18 TEMMUZ, CUMA, 2014

Leyla Erbil’e Mektuplar

19 Temmuz 2013’te dünyadan giden Leyla Erbil’i saygı ve sevgiyle anıyoruz… Özlem Gülçiçek “Leyla’ya Mektuplar” yazdı…

Leyla Erbil’e Mektuplar

Arkadaşlık güzel şey. Ama her güzel şey gibi emek, özen, sahicilik, sorgulama, anlayış, biraz da acı istiyor. Gerçek arkadaşlık için çekip gitmeyi bilmek, yalnızlığı göze almak gerekiyor.

Tam da sorgulamaların ortasında hayatıma Leyla giriyor. Gündeliğimin karmaşasında “Kalan” bir zerafet ve umut oluyor. Taşlarla çarpıyor beni, sonrasını anlatmayayım; anlatmakla olmaz. Her sayfada daha da bağlıyor kendine, hayranlık sevmem ama hayran bırakıyor. Ne istersem anlatıyor, yalnızlık kayboluyor. Üstelik Asuman K.’nun dediği gibi “falcı yazar” o. Sonra Kalan’dan gerçeklikler giriyor hayatıma; defalarca, korkuturcasına.

Anlatacak kimsem olmadığında Leyla’ya anlattım ben hep; Göbeklitepe’yi, Uruk’u, Sea Peoples’ı, Lucy anamızı, Herakleitos’u, sevdiğim deli cazcıları, mitolojiyi, eski Yunan’ı, Şölen’i, yarasaları, Gyges’i, Pannonica’yı, kadınlığımı, hırçınlığımı, tatlığımı, zayıflıklarımı, lümpen saçmalıkları,  yeşil’i, ne varsa hayatımda hep anlattım; hiç sıkılmadı, kitaplarında karşılık verdi bana. Her yerde karşıma çıktı, delice, akıl almaz tesadüflerle. Cümlelerimi tamamladı kitaplarında. Acılarımı, hatalarımı, kızgınlıklarımı, çelişkilerimi de anlattım ona. Yargılamadı hiç beni, sadece bazen yakıştıramadı bazı şeyleri. İçimi açtım, zayıflıklarımı gösterdim. Kalbim kırıldığında şarap içip, Hesiodos okuyup, güldük.  Daha az hata yapmayı, daha doğru sorular sormayı öğretecek bana bir gün.

Öylesine bir hayali arkadaş değil Leyla. Aklına, duruşuna, edebi zenginliğine, korkusuzluğuna, her şeyi merak eden ve kanatarak sorgulayan haline kapıldığım kadın. Bir de inanılmaz tesadüflerle karşıma çıkışı var.

Yapmak için önce yıkmak gerek bazen. Gitmenin onurunu gösterir Leyla. Hep cici evlat, cici arkadaş, cici sevgili olmaya çalışmak kötü işte. Tamam ortalıkta konuşamayız bunları her zaman da, böyle dost ortamında edelim kelamımızı. Yüklerimden kurtulup kurtulup Leyla’nın dostluğuna gittim ben.

Sürekli onay ve alkış beklemiyorum ama bazen -kendimi açtıkça daha da ihtiyaç duyar oldum- paylaşmak istiyorum. Yapayalnız kalabilirim, savrulmam sanırım, bunu göze alarak yola çıktım. Ama yalnızlıklarımız dokunsun istiyorum zaman zaman. Birbirimizin alanına saygı duyarak paylaşmanın çok güzel olduğunu biliyorum. Köpek masumiyeti ve sevinci doğuyor içime. Daha bir kocaman gülümsüyorum.

Sadece sek votka ve acı biber turşusu ve korkunç bir sorgulamacadan oluşan kesitlerimde de Leyla var yanımda. Ben sürekli şikayet edenleri, huysuzları,

mutsuzluklarını başkalarına yıkanları sevmem. Komik olmayan acıları da sevmem. Hep ilgi bekler tavırları da sevmem. Leyla acıları, onursuzlukları, ikiyüzlülükleri dibine kadar anlatır ama umudu hep satır aralarında saklıdır. Tembelleri sevmez o.

Güzel arkadaşım en zor anlarda gelir; önce dalga geçer, sonra sorgular, sonra anlamaya çalışırız birlikte, sonra ince ince güleriz. O acıdan beslenen bir kadın değildir, hem de her şeyi eleştirir. Hatalarımızla savrulmayı değil de, mücadeleyi gösterir. Sonra acıdan nefes alamaz bir haldeyken “Acılar insanı daha dürüst, daha onurlu kılar. Her şey evrilir, ben şımarık Ozi’yi özledim.” der.

Konuşamayacaklarımı anlattım ona; insan sevdiklerini ve özelini herkesle konuşmamalı sanki. Dünyayı sevgi kurtaracak dedi, Platon bile böyle dedi, dedi.

Sonra dedi ki: “...neden hala hakikatinin peşindesin sen be kadın,,, hangi hakikatinin,,, ama bilmelisin,,, evet evet insan bilebileceği kadar bilmeli,,, gidebileceği kadar gitmeli...”

Bu şapkadan tavşan çıkmaz. Bilmiş bilmiş konuşurken Leyla öyle bir ayar verir ki, susarsın, utanırsın. Utanmak güzeldir, utanmayı unutmuş insancık yığınları içinde, pek de kıymetlidir. Utanılası arkadaşlıkları bırakmaktan korkmam ki; Leyla’ya nasıl yazarım sonra?

Arkadaşlık kendi aileni kurmak gibi de geliyor bana. Ailenin kan bağından gelenini -hiç değilse de çokça- önemsemiyorum. Ama şanslıyım ki kardeşim, iyi ki kardeşim, dediğim bir kadın. Sevdiğim, saygı duyduğum, akıl danıştığım, güldüğüm, yanımda duran bir kadın. Annem ve babam -mücadeleyle de olsa- hayatıma saygı duyan, en azından kendilerinde müdahale hakkı görmeyen, sorgulamadan seven insanlar.

İnsanın arkadaşlarıyla kendi ailesini kurmasını pek seviyorum; sorularla, acılarla, hatalarla, yalnızlık korkusuyla değil de sevgi ve paylaşımla olanıyla; vıcık vıcık sevgi kelebekliğiyle değil de, hakikat arayışındaki sahici sevgilerle; eleştirerek, sevmenin sakinlik getirdiği bir iklimde kurduğumuz ailemiz. Özne olabildiğimiz ailemiz. Yeşil kalabildiğimiz ailemiz.

Leyla gibi arkadaşlar kolay bulunmaz hayatta. Ama onun gibi hep hakikati aramak, hep hakiki dostluklar kurma çabasında olmak istiyorum.  Zaman, incelik ve özenle bulmaz mıyız hayatımızın en değerli güzelliklerini ne de olsa?

Leyla’ya Mektuplar’dan parçalar

Ne demek acaba otuzların kadını? Var mı bizi birleştiren bir şey? Bedeniyle aklını bozmuş kadınlar mı? Aile ve çocuktan başka bir dertleri olmayanlar mı? Özgürlüğümü yaşarım, her istediğimle sevişirim, nasıl da kendimim, aştım ben diyenler mi? Yalnızlıktan kaçmak için öylesine ilişkiler yaşayanlar mı? Kendini tanımak için kitaplar okuyan, ama hayatlarında değişime kapalı kadınlar mı? Leyla Erbil, Tezer Özlü, Tomris Uyar, Füsun Akatlı, Sevgi Soysal, Simone de Beauvoir okuyan kadınların canı acımıyorsa, değişmiyorsa arkadaşları, sevgilileri, erkekleri, kadınları, yalnızlıkları, ne anlamı var ki okumalarının? Ölsünler mi? O kadar da değil canım ama olmasalar bir şekilde.

Özgür olmak için aşkı, sevgiliyi, sevdiğin adamı reddetmek gerekir mi ki? Bazen. Bazen değil.

Ama en kanatıcı olanı ne biliyor musun? Onları umursamayacak bir noktaya geldiğinde -o döpiyesli teyzeleri, peygamber aşıklarını, tiksinç aç gözleriyle bakan adamları, salak ve asalak ve kadınları, çocuk da kariyer de yaparım, pek harikayımcıları- aynı yolda olma ihtimalin olanların da, bazen derinde, bazen senin -salakça- göremediğin kadar ortalıkta, “onlar” gibi olmaları. Sen ne kadar azadesin ki o adamlardan/kadınlardan? Neyse bu kadar da haksızlık etme kendine.

Hannah Arendt’in dediği gibi kişi kendini gerçekten bilemez, dolayısıyla kendini analiz etmemelisin.

Leyla çok yalnızım. Öyle yalnızım ki sanki dünya benim.

***

Küllerimi saklayacağın urneyi seçelim? Acılarımın Urnefield’i ne de kocaman oldu? Uranos’un kızları Erinysler sizden bir şey istemem? Kaybetme itidalini deseniz? Akheron sahilinde gibiyim. “Kötülük seni kötülüğe mi mecbur etti” sevgili Elektra?


Evet sevgili Glaucon’a anlatalım Leyla, araştırıyoruz hala. İnsan, ahlaksızlığının görülmeyeceğini bilse hala ahlaklı davranmaya devam eder mi? Ne hatalar yapıyorum bazen. Önce kızıyorsun, ama sonra kırgınca da olsa sarılıyorsun.

Paganları mahveden Theodosius! Oysa o güzelim obeliskin altında ta Mısırlardan buraya bu dehşet verici güzellikteki taşları getirdi diye hayran olduydum. Hepiniz aynı mısınız?

***


Düşünceyi doğru pratikle evlendirelim. Gerçek anlamda edebiyatla ilişki kurmuş bir kişinin Marksist olmaması zor mudur Leyla? Leyla seni gördükten sonra kadın olmak mümkün mü? Ben mutsuzluğumun mezar kazıcısı mıyım acaba?

Ben halkımı senin gibi sevmedim hiç. Niye ki? Vicdan ne ki? Niye vicdanlı olayım ki? Üzerine düşünülmemiş vicdancılıktan kusacağım!

Sen hayatımda tanıdığım en zarif kadınsın Leyla. Öyle güzel akıyor ki yazdıkların; hem öyle sahici hem de öyle estetik ki. Üstelik bu zerafetle ezmiyorsun da beni. Eksik hissediyorum evet ama yetersizlik gibi değil. Ah dostum. Yalnızız yine seninle. Keşke her yalnızlık böyle güzel olsa, böyle zarif olsa.

Ama diyeceklerim çok, çok da, kelimeler dizilmiyor. Nasıl kuracağız zihnimde dönen dalgaları bu satırlara? Keşke daha çok tarih tutaydım. Affet beni, ne olur kızma. İnan o kadar basit değil. Sıkıldın farkındayım ama ben de yapmadım böyle hiç. İnan ilk. Bilemedim ben de işte. Yoksa bunca acıyı, bunca zor geçişini her bir saniyenin, feda etmezdim bu basit vicdan ve ataerkil geyiklere.

Öğretilmiş “vicdan” ya da “hakikat” arayışı? O uzun İstanbul trafiklerinde bir gecede bulunmaz mı yalnızlığa hükmetme becerisi?

Köklerimizin olduğu Afrika’daki Büyük Rift Vadi’sindeki adamların sadeliğini delice merak ediyorum. 2,5 milyon yıldan fazla oldu Leyla. Sevgili Australopithecus africanus’lar  şu halimizi görse ah şu zamane şımarıkları derdi sanırım.

3,2 milyon yaşındaki Australopithecus afarensis anamız “Lucy” “İşiniz mi yok evladım, rahat batıyor size, rahat!” diye söylenirdi. “Biz ne dağlar, vadiler deldik, ne evlatlar feda ettik; siz bu duygusal boşluk geyiklerine giresiniz diye mi, hep mutsuzsunuz, hep melankolik, bu ne ya!”

İnsanoğlunun Beşiği denilen “Olduvai Gorge”a gidelim mi Leyla? Çarpıldığım neredeyse 2 milyon yıllık Olduvai taşına insanlar burun kıvırınca nasıl da kalbim kırılmıştı, hatırlar mısın? Olsun, ben de sana anlatırım.

Bushmen’i nasıl da geri kalmış buluyoruz ya. Ne bu medeniyet? San People’ın Drakensberg dağlarındaki mağaralara yaptıkları resimlere bir bak bakalım? Altamira’ya, Chauvet Cave’e bir bak bakalım? Niye yaptıklarını bir düşün bakalım? Bu hayvanları avlıyorduk, iki de resmini yapalım değil ki. O kadar basit değil. O kadar basit olmadığından o kadar güzel ya. Bir gün belki uzun uzun konuşuruz. Belki nöroloji iyice gelişir, Profesör R. bize güzel anolojiler yapar, duygunun bile var olmadığını keşfederiz. Belki tüm bu saçmalıklar evrimimizin bir parçasıdır. Şurada hepi topu, 10.000 yıllık “Medeniyet” kültürümüz var (!?) Medeniyet kavgası yapmayı özledim Leyla. Negatifin içindeki ütopyayı bulup çıkarsak artık?

***

Yazamadım bir zamandır sana Leyla. Yazmaya yüzüm yoktu galiba. Salt senden değil, kendimden de utanıyordum. Şimdi daha iyiyim sanırım. Günlerim karanlık hala. Sabah her şey düzelmiş, netleşmiş gibiydi. Öğlen titreme nöbetindeydim. Galiba panik atak böyle bir şey.

Uzanarak Dionysos’lu kylix’imden içsem seni? Ganymedes getirir belki içkimizi? Rembrant’ın “Rape of Ganymede”sindeki gibi değil hiç deriz, Rubens’e benzetiriz. Rubens deyince ağlayasım gelir, susarım. Hep mi ağlayanlar kazanacak bu hayatta Leyla?

***


Leyla var işte! Bugün Otuzların Kadını’nı okurken seni düşünüyordum. Deli kadın aklımın ermediği bir şekilde birden çıktın karşıma. Gündökümü’nden bir alıntıda. Deli misin be kadın? Delisin de aslında. Deliriyorum deliliğine. Ama senin bu güzel deliliğine daha anlamlı teğeller içeren bir acıyla gelmek isterdim.

Sıkıldım bu oyunlardan ve kelime cambazlıklarından. En çok da felsefik/psikolojik/post-modern kaçışlardan. Güven bana, birer birer kurtuluyorum zayıflıklarımdan ya da yanılsamalarımdan.

Sence yazdıklarımızın çizsek üstünü, geçer mi? Ama ya daktilomuzun silgisi yoksa? Ya bir Audrey Hepburn filmindeysek ama 1961’de ne yapacağımızı bilemiyorsak? Duracak mıyız yoksa, yoksa?

***


Bilge Karasu’nun Vinteuil aramasına şaşırmamana şaşırdım Leyla. Belki de gençken olsaydı çok başka hissederdin. Saint-Saens, Debussy ya da Faure gibi empresyonistlerden birisi midir ki gerçekten? Ah şu Bilge de, her şeyi bilmek zorunda mı? [Leyla, deli miyiz biz? Tam şu yukarıdaki cümleyi yazdım, sonra baktım ki sen de “Şu Bilge’nin bilmediği yoktu.” yazmışsın. Deli misin be kadın? (23.11.2013)] Üstüne de Berlioz. Yeter artık, Tanrı’ya inandıracaksın beni.

***

Uruk’a, tüm şehirlerin anasına gidelim mi birlikte? Deli Gılgamış’ın mekanına? Yolda sarılalım, heyecanımız ölümsüzlük arayışına kadar varsın? Yazarak ölümsüzleşir miyiz acaba?

0
2235
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle