03 MART, SALI, 2015

Kelime Maratonu Toulouse

Toulouse, Claude Nougaro’nun sesi ve vurgusuyla hepten özel bir özel isim.

Kelime Maratonu Toulouse

I

Toulouse, Claude Nougaro’nun sesi ve vurgusuyla hepten özel bir özel isim. Nougaro’yu her zaman çok sevdim (kırk yıldır), Toulouse’a 13 yıl önce gene birlikte gelmiştik Tül’le: Çalımlı bir tuğla ve kiremit imparatorluğu; denize uzak ama La Garonne suluyor bütün ovayı ve şehre ayrıca güzelim kanallarıyla dalıp çıkıyor.

Uzun, hayli yorucu tren yolculuğu beş buçuk saat sürdü, gözümü pencereden hızla akan görüntülerden ayırmadım. Sırayla Poitiers, Bordeaux, Agen ve Montauban’dan geçildi: Tanıdık bir coğrafya. Güneye renk, doku, koku değiştirerek geçiliyor. Bir an sarmısak tadı hissediyorum ağzımda.

II

Le Marathon des Mots, Kelime Maratonu, kimbilir kaç yıldır düzenleniyor Toulouse’da. Bu yılın konuk edebiyatı bizimkisi.

Bir hafta öncesi, Le Monde’un kitap eki, üç tam sayfa ayırdı etkinliğe. Giriş sayfasındaki kocaman fotoğrafımla birden Paris’teki mahallemizin ünlüsü oluverdim! ‘Meğer bizim şu sakallı sıkı bir yazarmış’ durumu — yedi yıl süren incognito halim bitti işte.

Cathérine Simon İstanbul’a gelmişti, katılımcı yazarlarla görüşmeye, Ortaköy’de buluşmuştuk onunla. Sağolsun pek yüceltmiş beni, Eco ve Manguel’le (bu kaçıncı!) aynı hizaya oturtarak — doğrusu, tüylerim parladı bir an.

Fransa, onbeş yılda oniki kitabımla ikinci ülkem oldu sonunda. Gerisi gelecek gibi görünüyor ayrıca. Kibirlenmiyorum, gönenç duyuyorum: Bilmem fazla mıdır?

III

1993 Belles Etrangères etkinliğindeki ruh halim (bkz: PD) ile karşılaştırılamaz bugün, 20 yıl sonra gelinen nokta. Adım adım bakıldığında, başlıbaşına bir ikinci serüvendir. Üstelik, daha önce de yazdığımı anımsıyorum, bana kalırsa geç başlamıştı: Fransızcada ilk kitabım, İtalyancadakinden 7 yıl sonra, 48’imde çıkabildiydi. Neyse ki ritm tuttu çarçabuk, şu anda hazırlanan dört kitabım var, üç yayınevinde.

Toulouse’da birkaç dakika ayaküstü görüşebildiğim Ayfer Tunç, İstanbul’da son karşılaşmamızda beni şaşırtmıştı: Kitaplarının çevrilmesi heyecan vermiyordu ona. Düşündüm sonrasında: Belki de benim romantik ve amatör bir tavrım oldu bu konuda, baştan beri önemsedim yazdıklarımın başka dillere geçerek bambaşka okurlara doğru yola çıkıyor olmasını.

IV

Büsbütün haksız görünmüyor da bana, duruşum. Son, Pascal Gibourg’un Haziran başı yayımlanan “Route Serpentine” okuması (www.remuenet.com), Türkiye’de çok seyrek karşıma çıkan bir eleştirel okuma parçasıydı — Gibourg’la tanışmıyorum, daha önce de okkalı bir “Sıçrayan Fasulye” başlıklı yazısı çıkmıştı hakkımda.

Benzeri bir durumu Toulouse’da yaşadım: Ombres et Lumiéres kitabevinde, tıkabasa dolu salonda gerçekleşen EB seansında, Yoël Bertrand’ın kitaplarım arasında dolaşarak kurduğu okuma güzergâhı olağanüstüydü. Belli ki 5-6 kitabımla haşır neşir olmuştu, ama bütün yazdıklarımı okumuş olsaydı ancak bu kadar yerime (yerliyerime) oturtabilirdi beni. Türkiye’deki kültür ortamı adına kederlendim.

Öte yandan, duyar gibiyim: ‘Zaten bir yabancı yazar değil miydiniz, ne bekliyordunuz?’

Bu koşullarda neden yerli olunsun ki, yanıtı kıpırdıyor içimde.

V

Tam da yeri, sırası, Yolcu’da yer alan Kerteriz’e, Pus’a, yirmi yıl öncesinin kalın sisi içinden ‘yabancı yazar-lık’ koşuluna gönderme yapmanın.

Ben, şimdi, nerenin hayaletiyim daha çok?

VI

Toulouse’daki bir başka seansta, Espace Job’ta, Robert Plagnol “Saray”ı okudu. Sonrasında, bir söyleşi yaptı benimle, kurcalayıcı sorular eşliğinde. İyi bir oyuncu farklı bir boyut yüklüyor metninize. Dramatik bir eksene oturtuyor sözünüzü. ‘Yazı’mı “çok koyu ve derin” bulduğunu dile getirdiğinde, nedense yüzüm kızardı gibi geldi bana.

İçimden, “ah, bir de Türkçesini okuyabilseniz”.

VII

Kelime Maratonu yöneticileri, her yazarın yanına gönüllü bir “bekçi melek” vermişlerdi, özellikle yoğun etkinlik trafiği nedeniyle gerekliydi bu. Benimkisi, Vittorio, dünya tatlısı genç bir adamdı: Napolili, Montpellier Üniversitesinde karşılaştırmalı edebiyat doktorası yapmış, çarçabuk kaynaşıldı. İlk gece, yemekte o ve biz, Timour, Robert, Emmanuelle (Galaad yayınevinin sahibi) birlikteydik. Sonra Hakan Günday katıldı aramıza, ilk kez karşılaşıyorduk, belli ki hoş biri, gözüm tuttu onu. Öncesinde Timour ve Sema Kaygusuz’la bir açık oturuma katılmıştık. Kaygusuz’u da ilk kez görüyorum; konuşurken bürlesk yerine bürleks, diyalekt yerine diyalektik demesi, kendisinden ve ailesinden efsane üretmesi tedirgin etti beni biraz. Ertesi gün, Yiğit Bener geldi İstanbul’dan; Aslı Erdoğan’ı, Murathan’ı, Nedim Gürsel’i biriki dakikalığına ancak görebildik.

VIII

27’si akşamüstü, Türk şiiri gecesinde gene Robert Plagnol’laydık. İskenderiyeli Tarık Abdullah nefis ud sololarıyla eşlik etti. Ben bir sunum yaptım, Robert şiir okudu. “Çetin” bir mahallesindeydik Toulouse’un, ortalık köktendinci Arapla doluydu. Tek bir Türk izleyici gelmişti: Bir mimar.

Gece, Tül ve ben, Yiğit’le, hoş bir lokantada yemek yedik: Le Bruit Qui Court (Söylenti o ki!). Geceyarısı, 63’üme bastım. Tül, bu yıl da beni nefis armağanlarla şımarttı.

Ona asıl armağanının kendisi olduğunu söylemedim.

Ertesi sabah, yola çıkış öncesi Yiğit’le başbaşa, otelin terasında, yazı üzre, bir saat kaynattık.

Sophie Bassoule geldi, bir düzine fotoğrafımı çekti gene.

Dönüşte, tren yolculuğu zorlu geçti.

Nougaro’lu Toulouse’un tadı damağımızda mıhlı kaldı.

0
1246
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle