30 MART, PAZARTESİ, 2015

Onat Bir Şenliktir

“Durunca anlaşılır saatin kaç olduğu”. Turgut Uyar'ın bu dizesi, Onat Kutlar'ın yokluğundan duyulan öfkeyi, onunla var olan ve varlığını sürdüren ne çok şeyi, bir bakıma sevdiğimiz pek çok şeyin müsebbibi de o, sürekli yinelenen 'keşke burada olsaydın' isteğindeki yakıcılığı, bir zamanlar onun varlığıyla biçimlenen, yürüyen, süren şeylerden şimdiye, bize kalanları bir anımsama eşliğinde sevmenin kekre tadını, ezcümle, yitirilen bir insanla bir dünya yitirdiğimizi, ve her şeyi usuldan derin hissettiren bir içleniştir.

Onat Bir Şenliktir

Onat Kutlar'ın yaptığı her şey; şiir, öykü, sinema, demokrat ve aydın oluşu da öyledir, derinden bir his bırakır, tıpkı onunla hiç karşılaşmadan, onunla tanışmadan benim de hissettiğim duygunun iyiliğe gülümsemeye benzer bir şey olması ve bunun hep süreceğine olan sarsılmaz inanç gibi. Demek ki uzağı ve uzakları olmayan birinden, Onat Kutlar'dan söz etmiş oluyoruz bunları söylerken. Çok yakın arkadaşım Reha Mağden'i yitirdiğimizde, hiç yüzyüze gelmemiş olduğumuzu fark ettim. Yazdıklarından, yaptıklarından, bildiklerimden ve ortalama beş yılda bir yaptığımız uzun telefon görüşmerinden, demek ki sesinden arkadaşmışız Reha'yla. Onat Kutlar'ın da gözlerinden dolayı arkadaş olduğumuzu düşünüyorum. Tanıdık ve yakın bakıyordu, bu bakış da bana tanıdık ve yakın geliyordu. Anlamak isteyen gözler, dinleyen gözler, üzülen, merhamet eden, şefkatli gözler, dostluğa dalmış gözler ve kimseyi ötelemeyen, geri çevirmeyen gözleriydi onlar Onat'ın. Gözlerine toplamış, biriktirmişti demek içini, ruhunu, gönlünü.


Onunla, Onat'la birlikte herkes bir şey yitirdi, bir yerini, bir parçasını, varlığını biraz, geleceğini biraz. Her şey durunca, anıların yükü artar, şimdi ve gelecek de birer anı olarak yerlerini alır. Hele bu anılar çok insanla, çok zaman, çok yerde, çok yaşantı, çok güzellik, çok içtenlikle yaşanmışşa, anıların işi daha da zorlaşır. Bunlar Onat'lı zamanların anılarıdır denir, yitik zamanın ardında gibi hiç bitmeyecektir, tam tersine yaşanırlık kazanacağı için, sürekli yenileri eklenecektir.

Onat, söylence gibi. Bir varmış, ne işler yapmış. İster Simurg deyin, ister otuz kuş birden... Şiirlerin Onat'ı, öykülerin Onat'ı, denemelerin, filmlerin, anıların, mektupların, dostlukların, hayatların, itirazların, aydınlıkların, umutların Onat'ı. Hem Onat da Umut demek sayılmaz mı? Nedense Onat deyince Umut demişim gibi hissederim. Onat'ı yitirince anladık ki, o parçalarının bütününden kat kat fazladır, kat kat büyüktür, çoktur. Tıpkı Aziz Nesin gibi, tıpkı Yaşar Kemal gibi. Sadece yaptığı işlerin, onu oluşturan, biçimlendiren parçalarının toplamından değil, yaşı da kendisinden büyük, sanki kendisinden de önce yaşamış bir Onat var. Onu 12 Eylül'de Aydınlar Dilekçesi'nin imzalanması için çabalarken, 12 Mart darbesinde Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamını engellemek için çırpınırken gördüğümüz gibi, Şeyh Bedreddin'in müritlerinden biri gibi, Torlak Kemal gibi, Börklüce Mustafa gibi de görüyoruz. Şeyhinin, önleyemediği katlinden apacı, Serez çarşısında yağmurun geceye dönmesini bekler gibidir, Bedreddin'in boşlukta çırılçıplak sallanan bedenini alıp o ağaçtan indirmek ve sonsuza kadar saklamak üzere. Sanki aynı Onat, bu kez 1940’lı yıllarda Attila İlhan'la beraber Paris'tedir, Tristan Tzara, Aragon gibi şairlere, entelektüellere, yazarlara, 'Türkiye'nin en has evlatlarından Nazım Hikmet'in hapislerde çürüdüğü'nü anlatıp harekete geçmelerini istemektedir. 1950'de genel af ilan edlip Nazım bunun dışında tutulunca, annesi Celile Hanım eski Galata Köprüsü’nün üstünde oğlunun hapiste haksız yere tutulmasına karşı vatandaştan imza toplarken, Onat Kutlar da ona yardım etmektedir...

Onat Kutlar

Onat Kutlar

Onat Kutlar hep bu hissi veren, bu gerçeği yaşatan adamdır işte. Birer 'anıt' hissi veren kitaplar yazmıştır. İshak deyince Yusuf Atılgan'la, Bilge Karasu'yla bir düşünürüm onu. Peralı Bir Aşk İçin Divan'sa bilmem ki neden en çok kendisini çağrıştırır. Biraz Ergin Günçe'yi. Sanki bir şiirin iki yüzü gibidirler, bir günü gibidirler, gecesini Kutlar Onat yazmıştır, gündüzünü 'Yavrum Ergin'. Yeter ki Kararmasın başlıklı aylık yazılarıyla, o yıllarda yazılabilecek en yürekli, en aydınlık yazıları yazdığını, 'çok film adam şu Onat' duygusunun şakacı bir bıyık gibi kitaplarının üstüne konduğunu, arkadaşlığın da bir 'güzel sanat' olduğunu ve arkadaşlarını sanat yapıtları gibi severken, sanatçıları da tanısın, tanımasın arkadaşları gibi sevdiğini ve Sinema Bir Şenliktir adının elbette Paris Bir Şenliktir'e gönderme olduğunu ve bu mektubun üstündeki 'gönderen' kısmında 'Onat Bir Şenliktir' yazdığını...

Ülkemizin gökdelenle simgeleşen bu karanlık çağı, insana, dünyaya, hayata, çocuklara, kuşlara, tabiata, göğe, kadınlara ve Tanrıya bir meydan okuma gibi koyulaştıkça koyulaşıyor. Yoksulluksa derin bir gökdelen gibi derinliğine yükseliyor. Çok iyi yazarlar, şairler, müzisyenler, sinemacılar, sanatçılar var, okunuyor, dinleniyor, izleniyor, seviliyorlar. Ama bir şey eksik, 'başka türlü bir şey benim istediğim' der gibi söylemeli, olmayan bir şey var. Bütünlüklü bir tavır serileyen, adeta 'diyalektik insan' diyebileceğim o insanlar yok. Onat Kutlar o diyalektik insanlardan biriydi. Organik aydındı, romantikti ve şövalyeydi elbette. İş başka fikir başka diye 'normalleştirme'yi aklına bile getirmeyenlerdendi. O yüzden ayrılmıştı reklam ajansındaki ortaklığından, Turgut Özal'ın partisinin seçim kampanyasını yapmamak, bu suça ortak olmamak için. 'Bizde çok adam bulunur' lafı bir ezber değilse, onu artık -di'li geçmiş zaman için kullanmak gerekir, 'bulunurdu' demek gerekir.

Sinematek, 1965'te onun öncülüğünde kurulalı 50 yıl olmuş. İKSV'nin 1982'den 1995'e kadar yönetim kurulu üyesi ve adı kurulduğu zaman “Sinema Günleri” olan, doğrusu benim de o adla sevip andığım, İstanbul Film Festivali'nin de başından beri  danışma kurulunda yer almış Bahar İsyancıdır. Bahar isyancı olduğunu yıllar sonra Gezi'de gösterdi, yine gösterir. “Gömü bulmuş bir define arayıcısı, yeni bir kıtayla karşılaşan bir gezgin, yeryüzünün sonsuz zenginliğine gözlerini açmış çocuk gibi” olan Onat Kutlar'ı, çok sevdiği Hamza Hekimzade Niyazi'nin 1918'de yazdığı dizelerle selamlıyorum: “Bırak çürümüşlük ve ceset kokan bahçeleri / Orada kukumav kuşları kışlasınlar / Genç bahçelerimizde bizim / Yaktı ışıklarını ilkbahar...”


İstanbul Film Festivali, Festivalin kurucularından Onat Kutlar’ı, ölümünün 20. yıldönümünde özel bir gösterimle anıyor. Onat Kutlar ve arkadaşları tarafından 1965 yılında kurulan Türk Sinematek Derneği’nin bu yıl kuruluşunun 50. yılı. Onat Kutlar’ın favori yönetmenlerinden Visconti’nin 1963 yılı yapımı başyapıtı Il Gattopardo / Leopar festival kapsamında gösterilecek. Onat Kutlar’ın 1967 yılında Sinematek’in yayını olan Yeni Sinema Dergisi’ne yazdığı Visconti yazısı da festival katalogunda yer alacak. Sinematek yıllarının, misyonunun ve mirasının tartışılacağı söyleşi 10 Nisan Cuma günü İstanbul Modern’de yapılacak.

0
1628
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle