
Seyfettin Tokmak’ın yazıp yönettiği Tavşan İmparatorluğu, Taipei Film Festivali’nin Yeni Yetenekler Yarışması’nda yarışan film, Yönetmenler Birliği tarafından En İyi Film Ödülü’ne layık görüldü.
Kırık Midyeler (2011) adlı filmiyle tanınan Seyfettin Tokmak’ın ikinci uzun metraj filmi Tavşan İmparatorluğu, Tayvan’ın başkentinde düzenlenen Taipei Film Festivali’nden ödülle döndü. Bu yıl 27.si yapılan festivalin Yeni Yetenekler Yarışması’nda gösterilen film, Yönetmenler Birliği’nin En İyi Film Ödülü’nü kazandı. Jürinin “Yönetmenin vizyonunu güçlü biçimde aktaran yürekten ve dürüst bir yapım” sözleriyle tanımladığı filmin ödül gerekçesinde, “Hayvan karakterler üzerinden bir hikâye anlatmak kolay bir iş değildir, ancak Tavşan İmparatorluğu bunu çarpıcı bir görsel zarafetle sunmayı başarıyor. Görüntü yönetimi incelikli, anlatım samimi ve çocuğun bakış açısı duygusal bir derinlikle yansıtılıyor” dendi.
Dünya prömiyerini geçtiğimiz yıl kasım ayında Tallinn Black Nights Film Festivali’nde yapan film, festivalin ana yarışmasında En İyi Senaryo Ödülü’nü ve En İyi Görüntü Yönetimi ödüllerini aldı.
Chuck Palahniuk’in Galler kırsalında ayrıcalıklı bir yaşam süren iki kardeşin hikâyesiyle kanlı bir aile geleneğini absürt bir mizah ve karanlık bir hicivle harmanladığı kitabı Sonsuza Dek Değilse de Şimdilik, Burcu Asena Şahin Gençoğlu’nun çevirisiyle Düşbaz Kitaplar’dan çıktı.
Palahniuk bu kez kanlı bir soyluluk anlatısıyla, bağımlılığın, kayıpların ve içsel çöküşün soğuk taşlarına basarak ilerliyor. Zarif görünümlü bir cinnetin içinden, şimdilik hayatta kalmaya çalışan karakterlerin nabzını tutuyor.
“Ölümsüzlük? Ne zahmetli şey.
Doğa belgeselleri izleyip ataları gibi cinayet işleyerek büyüyen Otto ve Cecil, aristokrat bir ailenin iki genç üyesi. Öldürmeyi bir gelenek gibi sürdürüyor, törensel cinayetlerle yaşamı değil, ölümü kutsuyorlar. Aileden miras kalan şey yalnızca bu değil: bastırılmış duygular, suskun yaslar ve içi oyulmuş bir aidiyet hissi. Ne de olsa iyi terbiye görmüş çocuklar önce duygularını gömer.
Ama her sistem bir gün çatlar.
Kurbanlar tükenir, kurallar değişir, boşluk büyür.
Yaşamak bir alışkanlıksa çürümek neden olmasın?”
Koro şefi Başak Doğan yönetimindeki Chromas, 23 Mayıs’ta Surp Levon Ermeni Katolik Kilisesi’nde gerçekleşen 10. yıl konserinin canlı kaydından oluşan EP’sini yayımladı.
Chromas, 10. yılını kutladığı konser serisinin en özel anlarından birini müzikseverlerle buluşturuyor. 23 Mayıs’ta Surp Levon Ermeni Katolik Kilisesi’nde gerçekleşen konserin canlı kaydından oluşan EP, kilisenin büyüleyici akustiğiyle birleşen dört güçlü eseri içeriyor. Katmanlı armoniler, yoğun duygular ve zamansız tınılar bu kısa çalar albümde bir araya geliyor. Kilisenin doğal akustiğini bozmadan, dinleyici deneyimine müdahale etmeyen sade bir yöntemle alınan kayıtlarda Chromas’ın sahnede kurduğu atmosfer, dinleyicinin bulunduğu her yere taşınıyor.
EP’de yer alan “Audition Day” (Vocal Line / arr. Malene Rigtrup) parçası, bir sahne sanatçısının seçmelere hazırlanırken yaşadığı içsel gelgitleri ve duygusal kırılganlığı, etkileyici ve canlı bir performansla aktarıyor. İsveçli besteci Pärt Uusberg’in “Õhtul” (Evening) adlı eseri, EP’ye yumuşak ve meditatif bir açılış yapıyor. Bu huzurlu atmosferin ardından gelen anonim gospel “City Called Heaven” (arr. Josephine Poelinitz), güçlü ve duygusal anlatımıyla öne çıkıyor. Vokallerin etkileyici yorumu ve gospel hissi, kilisenin doğal tınısıyla derinleşiyor. EP, “Coventry Carol” (arr. Jay Rouse) ile sona eriyor — bu parça, Chromas’ın ilk repertuvarına bir selam niteliğinde nostaljik bir kapanış sunuyor.
Chromas’ın “10. Yıl Kilise Konseri (Live)” başlıklı EP’sini buradan dinleyebilirsiniz.
Hakan Tamar ve Tayfun Polat tarafından kurulan Radyo Modart, 5, 11 ve 19 Temmuz tarihlerinde Roxy’de özel konserler düzenleyecek.
Alternatif sahnenin dikkat çeken isimlerini bir araya getiren bu üç gecelik seride, birçok canlı performans dinleyicilerle buluşacak. Konser dizisi kapsamında 5 Temmuz gecesi Cemiyette Pişiyorum, Deli Gömleği, Ati Yıldıztozu, 11 Temmuz gecesi Sren, straygaze, Efe Küçükçınar, 18 Temmuz gecesi ise, Tuzla ve PANIKATAK! sahne alacak. Konserler öncesi, arası ve sonrasında da Radyo Modart’tan Tayfun Polat ve Hakan Tamar DJ kabininde olacaklar.
Hakan Tamar ve Tayfun Polat, Radyo Modart’ı şu sözlerle tanımlıyorlar: “Modart, modern, alternatif, yerli müziğe yer veren bir radyodur. İster yeraltında ister popüler müzik alanında üretilsin, müziğin yaratıcılığıyla ve hâkim piyasa anlayışına getirdiği alternatiflerle ilgilenir.”
Pamela Butchart’ın yazdığı, Monika Filipina’nın resimlediği kedilerin insanların hayatlarını kurtarabildiğini anlattığı sevimli hikâyesi Hayatımı Kurtaran Hayalet Kedi, Süreyyya Evren’in çevirisiyle Yapı Kredi Yayınları’ndan çıktı.
“Miyav! Miyav! Miyav!
Sim’in evinin üst katındaki daire boş, öyleyse gece duyduğu tuhaf ulumalar kimin ya da neyin sesi?
Bu bir hayalet kedi olabilir mi?
Sim ve en iyi arkadaşı Liam bu durumu araştırmaya kararlılar ama bu sürprizlerle dolu hayalet avında hiçbir şey göründüğü gibi değil!”
Şebnem İşigüzel’in Hanene Ay Doğacak başlıklı öykü kitabında yer alan üç hikâyeden Büke Erkoç ve Ersin Yaşar tarafından sahneye uyarlanan The Future Looks Bright (Hanene Ay Doğacak) izleyicilerle buluşmaya devam ediyor. Büke Erkoç’un tek kişilik performansıyla izleyicilerle buluşan The Future Looks Bright, aile, dostluk, aşk, toplum gibi birçok meseleyi tartışmaya açıyor ve herkes için derin bir sorgulama vadediyor.
Şebnem İşigüzel’in aynı başlıklı kitabındaki üç öyküden uyarlanan Hanene Ay Doğacak, birçok farklı duyguyu içerisinde barındıran çok yönlü bir metin/oyun. Öncelikle söz konusu üç öykünün oyuna nasıl el verdiğini, bu hikâyenin sizin için nerede ve nasıl başladığını sormak istiyorum.
Hanene Ay Doğacak’ı seçme kararımız, en çok yazarın genç yaşta gösterdiği cesaretin bize verdiği ilhamdan kaynaklıydı bence. Şebnem İşigüzel’in bu kitaptaki dili olağanüstü cesur. İlk kez bu kitabı onun yazdığı yaşlardayken okumuştum ve büyülenmiştim. Anlatımındaki korkusuzluk beni hem etkilemiş hem de sarsmıştı. “Nasıl olur da bu kadar ‘kim ne der’ diye düşünmeden yazabilir insan?” diye düşünmüştüm. Ben o yaşlarda hep kendimi engelleyen biri olarak, onun bu cesaretiyle ilk kez başka bir ihtimali gördüm.
Özellikle “Tabut” adlı öykü beni çok etkilemişti bir göçmen olarak. Kendi ülkesinden göç etmek zorunda kalmış bir insanın, hayatta kalabilmek için başka bir yere sığınması ama yine de ölümünde bile kendi toprağına gömülmeyi istemesi… Başka toprakların onu tüküreceğine, yalnızca doğduğu yerin toprağının bedenini kabul edeceğine dair o derin korku… O kadar tanıdıktı ki, bu öyküyü tekrar okuduğumda hemen Ersin Yaşar’a gittim ve “Gel bu kitaptan bir oyun yapalım,” dedim. Uyarlama süreci böyle başladı.
Kitabın yapısı gereği öyküler aslında birbirinden bağımsızdı. Tematik bir bütünlük vardı ama hikâyeler yapısal olarak iç içe geçmiyordu. Bu noktada, metinleri birbiriyle iç içe geçirme ve o şekilde oyunlaştırma fikri Ersin Yaşar’dan geldi. Uyarlamamız da onun bu dramatik kurgulama önerisiyle şekillenmeye başladı. Kitaptaki her hikâye o kadar heyecan veriyordu ki bize bir yandan da, seçemediklerimizi başka bir oyuna saklayıp o dönemde en çok bağ kurduğumuz üç hikayeyi seçip üzerine çalışmaya başladık.
Hanene Ay Doğacak benim için sadece edebi olarak değil, politik olarak da büyüleyici bir kitap. Bir kere yazar tarafından çok genç yaşta yazılmış ve sansüre uğramış bir metin. Çünkü dönemin Muzır Kurulu kitabı “muzır” bulmuş, yani uygunsuz ilan etmiş. Can Yayınları, bir dönem kitabı siyah bantlarla sansürlenmiş hâliyle basmak zorunda kalmış hatta. Daha da unutulmazı, Şebnem İşigüzel’in tek cümlelik açıklaması “Demek kitabımı iki yıl önce yazmış olsaydım ben de okuyamayacaktım”. Yaşar Kemal, Pınar Kür, Latife Tekin, Orhan Pamuk gibi yazarlar “Edebiyat sansürlenemez” bildirisi imzalamış kitap için. O kopyalardan biri Şebnem İşigüzel’in oyun sonrası bana hediye ettiği nüsha ve ben evde kasada saklıyorum (güler).
Yani, sanırım bizi en çok etkileyen şey, bütün bu baskıya rağmen Şebnem İşigüzel’in o yaşta bu kitabı yayımlamış olmasıydı. Hanene Ay Doğacak’ı sahneye taşımamızın ardında en çok sanırım bu cesaretle kurduğumuz bağ ve hayranlık var.
4. sezonu yakın zamanda yayımlanan The Bear, 5. sezon için onayını aldı.
İlk 3 sezonuyla AFI Television Program of the Year seçilen ve tam 11 Emmy Ödülü’nü 2. sezonda kazanarak bir yılda en çok ödül kazanan komedi dizisi unvanını alan The Bear’ın 10 bölümden oluşan son sezonu Rotten Tomatoes adlı mecrada %85 oran alarak yüksek bir açılış yaptı. 4’üncü sezonu geçtiğimiz günlerde yayımlanan dizi içim FX’in Başkanı John Landgraf’tan müjdeli haber geldi.
Jeremy Allen White, Ayo Edebiri, Ebon Moss-Bachrach, Abby Elliott, Lionel Boyce, Liza Colón-Zayas, Matty Matheson, Oliver Platt ve Molly Gordon’ın başrollerini paylaştıkları The Bear’ın yaratıcı koltuğunda Christopher Storer oturuyor.
“Carmen ‘Carmy’ Berzatto, Sydney Adamu ve Richard ‘Richie’ Jerimovich, 5’inci sezon için mutfağa geri dönecekler. 4’üncü sezonda bu üçlümüz sadece mutfağın günlük temposuna ayak uydurmakla yetinmeyip, aynı zamanda The Bear’ı bir üst seviyeye taşımaya doğru kararlı bir şekilde ilerliyor. Her an yeni bir zorlukla karşılaşan ekip, bu serüvende hem aralarındaki uyumu yakalayıp aile olduklarını fark etmek hem de karşılarına çıkan engelleri birlikte aşmak zorunda kalacak. Mükemmellik arayışı, sadece daha iyi olmak değil; gerçekten neyin uğruna mücadele etmeye değer olduğunu keşfetmek, bu sezonun ana konuları olarak karşımıza çıkıyor.”
Oscar ödüllü yönetmen Paolo Sorrentino’nun yeni filmi La Grazia, dünya prömiyerini 27 Ağustos’ta 82. Venedik Film Festivali’nin ana yarışmasında açılış filmi olarak yapacak.
Toni Servillo ve Anna Ferzetti’nin başrollerini paylaştığı La Grazia’nın İtalya hariç dünya çapındaki haklarını MUBI satın aldı. Sorrentino, La Grazia’da Yabancı Dilde En İyi Film Oscarı’nı kazandığı filmi Muhteşem Güzellik’in başrolü Toni Servillo’yla yeniden bir araya geliyor. Filmin bir diğer oyuncusu ise Ferzan Özpetek filminde de oynayan Anna Ferzetti. Sorrentino’nun görsel zenginliğini ve Servillo’nun etkileyici performansını İtalya’da geçen bir aşk hikâyesinde buluşturan filmin MUBI’deki gösterim tarihi ise ilerleyen günlerde açıklanacak.
Künye:
1. La Grazia, Toni Servillo photo by Andrea Pirrello
2. Paolo Sorrentino by Michael Avedon
Hacer Bozkurt’un mekân, hafıza ve dönüşüm üzerine düşündüren “Expanding Space: A New Honsberg” başlıklı projesi 4 Temmuz’da (bugün) SchichtWechsel Festivali’nin açılış etkinliği kapsamında sanatseverlerle buluşacak.
Deneysel müzik, film ve performans alanlarını bir araya getiren SchichtWechsel Festivali’nde; Ortrud Kegel ve Karola Pasquay müzik ve performans sanatları ile Uwe Schorn ise film ve performans odağında izleyicilerle bir araya gelecek. Wuppertaler Kulturbüro ve Wuppertaler Sparkassenstiftung’un desteği ve Ins Blaue iş birliği ile gerçekleşen festival dört ay boyunca Almanya’nın farklı şehirlerinde katılımcılarıyla bir araya gelecek. Festivalin açılış etkinliği, Hacer Bozkurt ile Katja Wickert’in çalışmalarını bir araya getiren özel bir duo sergiyle Ins Blaue Sanat Galerisi’nde gerçekleşecek. Bozkurt’un “Expanding Space: A New Honsberg” adlı projesi, geçmişle bugünü, işlevsellik ile şiirselliği bir araya getiren çok katmanlı yapısıyla festivalin ruhuna güçlü bir katkı sunarken; Wickert’in işleri bu anlatıya görsel ve kavramsal bir derinlik kazandırıyor.
Kanako Nishi’nin Japonya’nın geleneksel aile yapısını, suskunlukla örülü iletişim biçimlerini ve sevgiyle yoğrulmuş derin bağlarını şiirsel bir anlatımla sunduğu romanı Sakura’nın Ailesi, Serhat Temel’in çevirisiyle Beyaz Baykuş Yayınları’ndan çıktı.
Sakura'nın Ailesi, okuru hassas bir anne-kız ilişkisine, kırılgan bir aile bağının yeniden inşa edilme çabasına ve insan kalbinin iyileşme gücüne tanıklığa davet ediyor. Kaoru, sıradan bir yılbaşı planının beklenmedik bir mektupla altüst olacağını bilmiyordu. İki yılın ardından babasından gelen bu kısacık mektup, onu geçmişle yüzleşmeye ve çocukluk hatıralarının gölgesinde bir yolculuğa çıkmaya zorlar. O yolculukta ona eşlik eden tek şey ise yaşlı köpeği Sakura’dır. Bu roman kayıplar, aile bağları, unutulmuş sevgiler ve hatırlamanın acısıyla yoğrulmuş bir iç yolculuğun hikâyesini anlatıyor.
“Her dönüş biraz kavuşmak, biraz da yeniden kaybolmaktır.”