10 HAZİRAN, ÇARŞAMBA, 2015

Kölenin Kaçma Arzusu Duyma Hastalığı: Drapetomania

Özgür olma arzusu bir hastalık olabilir mi?

Murat Gülsoy yazdı…

Kölenin Kaçma Arzusu Duyma Hastalığı: Drapetomania

Özgür olma arzusu bir hastalık olabilir mi? Garip bir soru gibi geliyor ilk bakışta. Özgür olmak en doğal ve en tartışmasız insan haklarından biri kuşkusuz. Beni bu konuyu düşünmeye iten ilkin Mazhar Osman’ın 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanı sırasında yaşananlar hakkında söyledikleriydi. Mazhar Osman, sıra dışı bir ruh hekimi olarak o günlerde yaşananları  “ihtilal delilikleri” olarak tanımlıyor hatta bu yüzden deliren bazı hastalarından örnekler veriyordu. “Hürriyet”ten başka bir şey düşünemeyen bunu bir takıntı haline getiren bir hastanın coşkun hallerini oldukça komik bir şekilde anlatıyordu. İnsanların kendilerini saran görünmez toplumsal ve psikolojik bağlardan kurtulduklarında delirebileceklerini iddia eden alaycı bir üslubu vardı Mazhar Osman’ın. Abdülhamid’a karşı ayaklanan, onun tek adamlığını elinden alan, askıya alınmış olan anayasayı yeniden yürürlüğe sokan ihtilalin insanlar üzerindeki etkisini babasına baş kaldırmış şaşkın çocukların coşkusu gibi anlatıyordu.

Mazhar Osman’ın coşkulu hürriyet arzusunu bir hastalık gibi ele alması bana Amerikalı doktor Samuel A. Cartwright’ın drapetomania adını verdiği hastalığı hatırlattı. Irkçılığın utanç verici sayfalarında yerini alan Dr. Cartwright, Zenci Irkının Özellikleri ve Hastalıkları adlı kitabında İncil’in kölelerin efendilerine boyun eğmesi gerektiğini ve asla kaçma arzusu duymamaları gerektiğini söylediğini yazıyor. Ancak bu kölelerden bazıları “kaçma hastalığı”na yani drapetomania’ya yakalanıyorlar! Dr. Cartwright’a göre eğer beyaz adam Tanrı’nın arzusuna karşı gelir de kölesini kendi seviyesine çıkarmaya çalışırsa ya da kendisi onun seviyesine inerse veya Tanrı’nın ona verdiği gücü suiistimal edip de zalimce cezalar verirse, kölenin ihtiyaçlarını sağlamazsa köle kaçmaya kalkışabilir. İyi davranılırsa, yeterli yiyecek, giyecek ve yakacak odun verilirse, her aileye kalabilecekleri bir ev sağlanırsa, ancak geceleri ortalıkta dolaşmalarına, içki içmelerine izin verilmez, birbirlerini ziyaret etmeleri sınırlanır, aşırı çalıştırılmazsa yönetilmeleri son derece kolay olur, tıpkı dünyanın başka yerlerindeki diğer insanlar gibi! Ama bu “normal” şartlarda kölelerin kaçma isteği duymaması gerekir. Yine de kaçma isteği duyuyorlarsa bu artık drapetomania’dır. 19. Yüzyılın ortalarında yazdığı bir makalede bu hastalığı tanımlamakla kalmıyor Dr. Cartwright, aynı zamanda tedavi de öneriyor. Kölenin içine girmiş bu şeytanı kovmak için sistemli bir şekilde kırbaçlanmasını önleyici bir tedavi olarak öneriyor; ama tabii ayak başparmakların kesilmesi şeklinde daha kalıcı bir tedavi de mümkün diyor ya da bu uygulama ona mal ediliyor.

Günümüzde sahte-bilim olarak nitelenen drapetomania yani kölenin kaçma arzusu sanırım Mazhar Osman’ın alaycı bir şekilde ele aldığı hürriyet delileri ile akraba olmalı. Kölelere çocuklara davranıldığı gibi yaklaşılmalı diyen Dr. Cartwright’ın yaklaşımı bugün bize ne kadar uzak? Halkları, insanları, kitleleri, yığınları manipüle eden muktedirlerin sosyal psikolojiden devşirdikleri çok şey var kuşkusuz. Aslında o kadar karmaşık düşünmeye gerek yok. İnsanları belirli sınırların içinde yaşatıp emeklerinden azami ölçüde yararlanmak, bir başka deyişle sömürmek için Dr. Cartwright’ın formülünün kullanıldığı da çok açık. Aradan iki yüz yıla yakın zaman geçti. Görünürde o zamanki gibi bir kölelik sistemi yok. Ancak 19. Yüzyıl Amerika’sındaki Afrika kökenli köleler için kurulmuş o cümleleri (...iyi davranılırsa, yeterli yiyecek, giyecek ve yakacak odun verilirse, her aileye kalabilecekleri bir ev sağlanırsa...) okurken insan ister istemez bu koşulların günümüzde kâğıt üzerinde özgür olan ama yaşamlarını çalışarak (emeklerini satarak) kazanmak zorunda olan tüm insanlar için eşitlenmiş olduğunu fark ediyor. Ama insan zaman zaman kendini bir köle gibi hissetse de temelde özgür bir birey olduğunu biliyor. Bu biliş, ona herkesle eşit haklara sahip olduğunu söyleyen yasadan kaynaklanıyor. Oysa bu yasaların ideal olarak uygulanabilirliği bir ütopyadan öteye gitmiyor. Özgürlüğün sınırları ülkeye, zamana, duruma göre farklılıklar gösteriyor elbette ama benim ilgimi çeken genel gidişatın analizi değil aslında. Genel gidişten, norm olarak benimsenmiş durumdan sapmalar daha ilginç geliyor... Yani yemini suyunu eksik etmediğiniz kuşun kaçıp gitmesi, kölenin her şeye rağmen özgür olma “hastalığına” yakalanması ya da sıradan hayatımızın bir yerinde tüm yüklendiğimiz sorumluluklardan, işlerden, sınırlamalardan kaçıp kurtulma arzusu duymamız. Böylesi bir özgürlük arzusu duyabilir mi insan? Duysa bile bunu gerçekleştirebilir mi? Zaman zaman ortadan kaybolan insanların hikâyelerine rastlarız. Siyasi nedenlerle gözaltına alınıp kaybedilen insanlardan söz etmiyorum. Kendiliğinden, durup dururken çıkıp giden, evini, ailesini, yaşadığı yeri terk eden ve kendisinden bir daha haber alınamayan kişiler... Hatta bazıları hakkında aslında başka bir şehirde, farklı bir isimle yeni bir hayat kurduğuna dair şayiaların çıktığı ne derece gerçek olduğu tartışmalı hikâyeler. Bunları duyduğum zaman tedirgin olurum. Yüksek bir yerden aşağıya bakarken, aniden kendime hâkim olamayıp boşluğa atlayacakmışım gibi hissettiğim zamanlardakine çok benzeyen bir tedirginliktir bu. Hayır, derim kendi kendime, o insanlar kim bilir neden kaybolmuşlardır ortadan; kimisi belleğini yitirmiştir, kimisi bir kaza geçirip ölmüştür. İnsan kendi hayatından çıkıp gidemez...

İnsanın kendi hayatından çıkıp gitmesi çok zor, ama çıkıp gitme arzusu duyması o kadar da az rastlanan bir durum değil sanıyorum. Üstelik bu türden bir arzuyu duyduğu zaman, çıkıp gidemese de yaşadığı hayatla kendisi arasında bir uçurum açılmıştır. O uçurumun kenarında her şeye rağmen yaşamayı sürdürmek özgür bir birey olduğuna dair naif bir inanca sahip olmakla mümkün sanırım. 

0
3181
3
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle