya aktardığı, başrollerini Türkan Şoray ile Oğuz Tunç’un üstlendiği, 1987 yapımı Hayallerim, Aşkım ve Sen, Atlas Post Production tarafından restore edilmiş kopyası ile gösterilecek.
Festivalin Uluslararası Yarışma jürisinin başkanlığını Yeni Zelandalı oyuncu Kerry Fox üstlenecek. Uluslararası Yarışma jürisinde yönetmen Maryna Er Gorbach, kurgucu Gladys Joujou, Selanik Uluslararası Film Festivali ve Selanik Belgesel Festivali'nin artistik direktörü Orestis Andreadakis, film eleştirmeni Guy Lodge yer alıyor. Ulusal Yarışma’da Altın Lale En İyi Film İKSV tarafından 300.000 TL, Onat Kutlar anısına verilecek Kariyo & Ababay Vakfı Jüri Özel Ödülü’nü kazanan film 150.000 TL ile ödüllendirilecek. Anadolu Efes, En İyi Yönetmen ödülüne layık görülen isme 75.000 TL verecek. En İyi Senaryo Ödülü'nü kazanana Alamet Holistic tarafından 25.000 TL, En İyi Sanat Yönetmeni Ödülü'nü kazanana Milliyet Sanat tarafından 25.000 TL verilecek. En İyi Özgün Müzik, En İyi Kadın Oyuncu, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Görüntü, En İyi Kurgu ödüllerini kazananlara İKSV tarafından 25.000'er TL verilecek. Ulusal Kısa Film Yarışması jürisinde yönetmen Kasım Ördek, yönetmen ve görsel sanatçı Zeynep Demirhan, oyuncu, yazar ve yönetmen Barış Gönenen yer alacak. Jürinin seçtiği En İyi Kısa Film’e, Anadolu Efes tarafından 30.000 TL ödül verilecek. 43. İstanbul Film Festivali Ulusal Belgesel Yarışması jürisinde yönetmen Berna Gençalp, yönetmen Orhan Eskiköy ve sinema yazarı Evrim Kaya yer alacak. Jürinin seçtiği En İyi Belgesel, 30.000 TL ile ödüllendirilecek. Türkiye yapımı uzun metrajlı kurmaca ilk filmlerin aday olduğu Seyfi Teoman En İyi İlk Film Ödülü jürisinde yönetmen Orçun Köksal, yapımcı İpek Erden, yönetmen Nesimi Yetik yer alıyor. Seyfi Teoman En İyi İlk Film Ödülü, 2012 yılında kaybettiğimiz yönetmen, senarist ve yapımcı Seyfi Teoman anısına 2013 yılından bu yana veriliyor ve kazanan filmin yönetmeninin sonraki çalışmalarını teşvik etmek üzere 50.000 TL para ödülüyle destekleniyor. Uluslararası Sinema Eleştirmenleri Birliği (FIPRESCI) jürisi Ulusal Yarışma, Uluslararası Yarışma ve Ulusal Kısa Film Yarışması’ndan birer filme FIPRESCI Ödülü verecek. Başkanlığını Paola Casella’nın yapacağı jüride Géza Csákvári, Sezen Sayınalp, Nino Kovacic, Valentina Giraldo Sánchez ve Selin Gürel yer alacak. İstanbul Film Festivali'nin geleneksel bölümlerinden olan ve Nespresso’nun katkılarıyla iki yıldır yarışmalı bir bölüme dönüşen Genç Ustalar bu yıl da yarışmalı olacak.
43. İstanbul Film Festivali’nin programına buradan ulaşabilirsiniz.
İsveçli melodik death metal tanrıları Dark Tranquillity, Epifoni Events organizasyonuyla, 4 Nisan 2024 gecesi Ankara’da Jolly Joker Ankara sahnesinde, 5 Nisan’da ise İstanbul’da IF Performance Hall Beşiktaş’ta müzikseverlerle buluşacak.
Temelleri 1989 yılının başlarında atılan grup; Vokalist Anders Friden (In Flames), gitarist Niklas Sundin, ritim gitarist Mikael Stanne, bas gitarist Martin Henriksson ve baterist Anders Jivarp bir araya gelip Septic Broiler adıyla müzik yapmaya başlamasıyla kuruldu. Bu isim adı altında iki demo çalışması yayımlayan grup daha sonra Dark Tranquillity ismini alarak ilk albümleri Skydancer’ı çıkardı. Bu albümde misafir sanatçı olarak Anna Kajsa Avehall vokalde gruba yardım etti. Albüm çıktıktan sonra Anders Friden gruptan ayrıldı ve Mikael Stanne vokalist rolünü üstlendi. Mikael’in vokali üstlenmesi ile birlikte grubun enerjik sound’unun temelleri atıldı. Daha sonra gruba gitarda Friedrik Johansson dahil oldu. Yeni kadroyla 1994 yılında Of Chaos And Eternal Night adlı EP’yi ve ardından 1995 yılında The Gallery albümünü yaptılar. Albüm büyük beğeni topladı ve gruba büyük bir başarı kazandırdı. Albümden çıkan “Lethe” ve “Punish My Heaven”, hala grubun sevilen şarkıları arasında yer alıyor. 1997’de The Mind’s I albümünü çıkaran grup, başarısını devam ettirdi ve 1999 tarihli albümümü Projector ile ünlü metal firması Century Media’ya dahil oldu. Projector’dan sonra sırasıyla Haven, Damage Done, Character, Fiction, Construct albümlerini çıkaran Dark Tranquillity, her albümüyle eleştirmenlerden tam not aldı. 2016 yılında çıkardıkları Atoma albümü ise grup için yeni bir sayfa açtı ve eski kökleri ile bağlantılarını ortaya çıkarak Göteborg stilinin öncüsü hâline geldi. 34 yıllık profesyonel kariyerlerinde milyonlarca hayrana ulaşan Dark Tranquillity, son albümü Moment’i 2020 yılında yayımladı.
Dark Tranquillity konserlerinin biletlerine buradan ulaşabilirsiniz.