22 TEMMUZ, SALI, 2014

“Sinema ve Edebiyat”: Kimin uykusu?

Filmde ilk taşı atacak günahsız kimse yoktur, çocuk dışında. İzleyici içinde de öyle. Bu nedenle izleyen film boyunca empati kuracak kimseyi kolay kolay bulamaz. Hem biraz o’dur hem değil.Asuman Susam, “Sinema ve Edebiyat” dizimizde Nuri Bilge Ceylan’ın “Kış Uykusu” filmi hakkında yazdı…

“Sinema ve Edebiyat”: Kimin uykusu?

Upuzundur filmlerin vizyona giriş tarihlerini takibi bıraktım. İnternet sonsuz olanakları olan bir uzay. Ben köksap olmayı gönülden kabullenmiş bir göçmen, yüzergezer. Akıyor, dolaşıyorum; karadeliklerden de korkmadan. Ama bu kez dayanamadım, heves ve heyecanla kalktım ve ilk gününün ikinci seansına koştum Kış Uykusu’nun. İyi ki iyi ki gitmişim, dedim; böyle bir film, bu heyecanla ve böyle izlenmeliydi, dedim. Pek çok kalemin yazdığı gibi bu denli uzun bir filmin bir solukta izleniyor olduğu doğrudur. Hâlâ izlemeyen varsa bir denesin.

Sanırım son yıllarda bu kadar kısa bir süre içinde bu denli çok yazı başka bir film üzerine yazılmadı. Ancak henüz dişe dokunur ciddi bir film eleştirisine rastladığımız söylenemez. Kritik diye yazılanların hepsi izlenimler, tıpkı bu yazıdaki gibi. Popüler sinema dergilerinin dışındaki daha akademik kaynakları bekleyeceğiz bunun için. Belki de biraz biraz suların heyecanının durulmasını. İzlenimler de iyidir elbette renk için ve büyük eleştiri iddialarıyla kendinin ne olduğunu unutarak yapılmamışlarsa…

Filmden çıkarken çok duygusal ve çok heyecanlı olduğumu kabul etmeliyim. İçimden tekrarladığım şey “bu büyük bir edebiyat” cümlesiydi. “Büyük emek”, “büyük film”… “büyük” sıfatına takılıp kaldığımı biliyorum. Sıfat tüm çağrışım ve anlam katmanlarınca filme çok yakıştı bana kalırsa. Her şeyden önce büyük bütçeli bir filmdi karşımızdaki. Dili NB C.’nın yalınlığını korusa da ifrat barındırmamaya çalışsa da oyuncularıyla, oyunculuklarıyla da böyle. Uzunluğuna rağmen sarkastik ve hantal bir yapı taşımamasıyla, katman katman içine aldığı büyük edebiyatın ve edebiyatçıların gölgesiyle de…Herkes diyalogların içerik çözümlemesine takılıp kalmış ve meselenin sinema olup olmamışlığı es geçilmişken sinemanın varoluş özelliklerince de büyüktür; bize uzun, akıcı, anlaşılır, duru, net bir cümle olarak sunmuştur film kendini. Kafası karışık değildir. Kendi cümlesini kendi özgün diliyle, sağlam çerçeveler, sağlam kurgu, etkileyici ve özellikli ışık, efekt, mizansen kuruluşlarıyla, ne dediğini ve nereye gideceğini bilen diliyle inşa ettiği senaryosuyla kurmayı başaran bir filmdir Kış Uykusu.

Film gramerine dair sayılanlar ya da unutulanlar… hepsine dair sorunsallaştırılacak madde başlıklarıyla yöntemli eleştiri metinlerinin yazılması beklediğim bir şey. Çünkü film kendini açmak için iştahla bekleyen filmlerden. Tutmuyor ve gizlemiyor; bu haliyle örgüsü bir tül gevşekliğinde, ipek sağlamlığında görünüyor. Kusurlarını da açık etmekten kaçınmıyor. Yönetmenin kusursuzluğun derdinde olmaktan çok sinemayı aramanın derdinde olduğu anlaşılıyor. Ancak bu önyargısız bir serinlikte görülebilir, ara bölgede. İyiliğin ve insaniyetin hayat çoğaltma alanında. Çok sevenlerin ve hiç sevmeyenlerin abartılı cennet ve cehennemleri yalnızca körlük yaratmakta.

Filmi izlerken özellikle de diyaloglar kısa sürede beni kıskıvrak yakalayıvermişken ilk anda aklıma üşüşüverenlerin Kemal Tahir, Cemil Meriç, Oğuz Atay, Halit Refiğ olması hiç şaşırtıcı değil. Ama itiraf etmeliyim ki filme dair negatif yaftalamaların sahiplerinin diş kaşıntılarını anlamak ağrısının da beni yine aynı insanlara çıkarması hüzünlü ve ağır geldi. Kültürel yüzeyselliğini aşmak yerine yıllarla aynı sığlıkta kalma ısrarının gölgesinde büyüttüğümüz eğrelti otlarından kömür de petrol de elde edemeyeceğimizi biliyor oluş, çürümüş ot denizinin bataklığa dönüştüğünü görmeme ısrarı, bu gerçeği görenlerde ağır bir keder ve büyük bir yalnızlık yaratıyor. Böyle bir ağır taşın ipini NBC’nın da boynuna geçirmeyi kolayca başardık.

Başarıdan tiksinme, başkasının başarısını sindirememe, makus bir yenilgi tarihinden beslenme…bir tutunamama aşkı… Oğuz Atay’ın başına bambaşka bir biçimde gelen de “tutunamama” hastalığını sol yarı aydınının işine geldiği gibi okuması talihsizliği değil miydi? Kış Uykusu vesilesiyle Handan İnci’nin Oğuz Atay için hazırladığı armağan kitaba (İletişim/2007) bir kez daha göz atınca yeniden bizdeki aydın çıkmazı ve yarı aydın hastalığını ürpererek hatırladım. Bu kültürel cahillik ve aymazlığın pek çok kültür okumasını yanlış okuma olarak hayata ve kayda geçirişin en iyi tanıklarından birkaçı -bu isimlerin yanına mutlaka Tanpınar’ı da ekleyerek söyleyelim- onlar değil midir?

Ne yapmalı? Bugüne kadar sürdürdüğüm gibi, çevremdeki kişilerin davranış ve tutumlarını bilinçsiz bir aldırmazlıkla benimseyerek bu renksiz, kokusuz varlıkla yetinmeli mi, yoksa, başkalarından farklı olan, başkalarının istediğinden çok farklı, köklü bir eylem isteyen gerçek bir insan gibi bu miskin varlığı kökten değiştirmeli mi? (Tutunamayanlar-s.76) Oğuz Atay’ın bu cümleleri bütünüyle Kış Uykusu’nun tüm kişileri için de ayrı ayrı nedenlerle söylenemez mi? Kimilerinin oryantalist bir yaklaşımla halka ve hayata baktığı ve buradan ödül avcılığı yaptığı yollu acımasız eleştirileri bir yönüyle filmin tam da altını çizdiği eksiklikten bir türlü kurtulamama hırçınlığının tezahürleri olarak da okunamaz mı? Film bu anlamda asıl izlendikten sonra da anlam inşasını sürdürdüğü için de gücü kendinden menkul bir değeri de  taşımıyor mu?

Diyaloglarla taşınan ve tartışılana bakmak yerine bu diyalogların nasıl bir söylem inşası için kullanıldıklarını düşünmek filmin anlamını kurmak için daha elverişli bir yol sayılamaz mı? Filmin diyaloglarının hemen her okumuş yazmışın kanıksadığı, içinde olduğu, ezber ettiği diyaloglarla kurulmuş olması mimetik bir tekrar basitliğiyle böyle bir filmde yer alabilir mi? Sinemanın taklit ve temsilin ötesinde bir “şey” olduğunu bugün ortalama sinema düşkünleri dahi bilirken bunu ustalık çağını yaşamaya başlayan bir yönetmenin

görmemesi mümkün müdür? Basmakalıp aydın safsataları ile bir filmi doldurmak, hiçbirimizin yabancısı olmadığı sorunlar üzerinden tartışma kurmak ve buna izleyiciyi davet etmek? Bundan başka bir şey olmalı sanki yönetmenin maksadı. Sinema ikonografik bir sanat olmakla birlikte her plan, her gösterge görünenin ötesini anlam kurucu olarak işaret ediyorsa filmin okuması bu kadar kestirmeci bir kabalığın izlerini taşımıyordur, diye de bir düşünmek gerekmez mi?

Evet, Çehovyen diyaloglardır filmin söz kurgusuna hakim olan; ama hayatında birkaç Çehov öyküsü ya da oyunu okumuş herkesin bileceği gibi Çehov metinleri konu itibari ile Rus orta sınıfının eleştirisine soyunmuştur; ama Çehov’u Çehov yapan basit, gündelik ve minimalist bir üslupla kanırtıcı bir ironiyi aşağıdan yukarı doğru yükseltmesidir. Kahramanlarını söylediklerinin haklılığının sarhoşluğunu yaşarken söz dışında yaratılan durumlar  yani hayat karakterlerinin sözlerini durmadan geçersiz kılar onda. Tıpkı Kış Uykusu’nda olduğu gibi. O nedenle filmin söze, retoriğe boğulmuş olmasının anlamı diyalogların taşıdığı temel anlamların ötesinde bir daha başka gözle okunduğunda kendini daha net ele verecektir. Filmin anlamı yakıcı bir ironiyle kurulmuştur. Konuşanların olduğu kadar filmin söylemi ve tonu hesaba katılmadan retorik çözümlemesine soyunmak sığ suda yüzmeye de mahkûm eder bizi. Filmin muradlarından biri izleyicisini de uykusundan uyandırmaktır. Eh, uyku sersemi anlar okuma yetersizliklerine doğaldır ki yol açar. O halde bir serinlemekte yarar hep vardır. Böyle bakıldığında ancak merkezdeki Aydın dahil tüm karakterler negatif ve pozitif yönleriyle perdeye gölgelerini düşürürler. Filmde ilk taşı atacak günahsız kimse yoktur, çocuk dışında. İzleyici içinde de öyle. Bu nedenle izleyen film boyunca empati kuracak kimseyi kolay kolay bulamaz. Hem biraz o’dur hem değil. Film gücünü karakterlerin yazgıları dahil her türlü anlam inşasını mualâkta bırakmış olmasından alır. NBC’nın filmleri aracılığıyla kurduğu söz, Bir Zamanlar Anadolu’da bıraktığı yerden devam etmektedir. Ama Kış Uykusu noktayı koyan söz değildir henüz. Bir sözcedir daha çok. Filmin final gibi olmayan finali de buna işarettir aslında.

Yönetmenin deyişiyle balya balya diyaloglara takılmak yerine filmdeki görsel göstergelerin, ışığın ve mekânın izlerini sürerek anlam katmanlarına ulaşmak yönetmenin yapmaya çalıştığını anlamak için daha doğru bir yol gibi görünmektedir. Keşke metaforik anlatıma yaslanmayı hiç seçmemiş olsa dediğim kimi planların filmi zayıflattığını kaçınılmaz olarak söylemek de gerek. Ki plan ve sahnelerin başka açılardan da filme dair sorun oldukları görüldü sonra da. Örneğin yılkı atının yakalandığı sahne eklektik bir mizansen olarak kendini duyumsattı filmde. Başlı başına bağımsız planlar olarak düşünüldüğünde estetik gücü yerinde olsa da beylik ve klişe sahneler olarak filmin diğer planlarından ayrı bir yerde duruyor hissini oluşturan bölümün anlam taşıyıcılığına çok da gerek yoktu. Kişisel olarak bana çok başarısız bulduğum Gergedan Mevsimi’ni ve Lars Von Trier’in irite edici üslubunu anımsattı. Bu sahne atılsaydı filmden, film ne kaybederdi diye düşünmekten alıkoyamıyor insan kendini. Yine Aydın’ın av dönüşü sahnesi de aynı basmakalıplığı taşımakla, ayrıca cinsiyetçi okumaya eril bakışın egemenliğinden yana yeşil ışık yakmakla sorun taşıyor gibi. Rüyanın bozulması için kanın akması gerekmekteyse de bu kan akıtma için başka bir yaratıcı sahne düşünülemez miydi diye düşünmekten kendimi alamadığımı söylemeliyim.

Yönetmenin Kapadokya gibi masalsı bir mekân’ı seçmesi filmin hem çok yerel hem de çok evrensel bir okumaya açılmasını sağlamış. Taşra ve taşra sıkıntısı evrensel bir yalnızlık, varoluşsal bir bunaltının mekânı olarak kurgulanmış. Bu nedenle film boyunca taşra imgesi yanı başıma kaçınılmaz olarak iki büyük romancıyı, Faulkner ve Hasan Ali Toptaş’ı çağırdı.

Filmin metinlerarası gezintileri Yakup Kadri’den Dostoyevski’ye daha kimlere selam etmemize vesile olmadı ki… Sinemayı bilenlerin sinemadan yana ilk selamı belki iki kardeşin konuşma sahneleri nedeniyle İ. Bergman’a vermeleri uygun da düşer. Benim gibi ileri gidenleriniz Schubert’ten Die Winterreise’ı dinleyerek filmden akılda kalan sahneleri yeniden hatırlamak için  hafızalarında bir gömü töreni bile yaparlar.

Işık… Hareketin nedeni, kaynağı…Işık da filmin anlam değeri açısından ayrıca dikkatle üzerinde durulması gereken unsurlarından görünmekte bu film için. Dış mekânda doğal ışıktan yararlanmayı seçen yönetmenin özellikle iç mekân sahnelerinde, yakın planlarda Rembrant ışığını kullanması psikolojik gerilimin etkili bir biçimde yansıtılması, yüzdeki derin ve öte anlamın yakalanması açısından son derece başarıyla kullanılmıştır, diyebiliriz. Ses efektleri açısından da doğal ses ağırlıklı bir yönelimin tercih edilmesi, müziğe çok az yer verilmesi filmin hayatın doğallığını taşıması açısından önemli görünürken filmin destek, dolgu unsur olarak müziği yedeğine almaya ihtiyaç duymadığını da duyurmaktadır.

Bu Kış Uykusu kimin uykusudur? Filmde Aydın başat kahramanmış gibi görünse de aslında ona ortak olanlar kızkardeşi ve karısıdır. Diğerleri bu orta sınıf karakterleri yapısöküme uğratmak için birer aracı figür olarak kullanılmıştır diyebiliriz. Film taşranın insanlarının kendi içlerine bakışına, değişim ve dönüşümlerine dair değil, onlarla etkileşimleri vesilesi ile orta sınıfın ikiyüzlülüğü, kibri, kendine yabancılığı ve kaçışları ile ilgilidir. O nedenle kahramanların asıl maceraları evden ayrılışlarıyla başlar. Kızkardeş Necla evi terk eder, ancak macerasının nasıl şekillendiğini göremeyiz. Nihal, kendi uyanışını elinde bir tomar para evden ayrılıp vicdanını rahatlatmak için çıkıp tersyüz edildiğinde başlatır. Ancak dönüşüm değildir bu, yalnızca bir başlangıçtır. Aydın da İstanbul’a gitmek için evden ayrılıp bunu gerçekleştirmekten vazgeçtiğinde uyanışını başlatır. Onun uyanışı da bir hesaplaşmadan ziyade yüzleşmedir. Yüzleşme dönüşüm gerektirmez, değişim ve dönüşüm bedel ödemeye yönelik cesur adımlar gereksinir. Henüz Aydın böyle bir yerde değildir. Henüz hiçbiri böyle bir yerde değildir. Kötülük üzerine Necla’nın söylevi de nerdeyse absürt olana dayandırır kendini. Hiçbiri farkında bile değildir dışlayıcı, bencil ve kibir dolu eylemleriyle, durumlarının gücüyle kendilerinin kötülük ürettiklerini, kötülüklere vesile olabildiklerini…O nedenle Necla’nın kötülük tiradında söyledikleri değil kötülük meselesine dikkat çekiş biçimi, oradaki yapaylık, samimiyetsizlik vurgusunun yönetmence açık edilmesi önemlidir. Sarhoş sofrasında asıl önemli olan, Shakespeare göndermeleriyle dolu diyaloglar değildir, Aydın’ın kusmasıdır. Aydın’ın elini öpmek zoruyla kilometrelerce yolu kar soğuğunda yürümek zorunda olan çocuğun tam Aydın’ın elini öpeceken düşüp bayılmasındadır asıl anlam. Karşılaşma istemeyen bakışa gizlenmiştir kötülük. İnce ince sızar içeriden dışarıya. Bilinçli, tasarlanmış bir kötülük değildir bu. Sıradan kötülüktür. Cehennemin iyilikle örülen taşlarının dolgu malzemesi olan türden bir kötülük…Ucu faşizme kadar uzanır. Sıradan faşizmler doğurur.

Başkalarının daha önce tespit ettiği gibi Kış Uykusu, NBC’nın en konuşkan filmidir. Aynı zamanda üzerine en çok konuşulan. Bu konuşmaların tonu, niyeti, üslubu ve içeriği bize filmin gösterdiği kadar hatta belki gösterdiğinden daha fazla içinde bulunduğumuz ruh hallerimizi, toplumsal psikolojimizi, kolektif bilinçdışı hallenmelerimizi göstermiştir. Bu da filme dahildir. Bu konu da filmden bağımsız olarak ve entelektüel bağlamda acilen tartışılmayı gereksinmektedir.

0
2045
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle