07 OCAK, SALI, 2014

Nehir Ağzında Buluşmalar

Y. İslâm Dalp, Enis Batur'un Başka Yollar kitabı hakkında yazdı... Başka Yollar, kişinin elinde olmadan sürüklendiği menzillerdir demek geliyor içimden -bazılarına kişinin kendi yanaştığını bilsem dahi. Yolların içine girildikten sonra geri dönme imkanını kısıtlayan ya da tümüyle yasaklayan bir tarafı var. Sapma, her türlü anlamda bir yoldan çıkışı dolayısıyla kayboluşu; yolun karşı kutbunda yer almasıyla da bir yerleşiklik oluşturuyor.

Nehir Ağzında Buluşmalar

Başka Yollar, kişinin elinde olmadan sürüklendiği menzillerdir demek geliyor içimden -bazılarına kişinin kendi yanaştığını bilsem dahi. Yolların içine girildikten sonra geri dönme imkanını kısıtlayan ya da tümüyle yasaklayan bir tarafı var. Sapma, her türlü anlamda bir yoldan çıkışı dolayısıyla kayboluşu; yolun karşı kutbunda yer almasıyla da bir yerleşiklik oluşturuyor. Sürükleniş içinde insanın bir anda kendini orada bulduğu yollar bu tanımlamaların neresinde yer alıyor, diye sormaktansa bir cevabım olduğunu biliyorum bu defa. (Gerçi soru soran çoğu insan gibi bir cevap dolayısıyla soruyorum soruyu-daha doğrusu soruları- uygun olanını bulana değin.) Enis Batur'un Kırmızı Kedi Yayınları'ndan çıkan Rakım Sıfır ile elimizin değemediği, yıkıntılara boğulmuş, -tabiri diğer yerlebir olmuş yerler ve şeyler hakkında bizi uzun bir yolculuğa çıkartmasının ardından bu defa yol ile bütünleşik ama diğer yandan da ne olursa olsun başladığı merkeze dönen(belki dönmek zorunda kalan demeliydim) yaşanmışlıklardan söz ediyor bize Başka Yollar ile.

''Kuş Sesleri''yle açılıyor kitabın sayfaları, bir şey gösterip eğitme dürtüsüyle davrandığını açıkça reddediyor Batur bu başlıkla, Augustinus'a kalpten katılarak. Hayatımızın her aşamasında -ama hususan kendimizi kurmaya başladığımız ilk dönemlerde daha sıkça olur- karşımıza çıkıp bizi yönlendirip bugünkü anlamında benliğimizi ortaya çıkartan, yol gösteren kişilerle karşılaşırız, belki çoğu insan reddeder üzerinde bıraktığı etkileri ama azınlık sayılabilecek bir grup insan da kendine düzenlediği kazı macerasını son nefesine kadar sürdürme niyetinde olduğundan düşünme eyleminin sıfır noktasında makas görevliliğini üstlenmiş olanların peşlerine düşer. İlkokul, ortaokul ya da lisedeki, tabirimi bağışlayın, cins kafadır bunlar. Batur macerasını bizlere açık ediyor, üzerinde ayrıca durulması gereken 'frerelik' geleneği üzerinden. Frereliğin izini sürerken bir yandan da kendisinin yazıda konaklamasına eğilir. İlk kitaplarından beri keşiş imgesi zaten peşini bırakmamıştır, yazıya, yazmaya eklemlendiğinden: ''Her vakit şairi, yazı adamını toplumsal statüsünden ayrı gördüm, tuttum: keşişlikle bir boyutta kardeşsinizdir harfler uğraşında.''

Labirent Kuran Yazı

Kuş Sesleri'nin sonu bir yerlerinden iliklenir öteki metne, frere hikayesi tamamlar kendini. Ancak besbelli ki hikaye anlatmak derdinde değildir EB bize; onun metinlerinde belirip kaybolan bir izlek vazifesi görür sadece, hikayenin altında bambaşka bir şeyler vardır: 'edebiyat üzerinden düşünmek benim yolum' der içbükeylerinden birinde, apaçık 'edebiyatla birlikte düşünmek'ten ayrıksı bir söyleyiştir bu cümle - açıldığı nokta kendi metinlerinin etrafında harelenen düşünceler ve öbek öbek birikip birbiri içine göndermelerle bağlanan kitaplardır.

 ''Eylül'e Doğru''da yanıbaşımızda olanlara karşı ne kadar habersiz olabileceğimiz, ne kadar görmek için yakınlaşıyor olsak da bakan için gözün ekseni değişmedikçe her zaman eksik bir şeylerin olabileceği seziliyor içten içe; tüm bunları belirsiz ve bulanık, perde ardında duran bulutlar gibi oradan oraya sürüklenen içdiyaloglarımızla yönlendiriyor. Her şey bulutlar gibi biçimden biçime geçer yazıda, her şey biçimden biçime geçmektedir de... Metnin ana izleğinde 'baba'nın olduğu görülebiliyor pekala, ancak Batur'un yine kendine ait tarzıyla ele alışına tanık olacağız bu kavramı. Kendi babasının '99 yılında yakınlaştığı ölüm sebebiyle EB, oğlu Sarp'ı da alıp bir yolculuğa çıkıyor. (Yolculuk, yerinde sayış ve sürükleniş arasında belirgin bir fark var mı yazı adamı için, tespit etmek zor doğrusu. Enis Batur'un metinleri söz konusu olduğunda her metnin bir şekilde yola çıkardığını, başka bir yolla kesiştirdiğini, tümden yoldan çıkardığını defalarca deneyimlemişimdir.) İçinde olduğu hali gözlemleyebilmek ve anlamlandırmak için dışına çıkmaya hep ihtiyaç olmuştur: ''Bireyin, içinde yaşadığı, eksiksiz fazlasız parçası, ürünü olduğu bir uygarlığın sağlığını bozulduğunu gözlemleyebilmesi için sıradışı bir perspektifinin olması gerekir – ya ölümün, ölüm sürecinin başladığını cançekiştiğini kavraması: Erişebilir mi birey, bu öngörme düzeyine?'' İlerledikçe kendi üzerine kıvrılan, kıvrıldıkça boyutlar arasında yeni köprüler kuran bir üslup söz konusu yazar için.

Üçe bölünmüş gibi gözüken, yine de yazarın metnine eşlik eden diğer iki metin: yakında bulunan oğulun baba ile ilgili zihninden geçirdikleri ve yazarın bir oğul olarak zihninden geçenler birbirini örtümler durumda. Paralel gidişe rağmen, düşüncelerin arasında belirip kaybolan anlayamama/kopuş yazarın metnine habersizlik olarak çökmüş. Bağlantıların birbirlerine nasıl düğümlendiklerini anlamak güçtür aslında, her şeye rağmen defalarca katetmeyi göze almak gerekir, her bir nesneyi. Sonunda 'pek çok ip birbirine geçti, düğümlendi böylece; bağlantılar kuruldu, çözüldü, bir daha kuruldu, kopmalar ve kaynamalar oluştu' kertesine ulaşır- kitap gerçekleşir.

Son uzun yazı ise 'Dağdarın Sesi',  aslında dağdar (yani acıyla inleyen) ilk bölümde beliriyor: ''bunca yıl yazdığım onca kitap, etrafımda beni kırılganlığımdan koruyacak bir duvar örmeye yetmedi (...) Sorular sordum, dönüp beni yaraladılar. Gövdemin ve ruhumun her zerresi acıyor artık.'' Kitaplarını sonrasında inlemelere benzetir ve okuyucunun inlemelerini duymalarını bekler bir parça. Araya girmeden edemeyeceğim: şairin inlemesi neye yarar, kim içindir-besbelli ki burada kaşıyıp durduğumuz yaradan söz ediyor. Son bölüme yerleşen Dağ, hepsinin gün gelip Kuran’daki kıyamet anlatısında olduğu gibi 'yürümesi' öncesi şair eliyle kıpırdatılması: Önce dağ metaforunu yere çakar şairler örneğiyle EB, coğrafik birim olarak eğilmesi sonradır. Bu kısımda dahi yazının ucu, anlamın mecazî cephesinden eğilip su içmekten geri durmaz: Hölderlin'den Heidegger'e ilerlerken dağlar üzerinden yürür ve onunla olan hesaplaşmayı, birleşmeyi, bütünleşmeyi ilkin parçalarına ayırarak sonra her bir kimse için ayrı bir yol hikayesi olabileceğini vurgulayarak zincirin halkalarını tamamlar. Dağ, harfleri çağrıştırır bir yandan-bir türlü aşılamayıp etrafında dolanılmasıyla. Batur 'harflerimden sıradağlar kuracağım' der -oluşturduğu kitap dağları yetmiyormuş gibi!

Kitabın son metninde beliren Dağ temasını kitabın içindeki diğer metinlere uygulayabilir ve pekala bunları alt başlık olarak dile getirebiliriz bana kalırsa: atkestanesi, bulutlar ve dağlar. Nesnelerin 'insan yaşamındaki yeri, onun için taşıdığı önem ve düşüncesi için yol göstericiliği' ile ilgileniyor Batur -asıl bu nesneler olmasaydı ilginç olurdu. Her bir parçaya coğrafyadan isim verilebileceğini söyleyişim boşuna değil, kendi itiraf ediyor: ''Başka Yollar'ın içimde hazırlanışının coğrafya hareketlerini andıran özellikleri olduğunu görüyorum.''

Ruhu Çizmek

''Bir edebiyatçıyı yalnızca yazabildikleri, ortaya koyabildikleri ile ölçmek, değerlendirmek benim gözümde kesinkes yanlış; daha ileri gideceğim: Gülünç bir yoldur. Yazı'nın gerçekleşmemiş, türlü nedenlerle kâğıt üzerinde belirme, biçimlenme olanağı bulamamış yakası Yapıt'ın canalıcı öteki coğrafyasıdır – o beldelere gitmeyi, onları tanımayı öğrenmeli okur kişi, aynanın öbür yanına geçmenin yordamını bulmalı.'' Aklıma bir başka kitabı, Rakım Sıfır'da ''Tolstoy’un Son Yolculuğu''nu nasıl yazamadığını anlatışı geliyor Batur'un; diğer yandan Tanpınar'ın Aydaki Kadın'ı, başka başka büyük yazarların mektuplarında günlüklerinde tekrarlanıp duran, sinopsisleri beliren ama terekelerinde izlerine dahi rastlayamadığımız, tanımları dahi lezzet doğuran yapıtlara kayıyorum.- şairin evinin koridorlarında dolaşmayı öğrenmeli kişi. Yine de Başka Yollar'ın içinde yer alan metinlerde, Enis Batur okuyucularının aşina olduğu, yazarın ikidebir araya girip yazdıkları ile yazı tasarıları arasında gidip gelmelerinin anlatmasından ötürü, sitemini eksik etmeyecek okurlarına karşılık daha üst bit teklif sunuyor: 'Hazzı paylaşmakla sınırlandırılmamalı okur-yazar ilişkisi, ağrıların paylaşımından doğacak daha yüksek bir eşik yaratılabilmeli.' Gerçi bu araya girmelerin, tamamen laf arası yerine anlatı arasına girdiği ve neredeyse geçmişe dönüşlerin yer aldığı bölümler olarak kitabın ''Eylül'e Doğru'' metni farklı bir yerde duruyor, değinerek geçelim.

Bir de şu var: Yazar, dağların sürüklediği(rastgele gibi gözüken ama bir plan çerçevesinde usul usul ilerleyen) anlatım sırasında Ece Ayhan ve Dağlarca'yı burun buruna getiriyor. Tilki adlı kitabında Kuyruklu Yıldız kesişmesinden sözederken de Ece Ayhan ve Dağlarca’yı burun buruna getirmişti- bu defa aynı karenin içine sığıştırarak. Sanırım tekrarlar Enis Batur'un peşini bırakmıyor, onun da bundan şikâyeti yok zaten!

Bitirirken küçük bir alıntıya ek bir soru: ''Bir ana eksen üzerinde kuracaksınız kendi yaşamınızı'' diyor EB, ''bu yetmesin size, onu yumuşatmanızı, beslemenizi, dengede tutmanızı sağlayacak bir ikincil eksen daha bulun yolda, bunalınca ona saparsınız -kişi, yoksa, kendinden bitkin düşer.'' Yalnızca bu kitap için bile çokken, Batur'unki ne peki, kaç tane vardır- bir bilen çıkar mı?

Başka Yollar / Enis Batur / Kırmızı Kedi Yayınları /240 sayfa

0
1160
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle