30 HAZİRAN, SALI, 2015

Tuna Kiremitçi Denen Adamla Alakamı Kestim!

Haydar Ergülen, Artful Living Edebiyat Söyleşileri’nde Tuna Kiremitçi'yle keyifli bir söyleşi gerçekleştirdi.

Tuna Kiremitçi Denen Adamla Alakamı Kestim!

Hepiniz hoş geldiniz. Art Space Edebiyat Söyleşileri’nde bugün Tuna Kiremitçi’yi ağırlıyoruz. Arkadaşlarımı çağırıyorum genel olarak. Baktım sonra, hepsi arkadaşım. Tuna da bunlar arasında en genç arkadaşım. İnsanın gençlerle arkadaş olmasında yarar var. Psikolojik bir şey. Hem kendinizi onlarla genç hissediyorsunuz, hem de yeni gelişmeleri izleme imkanı var. Ama Tuna’nın benim için özel bir önemi daha var. Tuna Eskişehirli. Ben de Eskişehirliyim ve biz Eskişehir’i çok severiz. Eskişehir de biliyorsunuz  ülkemizin en sevilen kentlerinden birisi. Giderek daha da önemi, değeri artan bir yer. 

“Edebiyat ortamı denen cehennem!”

Tuna şair, romancı, müzisyen, sinemacı, bir de unutmuşum tabii köşeyazarı.

Aslında sinemacı da sayılmam yani, beceremedim sinemacı olmayı.

Beceremedin mi?

Beceremedim. 

Tuna benim gözümde hala şair. Çünkü ben Tuna’yı “Ayabakanlar” kitabıyla tanımıştım. Ne zaman çıkmıştı “Ayabakanlar” kitabın?

94.

94’te çıkmış. Yani 21 yaşındayken yayınlamışsın. Yaşar Nabi Nayır, Varlık Dergisi’nin sürdürdüğü iyi bir ödül. Genç Şiir ödülü. Oradan çok iyi şairler çıktı. Ben de bir 10 yıl kadar onun jüri üyeliğinde bulundum. Tuna’nın kitabı çıktığı zaman Cumhuriyet Kitap’ta haftalık yazılar yazıyordum. İtina ile diye… Tuna için de yazmıştım. Şiir kitapları yazıyordum. Sonra Tuna’yla tanıştım. Tuna Beyoğlu’nda Kumdan Kaleler topluluğuyla çalıyordu. Tesadüfen ya da belki sen orada olduğun için gitmiştik. 

Haydar hayatta benim hakkımda yazı yazan ilk insan. Onun sayesinde ve onun yüzünden edebiyatçı olmuş olabilirim. 

Sağol. Ama şiiri bıraktın.

Edebiyata hoş geldin yazısıydı ve çok sevgi dolu, çok kucaklayıcı bir yazıydı. O kadar destekleyici bir yazıydı. Moral verici, sen bu işi yaparsın diyen bir yazıydı. Ben de okuyunca zannetim ki edebiyat dünyası böyle bir yer. 

Öyle değil mi?

Ne alakası var canım? Ondan sonra bir cehenneme düştüm. Fakat o yazıyı hiçbir zaman unutmadım. Annemi aramıştım bir sebepten dolayı, bizimkiler de Cumhuriyet alıyorlardı. Annem dedi ki, Cumhuriyet Kitap’ı al, oku hemen! Haydar Ergülen senin hakkında, kitabın… Konuşamadı da o kadar heyecanlanmış. Gittim aldım ben de, üniversitenin kantininde okumuştum arkadaşlarımla.  Dünyalar benim oldu tabii. Aklımın ucundan bile geçmezdi ki, birisi benim yazdıklarım hakkında böyle bir şey desin. Tam 20 yıl olmuş.

Evet...

1995’ti herhalde. Kitap 94 sonunda çıktı. Yirmi yıl boyunca edebiyat dünyasının içerisinde ikimiz de bir şekilde var olduk. Haydar çok değerli şeyler yaptı. Beraber yolculuklara çıktık. Çeşitli yerlere gittik. Her zaman Haydar’ın dostluğunu çok hissettim. Ama açıkçası kıymetini daha çok anladım. Sonradan başka insanlarla da karşılaşınca, anladım ki Haydar Ergülen gibi değil herkes. Genel olarak gençlere olan tavır da pek Cumhuriyet Kitap’taki o yazıda olduğu gibi değil. Daha çok Türk’ün ateşle imtihanı gibi bir ortam yani..

“Şairlerin dünyası karanlık!”

Ama sen sonra romancı oldun, kusura bakma. Bizim alemden çıktın yani.  Tabii romancıların dünyası herhalde biraz daha farklı galiba.

Şairlerin dünyası da karanlık epey. Enver Ercan söylemişti, katılırsın belki. Şairlerin de bir tarafları her zaman karanlıktır demişti. Ben şairlerden korkarım. Sen korkmadığım az sayıdaki şairden birisin. 

Şiirler karanlık olabilir, şairlerden çok. Ayabakanlar çok güzel bir kitaptır. Önemli şairlerimizden Ahmet Oktay’ın bir sözü vardır. ‘’İlk kitap bir hatadır ama zorunlu bir hatadır ’’der. Tabii ilk kitap bir hatadır, zorunlu bir hata, hatasız olarak çıkan çok az şair vardır ilk kitabıyla. İşte biri de bugünlerde toplu şiirleri çıkan, iki sene önce kaybettiğimiz Ahmet Erhan’dır. “Alacakaranlıktaki Ülke” kitabı 1981’de çıkmıştı, mükemmel bir yapıttır. Dönemini de bugünü de, yani Türkiye’nin geleceğini, bugünkü karanlığı gösteren bir kitaptır. Tabii Küçük İskender, ilk kitabıyla birden parlayan, büyük bir şairdir. Tuna da “Ayabakanlar” kitabıyla dikkatleri üstüne çekmişti, hatırlıyorum.

Bir daha da öyle şiir yazamadım ama. Geçenlerde ben de okudum hakikaten kitap çok iyi. 

Bu arada kitabı da kaybetmiş Tuna. Bu akşam kitabı da getirir misin, dedim. Şairliği bırakmış ama kitabı da bırakmış Tuna. 

Niye böyle oldu acaba, şiiri niye bıraktım diye düşününce..  Aslında Haydar’a da bugüne kadar söylemek istediğim bir şeydi, buraya kısmetmiş. Şimdi ben tereciye tere satmak istemem ama, bence şairlik, edebiyatın ötesinde ve üstünde bir şey. 

Edebiyatın dışında diyelim. Şiir edebiyattan başka bir şey diye düşünüyorum ben de, evet.

Başka bir şey. Dünyayı algılayış ve ifade ediş biçimi… Şamanlık gibi bir şey aslında. Simyacılık gibi, şamanlık gibi, ermişlik, dervişlik falan gibi bir şey. Edebiyatın bir kolu değil bence şiir. Ve gerçekten şair olabilmek için 24 saat o boyutun içinde yaşamak gerekiyor. Bir şairin dünyayı bizler gibi algılamadığını düşünüyorum ben, başka bir boyuttan bize haberler getiren bir yalvaç Bütün sevdiğim şairlerde aynı özellikleri görüyorum  okurken. Ben o frekansın içerisinde kalamadım. Belki beceremediğim için kalamadım, belki kişiliğim müsait değildi. 

Kişiliğin nasıl müsait değildi?

Yani o şeyin içinde kalmaya, 24saat o şair haleti ruhiyesi içerisinde kalmaya uygun bir kişiliğim belki de yoktu. Düzyazıyla karşılaştığım zaman o yüzden bir rahatlama hissettim. Bir de nedense bir daha da yazamadım, senin o sevdiğin kitaptaki gibi şiirleri. O zaman herhalde bir hal olmuş bana, bir elektrik hasıl olmuş uzayda.

(İzleyici)-Yazana değil yazdırana bak..

Bir yazdıran varmış onu yani. Çünkü gerçekten bazen o kitaptaki şiirlerden, 42 yaşındayım şimdi ben, şimdiki Tuna’ya mesajlar olduğunu  görüyorum. 

Belki o kitabın yeniden basılır. İlk kitabın “Ayabakanlar”. Ondan sonra Tuna’ya bir şey gelir belki. Bu yaşlar tam ermişlik, dervişlik için uygun yaşlar. Kırkı da geçtiğine göre artık. 

Şair yaşadıklarını mı yazar, düşündüklerini mi yazar? Ben yaşayacaklarımı yazmışım. O kitapta yazdığım şeylerin çoğunu yaşadım hayatımın geri kalan 20 yılında.

“Türkçeyi şairlerden öğrendim!”

Sonra ikinci bir kitap yayınladın, “Akademi” adlı...

98'de, onu  sen o kadar beğenmedin. 

Öyle mi?

Diğeri daha iyiydi falan dedin, hatırlıyorum yani, ki haklıydın bence.

İlk kitabın çok iyi bir kitaptı... Şiir bırakılır mı peki? Böyle bir şey olabilir mi?  Mesela Kemal Varol, çok sevdiğim bir şair. Hala şair diyorum. Şair çünkü Kemal. Sonra çok iyi bir romancı da oldu. En son “Haw”la ödül aldı.  Cevdet Kudret ödülü aldı. Ödül almasa da çok iyi kitaplar yazdı. Selim Temo var yine. Çok sevdiğim bir şair. Akademisyen. Artıklu Üniversitesi’nde. “Jübile” diye bir kitap yaptı, bütün şiirlerini topladı, jübile yaptı  yani. Kemal Varol da toplu şiirlerine “Bakiye” adını koydu. Bakiye, yani artık tezgahı boşaltmış gibi. Romana geçti ama şiir bir biçimde, yani şöyle devam eden bir şey. O formda yazmazsın, adını şiir kitabı koymazsın, dizeler halinde olmaz ama senin romanlarında, sinemanda, yaptığın müziklerde, düzyazılarında yaptığın gibi...

Şarkı yazıyorum işte.

Şarkılarda.. Şarkı değil sadece düzyazıda da  devam eder. O şiir oralara sızar, onlarda erir diye düşünüyorum. Ece Ayhan’ın çok sevdiğim bir sözü vardır, ‘’Şiir, şiirde kalmaz efendiler.’’ Onu şimdi daha çok anlıyorum. Şiirin şiirde kalmayacağını. Böyle kıymetli arkadaşlar, şairler şiiri bıraktıklarını beyan edip sonra başka şeyler yazınca ben şiir demek ki oralara sızmış diye düşünüyorum. O zaman senin mesela romanlarının adına sızmış oluyor. En azından oradan devam ediyor. 

Tabii, tabii.. Zaten Türkçeyi şairlerden öğrendim diyebilirim. Siz şairler sayesinde ben Türkçe yazmayı öğrendim. Daha önce de tabii bakkaldan ekmek alacak kadar biliyordum, çok şükür ama Türkçenin imkanlarının ne olduğunu, nasıl genleşebildiğini, ne kadar potansiyeli yüksek bir dil olduğunu, bütün girinti çıkıntılarını, hassasiyetlerini bana şairler öğrettiler. 

Kitaplarında şairlerden alıntılar var değil mi? Birhan Keskin’den.

Evet.

“Beni romancılığa şairlerle sinemacılar götürdü!”

Sonra 2002’de “Git Kendini Çok Sevdirmeden” ile romana geçtin. Şimdi 2015. Son kitabın “Uçan Halıların Ayrodinamik Sorunları”. April Yayıncılık’tan. Biz bugün “Sonun Geldi Sevgilim” kitabından da konuşacağız.  15 yılda 9 roman yazmışsın, yok 13 yıl…9 roman… Hayli yüksek bir rakam.

Öykü anlatmayı seviyorum. Biraz şiirden uzaklaştıysam sebebi, öykü     anlatma isteğinin ağır basma hissi belki de.  Öyküleme isteği, yirmilerin sonuna gelmeye başladıkça bende daha ağır bastı. Üniversitede senaryo        eğitimi almış olmamın da belki bunda biraz etkisi var.

Tabii sinema eğitimi almıştın. 

Sinema okuluna ben zaten senarist olma amacıyla girmiştim. Ve çok senaryo ağırlıklı bir okuldu bizimki. Çok iyi hocalarla çalışma şansımız oldu. Dramatik yapı konusunda erken bilgilenme şansımız oldu. Ve gece gündüz hikaye bulmaya çalışıyorduk devamlı. Yani hikaye filmleriyle yatıp, hikaye filmleriyle kalkıyorduk. Kısa film hikayeleri bulmaya çaışıyorduk. Uzun film hikayeleri…Onların yapısını kurmaya çalışıyorduk. Karakter yaratma çalışması falan.. Tabii yıllar öyle geçince oraya odaklanma başladı. Biraz da belki beni şiirden uzaklaştıran o oldu. Çünkü hikaye anlatmayı çok sevdim ben ondan sonra. Güzel hikayeler anlatmayı, insanlara bu şekilde bir düşünce ya da duyguyu geçirmeyi… Bu da romancılığa doğru beni götürdü. Ama hep söylediğim şey, romancılığa beni bir elimden şairler, bir elimden sinemacılar tutarak götürmüşlerdir.

Evet ama çok iyi anlatımcı şairler de var. Mesela senin de sevdiğini bildiğim Şavkar Altınel var, çok önemli bir şair, sonra Roni Margulies… O da anlatımcı bir şair. 

İngiliz şiirinden gelen şairler ikisi de. İngiliz şiiri tabii daha anlatımcı. 

Yani istesen hikayeyi orada da sürdürebilirdin bir bakıma. 

Evet. Bir iki denemem oldu ama demek ki beni çok tatmin eden sonuçlara ulaşamamışım yani.

Evet… Romanların ilgiyle karşılandı. “Git Kendini Çok Sevdirmeden”, arkasından gelen “Bu İşte Bir Yalnızlık Var”, “Yolda Üç Kişi” ve diğer romanların… Çok önemli eleştirmenler hatırlıyorum, benim çok sevdiğim Füsun Akatlı, nur içinde yatsın. Çok iyi bir eleştirmendi. Ve şiirden, romandan, öyküden, denemeden çok anlayan birisiydi. Aynı zamanda felsefeciydi. Metin Altıok’un eşiydi. Ve senin hakkında yazmıştı. Ben onu okumuşum.

Evet.

Hatırlıyorum, çünkü ben sevdiğim insanların hakkında başkalarının yazdıkları yazıları merak ederim, ne diyorlar diye. Ben de onlar karşısında bir okurum. O zaman Füsun mesela seni çok övmüş, hatta seni savunan bir tutum içine girmişti. 

Evet ve nadirdir bunu yapan insanlar. 

Çok hoşuma gitmişti, evet. Çünkü ben Füsun’un eleştirilerini çok beğenirdim. Mesela Cumhuriyet dönemi Türk romanı, Türk öykücülüğü, Türk şiirini çok iyi bilir.  Metin Altıok’un eşi, çevresi de Tomris Uyar, Turgut Uyar, Edip Cansever, Bilge Karasu… Onlarla yetişmiş bir insan Ankara’da. O yüzden Füsun'un seni önemsemesi, benim senin romanlarına olan sevgimi artırdı. 

“20 yıl yok etmeye çalıştılar!”

Fakat sonra tabii internete baktım, hepimizin yaptığı gibi. Baktım ve gördüm ki sana karşı çok tuhaf bir şey var. Çok sevenler ve çok kıskananlar var. 

Yani 20 yıldır edebiyat dünyasının içerisindeyim aşağı yukarı, senin yazdığın yazıyı baz alırsak eğer. 20 yıldır yok edilmeye çalışılıyoruz bir taraftan da. Bu hiçbir zaman eksilmedi. Her zaman yok etmeye çalışan bir gücün karşısında olduğumu bir an bile unutmadım. Bunu unutmama izin de vermediler. Fakat bir şekilde yok olmuyorsun, ayakta da kalıyorsun, yoluna devam ediyorsun, okurların seni takip ediyorlar. Bu sana yavaş yavaş yeni bir özgüven kazandırıyor aslında. Bu kadar büyük bir yok etme çabasına karşı, sadece yazdıklarınla ve okurlarınla ayakta kalmış olmak, insana gerçekten bir özgüven getiriyor. Onun da tadı başka. Şansım vardı herhalde.  Bni koruyan melekler vardı, iyi dostlarla yan yana oldum. Hep birileri çıktı yolumu açan ya da son anda karşımdakinin silah tutan koluna vuran birileriyle karşılaştım. Aynı nedenlerle de mesela üç yıl Türkiye’de yaşamadım. Edebiyatı bıraktığımı söyleyip ata toprağımız olan Bulgaristan’a gittim.Edebiyatla falan çok alakası olmayan bir dönemdi açıkçası. 

O ara romanı bıraktım gibi bir şey söyledin mi? 

Evet. Bıraktım ama o taktik bir geri çekilişti. Yoksa bu işin sonu hiç iyi değildi. Bunlar bana galiba bayağı kötü şeyler yapacaklar abi, benim yavaş yavaş bir kenara çekilmem lazım deyip… Karşınızda tabii çok sert bir imha makinası olunca zaman zaman böyle geri çekilişler yapmak gerekiyor. Her zaman üstüne doğru koşamıyorsun çünkü. Ben de gittim Filibe’de, Sofya’da ağırlıklı olarak kaldım, sadece buraya oğlumu görmeye gelerek geçirdiğim bir üç yılım oldu. Yeniden şarj olduğumu hissettim aslında. Benim için bir içe dönüş dönemi oldu.  Eskiden meraklı olduğum, sonra unuttuğum Doğu felesefeleriyle yeniden tanışma şansını yakaladım. Bazı şeylerin ne kadar az önemli olduğunu, bazı şeylerin ne kadar önemli olduğunu anladığım bir zaman oldu. Sonra geri döndüm. Ne yağacağım, ne edeceğim derken yeniden müzik yapmaya başladım. O sırada işte April Yayıncılık'tan Egemen ve Nazlı’yla tanıştım. April’in içerisinde başka bir edebiyat dünyasının  beni beklediğini fark ettim. Onlar beni yeniden roman yazmaya dair heyecanlandırdılar. Ve şu anda 42 yaşındayım. 42 yaşımın böyle olacağını bilseydim 10 yıl önce 42 yaşıma girerdim. Gerçekten 42 yaşına gelmemiş herkese tavsiye ediyorum 42 yaşına gelmeyi. Hiç olmadığım kadar hayatımda kendimi iyi ve verimli hissettiğim bir zamana geldim. Hani bunu da sana söyleyeyim, kime söyleyeceğim? 20 seneden sonra…

Gene de dikkat et, çabuk geçiyor. Yavaş yavaş tadını çıkar.

Olsun buna da şükür. Şu anı burada yaşıyor olmam benim için yeterince mutluluk verici. Çünkü yarın kim bilir hangi düşman, hangi pusuyu kuracak, hangi tepenin ardından?

Şaka yapıyor gibi konuşuyorsun. Böyle hani muhayyel… Muhayyel lafını çok severim. Hayali…

Şaka gibi, evet.

Yani o düşmanlar falan var mı, çeteler falan, nasıl bir şey, nasıl tarif ediyorsun?

Edebiyatta mafyalar var. Bu mafyaların tetikçileri var. Tetikçileri kendi işlerine gelmeyen yazarların ve şairlerin üzerlerine salıp, onlar aleyhinde itibarsızlaştırma kampanyaları düzenliyorlar. Bu kadar net söyleyeyim yani. 

Evet, ben seni çok sevenler ve çok sevmeyenler demedim dikkat edersen, çok kıskananlar var dedim.

Kıskanmak bence masum bir şey kalıyor. 

Öyle dedim, sevmeyen demek zor bir şey.  

Kıskanmak şudur; bir adamın başarısını kıskanırsın, yazdığı kitabı kıskanırsın, kolundaki kızı kıskanırsın, gittiği yeri kıskanırsın. Ve o yüzden onun hakkında kötü konuşursun. Bu çok beşeri ve masum bir şeydir aslında bence. Çünkü benim de kıskandığım insanlar oldu hayatta. Bunu anlayabiliyorum. Buraya kadar sorun yok. Ama bu organize bir faaliyet haline girdiği zaman korkutucu ve biz bunları gördük yani. Hiç aklıma gelmezdi edebiyatta böyle şeyler yaşayacağım. Bilsem gider Bulgar mafyasına girerdim direk. Yani bu kadar belalı bir ortama gireceğimi bilseydim…

Tabii tanınan edebiyat eleştirmenlerimiz, Ömer Türkeş…

Çok süpriz destekler oldu, evet. 

Semih Gümüş...Onlar da senin hakkında çok olumlu şeyler yazdılar. Değil mi?

Evet, en ümidim kesildiği anda süpriz destekler oldu her zaman. O yüzden de belki beni koruyan melekler var diye düşünüyorum. 

Onlar da olunca karşıdaki mafyanın pek önemi kalmıyor bence. 

Kalmıyor. Bir saatten sonra çok da fazla umursamıyorsun. Bir de olgunlaşmanın en iyi tarafı şu oldu benim açımdan; Tuna Kiremitçi denen adamla alakamı kestim. Dolayısıyla da onun hakkında yazılanlar, söylenenler, ifade edilenler eskisi kadar ilgilendirmiyor beni artık. Sen söylersen ilgilendiriyor, evet. Senin ne söylediğin ilgilendiriyor. Yirmi yıldır ilgilendirmiş. Ama öbür türlüsü çok da fazla ilgilendirmiyor. 

Seninle ilgili bir yazı daha yazmıştım. Ben o zaman şöyle düşünmüştüm; senin hayatınla ilgili, yaşadıklarınla ilgili o kadar farklı şeyler yazıldı gazetelerde. Ona rağmen, belki bunlardan da güçlenerek çok iyi bir edebiyatçı ve şair profili çizdin. Öyle bir şey yazmıştım. Çünkü çok gençtin ve çok zor süreçlerdir onlar. 

Bir de tabii şey de var…

Bel altından vurmak denilen şey...

Aynen öyle. Benim mesela ilk romanım 2002’de çıktı.  2002 Türkiye tarihi açısından çok önemli bir tarih. Sayın başbakanın deyimiyle restorasyon döneminin başladığı yıl. 

Türkiye’ye iyice karanlığın çöktüğü tarih. 

Dolayısıyla bütün o hercümercin içinde benim romancılık hayatım aslında şekillendi. Ve tabii ki Türkiye’de restorasyon yapmak isteyen güç, edebiyatı da restore etmek isteyecekti, kültürü de restore etmek isteyecekti. Orada kendi alanını açmak isteyecekti. Ve dolayısıyla tasfiye etmek isteyecekleri, kendisinden olmadığı çok belli olan adamlar olacaktı birinci derecede. Ben de biraz belliydim, o bakımdan açıkçası. Dolayısıyla bir kolay hedef olarak görülme durumu oldu. Yazdıklarımla falan alakası yok yani, bu insanların benim ne yazdığımdan haberdar olduğunu falan zannetmiyorum. Sadece figür olarak orada birini görüyorlar, aha bu bizim doldurmak istediğimiz alanı işgal ediyor galiba, deyip, onu tasfiye etmek üzere birtakım operasyonlar yapıyorlar falan… Yapıyorlar ama yani oluyor öyle şeyler.

Birtakım lobiler var!

Gördük de şimdi operasyonları. Ama sonuçta bu da bir çeşit eğitim aslında. Cevabı uzatıyorum biraz ama 20. yüzyılda bu tür belalarla karşılaşmamış çok az yazar var. Çünkü sürekli dünyanın bir yerinde arbedeler oluyor. Hemingway’in  yaşadığı hayata baktığımız zaman, gerçi kendi de kaşınmış üstad, devamlı belanın içine atmış kendisini ama… Sakin, sessiz, asude bir hayat yaşamayı başarmış çok fazla yazar yok aslında. Biz özel bir döneme düştük ama o da ayrı tabii.

“Her akşam 1 sayfa yazarsan, sonunda roman olur!”

Git Kendini Çok Sevdirmeden, içinde Eskişehir de geçen bir roman. 

Evet, Eskişehir romanı aslında. 

Eskişehir romanı. Belki o yüzden biraz daha fazla sevdim. 

Eskişehirliler de sevmişlerdir umarım. Çünkü baktığın zaman Eskişehir çok önemli bir şehir tabii kavşak olmasından dolayı. Sonra Yılmaz hocanın yaptığı restorasyonlardan sonra şehrin önemli bir kültür merkezi haline gelmesinden dolayı. Fakat edebiyata aynı şekilde romana yansımamış şehrin bu önemi. Adalet Ağaoğlu’nun Üç Beş Kişi romanını bulmuştum. O yüzden Eskişehir’de geçen bir hikaye anlatmak fikri bana çok hoş geldi. Bir de dedim, bu benim ilk romanım. 30 yaşındayım o zaman. 30 bile değilim. 29 falanım. Lale Müldür’le konuşuyorduk. O benim şair olduğumu zannediyordu, şiire devam ettiğimi düşünüyordu o zaman. Ben de çok severim Lale hanımı.  ‘’Evet genç adam, bugünlerde nelerle uğraşıyorsun?’’ falan diye sordu. “Ben” dedim, “roman yazıyorum Lale hanım”. ’Delikanlı ne yaptın?” dedi, “Roman dediğin kırkından sonra yazılır.’’ 

Lale de öyle yapmıştı çünkü.  

Ama kırk yaşına geldiğim zaman anladım, haklıymış. Ama o sırada 7 roman yazmıştım işin kötüsü. Fakat haklı olduğuna kalıbımı basarım. Ne demek istediğini anladım en azından.

Öyle derler ya, kırkından sonra roman yazılır, kırktan sonra şiir yazılmaz.

Yazılmaz.

Başlamışsan yazılır da, kırktan sonra başlanmaz.  Çünkü hani biliyorsun bütün iyi şairler de yirmili yaşlarda falan başlar. 17-18…

Şairlik fenomen bir şey yani. Mesela roman, insanın daha kemale ermesiyle ilgili bir şey gerçekten. Empati yeteneğin biraz gelişecek, hikaye anlatma yeteneğin gelişecek, insanları yargılamaktan vazgeçmiş olacaksın. Kendinle ufak tefek barışma noktaları yakalamış olacaksın. Hikaye anlatma konusunda biraz antremanlı olacaksın. Öyle yaptığın zaman, her akşam 1-2 saat çalışarak 1 sayfa yazmak ve 365 gün sonra da 365 sayfalık bir romana sahip olmak mümkün. İyi olur, vasat olur, kötü olur. Ama sonuçta o romanı yazmış olursun. Ve onun bir roman olduğunu iddia edebilirsin. Ama şiir öyle değil. Şiir daha açıklanamaz bir şey olduğu için. Bir şiirin çalışmayla çok fazla ilgisi yok. Şiir daha çok birisi tarafından yazdırılan bir şey gibi sanki Ve o algı boyuna geçmek lazım şiirleri yakalamak için. O algı boyunda kalmak gerekiyor.

Aslında aynı şeyleri düşünüyoruz. Sen de şiire devam edebilirsin bak, ben de böyle düşünüyorum ve şiir yazıyorum. Sen devam edebilirsin. 

Ama bunları düşündüğüm için yazmıyorum zaten. 

Sonra 2005’te “Yolda İki Kişi”yi yayınladın. İlginçti. Ben o romanı da çok severek okumuştum. Böyle o insanların maceraları, yurtdışında bir yerlerde geçiyor.

Hayatında ilk defa yurtdışına çıkan…

Birisi… Oradaki milletlerden insanlar, yolculuk… Güzel bir romandı o da. 

Ben o romanı severim. Biraz fazla şey vardır o romanda gerçi…

Ne vardır?

Üslup kaygısı çok fazladır. Fazla üslupçu olmak amacı güdülmüş. Bir şeyler kanıtlamak peşinde o romanı yazan adam. Bugün okuduğum zaman, çok sade bir üslubum var genellikle ama istersem ben böyle de yazabilirimi kanıtlamak isteyen bir genç adam görüyorum ben o romanda. 

Peki mesela sonra yeni baskılar yapılıyor. Böyle hiç, onları düzeltmek, yeniden üzerinde çalışmak gibi şeyler oluyor mu?

Nazlı’yla konuşuyoruz. Yayıncım Nazlı hanım bu arada, 2016’da hepsinin sözleşmeleri sıfırlanacak inşallah. Ondan sonra hepsini April bünyesinde en azından bir seri halinde çıkaracağız herhalde. 

Ben bazen düşünüyorum, 1-2 şiir kitabım için, vakit bulabilsem onları yeniden yazacağım. Hatta yayınevine, Kırmızı Kedi’ye şu kitabı basmayın, onu ben yazacağım yeniden, dedim.

Doğru bir şey mi acaba?

Yazamadım, vakit olmadı. Ama yani kısmet olursa yapacağım. Başka bir kitap olur belki ama…

Yeniden yazmak ne demek? 

Yeni bir kitap olması…

Başka bir kitap yazmış olacaksın aslında. 

Ama oradan  yola çıkarak yazacaksın.

Ama yine de başka bir kitap olmuş olacak.

Ayfer Tunç yaptı galiba bunu. Tabii. “Mağara Arkadaşları” kitabı vardı, sanıyorum onu yeniden yazdı yıllar sonra. Öyle bir deneme yaptı. 

Çok iyi fikirmiş.

“Kapak Kızı” romanını da sonra genişletti ve “Yeşil Peri Gecesi” yaptı. Yani aslında vakit olsa yapılabilecek şeyler.

Doğru, doğru. Bu dediğini yapmak isteyeceğim tek kitap Yolda Üç Kişi’dir aslında. 

Fazla dokunma, ben kitabı çok sevmiştim o haliyle. 

Tamam. 

“Galatasaray Lisesi değil, İstiklal Caddesi mezunuyum!”

Sonra “Bu İşte Bir Yalnızlık Var”ı okudum.

Bir müzisyenin hikayesi... Hayatımın yarısı edebiyatçılarla, yarısı müzisyenlerle geçti. Beyoğlu’nda büyüdüm çünkü. 11 yaşında Beyoğlu’nun bağrına düşüp…

Galatasaray Lisesi’nde okudun değil mi yatılı?

Daimi yatılı  okudum ben. Dolayısıyla haftasonu da orada kalıyordum. Sonra yaş büyüyünce okuldan kaçıp, Beyoğlu sokaklarına sapmak..

Beyoğlu barlarına gidiyordunuz. 

O zaman, henüz doksanlı yılların sonlarında bir kültür sanat merkezi olduğu bir dönemi oldu Beyoğlu’nun. 2005’e kadar falan öyle sürdü. Gerçekten de bir 'Montmartre'laşma sürecine girilmişti, sonra tabii yok ettiler onu layığıyla da. İşte orada Emek Sineması vardı, şimdi yok. Yapı Kredi Yayınları’nda Enis abi kitaplar yayımlıyor, dergiler çıkarıyordu. Robinson Crusoe vardı, artık yok. Kaktüs Kahvesi vardı, İlhan Berk oturur şiir yazardı orada. 

Pia vardı, sen oraya gidiyordun değil mi? Sarı Kahve, onun karşısında. 

Artık onlar da yok. 

Evet. Süper Restoran yok asıl.

Süper Restoran da yok. 

En kötüsü, Süper Restoran’ın olmaması. Çünkü herkesi orada görürdün akşamüstü. Sen de oturur bir kadeh içerdin. 

Ferhan abi Ses Tiyatrosu’nu yapmıştı. Orada tiyatro savaşı veriyordu. Biz ilk geldiğimizde Beyoğlu’nda hepsi porno film oynatılan sinemalardı. Atlas, Elhamra, Alkazar…

Rüya Sineması…

Rüya… Rüya çok direndi ama o da teslim oldu sonunda. Hepsi Avrupa filmleri ve bağımsız Amerikan filmleri gösteren sinemalara dönüştü. Gidiyordun orada Kemancı vardı. O da yok. 20 yaşındaki Teomanlar, 19 yaşındaki Şebnem Ferah şarkı söylüyorlardı. Bir kültür sanat şeyine dönüşmüştü, enerjisi vardı. Biz de onun içerisinde büyüdük. Ben o yüzden Galatasaray Lisesi’nin mezunuyum diyemem. Çünkü Galatasary Lisesi’nin çok iyi bir dönemi değildi. Ben İstiklal Caddesi’nin mezunuyum. 

İstiklal Caddesi, evet.  Seninle bir tartışmıştık. Ferhan deyince şimdi aklıma geldi. Tartışma değil de, karşılıklı yazılar yazmıştık. Şimdi hatırladım.

Polemik.

O zaman sen Vatan’da yazıyordun, ben de Radikal’de yazıyordum haftalık. Ferhan Şensoy’la ilgili…

Provokasyon yapıyordu.

Ferhan bir şey söylemiş. Sen de bir şey yazmışsın. Ben de, ‘’Sevgili Kardeşim Tuna’’ diye başlayan bir mektup yazmıştım sana, açık mektup

Keşke böyle yapmasaydın, gibi şeyler…

Sen de bana yazmıştın. Şimdi düşünüyorum. Sen oransal olarak daha haklısın.

Korkarım, evet. 

Yani yüzde yüz diyemeyeceğim ama…

Keşke sen haklı olsaydın yüzde yüz.

Evet memleketin haline bakınca, keşke ben haklı olsaydım ama sen haklıymışsın. 

Üzgünüm.

Ne yazık ki… Ben de çünkü öyle Tuna’yı da çok sevince, incitmek de istemiyorum. Ferhan Şensoy da bir laflar etmişti o zaman.

Ferhan Şensoy zaman zaman bazen provokasyon amacıyla yapar… Okan Bayülgen’in provaktifliği de mesela Ferhan Şensoy etkisinden gelir hep. 

Onu bilemiyorum tabii. Onunla ikisi, Ferhan Şensoy’la ikisi…

Türkiye’ye provokasyonu getiren kişidir.

Hangisi? Okan Bayülgen?

Ferhan abi. 

Tabii canım Ferhan büyük bir sanatçı da… Öbürü...Neyse...

Yok yani, onun bu tavrından etkilenen pek çok insan var.

Tabii, tabii vardır ama taklit olunca iyi olmuyor. 

küçük İskender’in ilk kitabında bile Ferhan Şensoy etkisi vardır mesela. Kelime yapılarında falan etkisi vardır. Sorduğun zaman İskender de söylemiştir, evet ben gençken çok severdim, diye. 

Vallahi ben İskender hakkında herhalde 10 yazı yazmışımdır. 11. yazıda bunu yazayım. Tuna’nın dediğine gore Ferhan Şensoy’dan… 

Şimdi inkar edebilir bilmiyorum ama o zaman doğrulamıştı. Neyse… Sonuçta seninle tek polemiğimiz odur herhalde hayatta yaptığımız. 

Sonra şunları okumadım; “Dualar Kalıcıdır”, “Küçüğe Bir Dondurma”, “Selanik’te Sonbahar”… Bu üçünü okumadım. Daha doğrusu bir ara oldu. Bunları okumamışım. 

Dualar Kalıcıdır’ı severim. Deneysel bir kitaptır. Deneyi de tek bir diyalogtan oluşması bütün romanın. Çok üzerinde durulmadı. Çünkü Türkiye’de şöyle bir sorun var, biz hep tartışıyoruz kendi aramızda, bir bağlamsızlık sorunu var Türkiye’de. Bir bağlam yok. Hiçbir konuda … Mesela bir şey yapıyorsun, bir deney yapıyorsun. Sanatla ilgili bir deney… Resimle ilgili, edebiyatla ilgili… Bir söz söylüyorsun, bir kavram yaratıyorsun. Ortaya atıyorsun. Bu hiçbir yere oturmuyor. Çünkü bunun oturabileceği bir zemin yok. Havaya, boşluğa savrulup gidiyor yazdığımız bütün kitaplar, yaptığımız bütün tartışmalar, ettiğimiz büün sözler… Çünkü bütün bunların üzerine oturup üstüne taş taş inşa eedebileceğimiz bir zemin yok, bağlam yok Türkiye’de. Ve bu bağlamsızlık, Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri. Çünkü aslında Türkiye’nin bağlamı yok. Şu anda 80 milyon kişinin bu toprak parçasının üzerinde neden yaşadığımızın hiçbir açıklaması kalmadı artık. 200 yıl önce çünkü ülke bağlamından koparılmış, Cumhuriyet yeni bir bağlam inşa etmek istemiş, ulusal kültür, ulusal kimlik etrafında. Olabilecek en doğru hareket de oymuş gerçekten. Fakat bu da sürmemiş, sürdürülmemiş. Ve şu anda gerçekten niye birlikte olduğumuzun bir açıklaması yok. Ülke bu yüzden yok olacak bence. Bir ülke ancak bu yüzden yok olur. Başka bir şekilde yok olmaz. Hiçbir bağlamı yok ülkenin artık. 

Bazı bağlamlar var ama şimdi burası uygun değil. 

Adalar var. Bağlam adaları var.

Çok bağlam var aslında. 

Şu olabiliyor o yüzden, köşe yazarlığı yaparken ben bunu çok yaşamışımdır. Biriyle polemik yapmak istiyorsun. Bütün polemik yaptığın insanları da Haydar Ergülen zannediyorsun. Dolayısıyla da birtakım kavramlar geliştirmeye çalışıyorsun. İşte, ulusal kültür sorunu sence şöyle olmamalı dostum, falan diye birtakım iyimser yazılar yazıyorsun. Karşılığında da bunu yazdığın adam da, televizyonda enkırmenlik yapan, kanaat önderi geçinen, benden 17 kat daha meşhur falan bir adam. Şöyle konuşuyor seninle,  git de ilk önce karının giyindiği kıyafete bak. Ne kadar çirkin tınladı değil mi şu sohbetin ortasında bu laf birdenbire? Medyaya baktığınız zaman köşe yazılarının yüzde doksanı böyle yazılıyor, bu düzeyde yazılıyor. “Argumantatum ad hominem” diye bir şey vardır ya, fikri değil, fikri söyleyen kişinin alakasız bir özelliğine saldırarak karşındakini çürütmeye çalışmak.  “Ad hominem” yasaklansa, Türkiye’de köşe yazarı kalmaz. Siyasetçi kalmaz. Bir tane bile kavram… Biz kalırız ama bizi de saymıyorlar köşe yazarından zaten. 

Zaten bugün 13 yazar bir yazı yazmışlar. Hepsi tek bir yazı. Ortak başlıklı. 

Alper Canıgüz’ün mesela çok güzel bir kavramı var. Bu yaz maç seyrederken buldu. Dünya kupası seyrediyorduk. Çok rahatladım bunu bulunca, “bağlam özürlülük”, diyor. Türkiye bağlam özürlüdür. Hakikaten bağlam özürlüyüz ve benim dünyam aydınlandı birden bunu söyleyince o. Çünkü hiçbir şeyi bir bağlama yerleştiremiyoruz. Dolayısıyla şimdi konuşuyoruz, burada ettiğimiz laflar da bir işe yaramıyor. Yazdığımız kitaplar da bir işe yaramıyor. Polemikler de hiçbir işe yaramıyor. Ve ülke bu yüzden yok olacak. Bir tek bu yüzden bir ülke yok olabilir bence. Biz de onu yakaladık yani. 

0
3853
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle