07 MART, SALI, 2017

Kadınlar Yazdıkça İsyan Büyüyor

Geçtiğimiz günlerde Sel Yayıncılık etiketiyle yayımlanan Kabuk kadınların merkezde olduğu, güçlü bir isyan romanı. Kitabın yazarı Zeynep Kaçar ile Kabuk’un şekillenme sürecini ve öyküsünü konuştuk. 

Kadınlar Yazdıkça İsyan Büyüyor

Kabuk ilk romanınız. Hikâye nasıl şekillendi, kaç yıl sürdü hikâyenin oluşumu ve yazıya dökülmesi?

Tiyatro metnine sığmayacak kadar fazla söz birikmişti içimde. Tiyatroda sosyolojik bir dünya kurmayı seviyorum. Ama o dönem psikolojik bir dünyayı anlatmak ihtiyacı içindeydim. Söylemek istediğim şey bunu gerektiriyordu. Kafamda biraz dönüp durduktan sonra kurguyu oluşturdum. Benim için önemli olan kurguydu. Tüm karakterlerim hikâyelerini kendi 33 yaşlarından anlatıyorlar. Biraz bulmacalı bir kurgu oldu, öyle olsun istiyordum. Ama roman aslında en çok yazarken şekillendi. Günlük gibi o gün ne hissediyorsam onu yazdım. Düşünme dönemim kısa sürdü. Yazmak sanırım bir yıldan biraz az bir zamanımı aldı. 

“Bin yıllardır sesini duyuramamış kadın sanatla kendi için yeni bir dünya yaratıyor.”

Kadınlık hallerini, kadın olmayı tartışan, önemli bir roman Kabuk. Son dönem kadın yazarların metinlerini takip ediyor musunuz? Kadının aile kurumuna, statükoya, sisteme karşı koyuşunun hikâyesi daha çok yazılır oldu son dönemde. Modern metinlerde bu isyan halini daha da baskın hissediyoruz, nasıl değerlendirirsiniz bu durumu?

Roman okumayı çok seviyorum. Uzun yıllardır. Sema Kaygusuz ve Mine Söğüt kendi kuşağımda severek okuduğum yazarlar arasında. Sonuçta bin yıllardır ataerkil bir dünyada yaşıyoruz. Ama dünya değişim içinde. Son yüzyılla birlikte sosyal hayata karışan kadınları artık hiçbir kuvvet yeniden eve hapsedemez. O yüzden dünya yeni bir dil ve biçim oluşturmak zorunda. Haliyle edebiyat da bu yönde şekilleniyor. Kadınlar yazdıkça isyan büyüyor. Bin yıllardır sesini duyuramamış kadın sanatla kendi için yeni bir dünya yaratıyor. 

Zeynep Kaçar

Zeynep Kaçar

Yine aynı durum çağdaş tiyatro metinlerinde, performanslarında hissettiriyor mu kendini? Kadının kadınlığı sorgulaması, sanatta ne ölçüde kendini gösteriyor sizce? 

Tiyatro, kadın dilini kullanma ve kadını sahnede temsil etme açısından çok iyi bir yerde. Son on yıldır büyük bir yol aldık Türkiye'de. Ben 2000 yılından beri feminist metinler yazıyorum. Pek çok kadın tiyatro yazarı var kadını anlatan, merkeze alan, yeni bir dil, bakış üreten. Sahnede temsil edilmek çok önemli. Çünkü kim sahnede temsil ediliyorsa, hayatın içinde bir yer edinmiş demektir. Antik Yunan'dan bugüne tiyatro metinlerine baktığımızda gördüğümüz gerçeklik bu. Önce aristokrat sınıf, sonra burjuva sınıfı, sonra işçi sınıfı ve postmodernizmle birlikte kadınlar, eşcinseller, tüm ötekileştirilmiş sınıflar artık sahnede. Bu açıdan Türkiye'de tiyatro çok önemli bir yol aldı. 

"Kim bilir, kim bilebilir ne güzel bir histir tam olmak? Sıradan bir ailede dünyaya gelme kaderiyle taçlanmak. Orada güvende büyümek; sancısız, acısız, korkusuz. Sahi korkmamak nasıl bir histir kim bilir, kim bilebilir? Sobanın yanında hep birlikte yenen akşam yemekleri Şubat sonlarında. Bahara çok yakın. Oracıkta, anne, baba, çocuklar ve sıcak yemekler hep bir arada. Ödevlerini tamamlamış bir çocukluk neşesiyle. Şakalar ve bilmeceler eşliğinde. Önce dört ayaklı, sonra iki, sonra üç ayaklı olan kimdir? Kimdir? Kimdir? Ben cevap vereceğim. Hayır ben. İnsan. İnsandır. İnsan insanın ilacıdır. Başka bir dünyada, başka bir ülkede, başka bir şehirde, başka bir sokakta, başka bir evde insan insanın ilacıdır. İyi gelir yan yana durmak. Hep bir arada. Hiç yıkılmayacakmış gibi. Hep sonsuzmuş gibi, orada, kadim. Bir arada. Beraber ve mutlu. Kim bilir, kim bilebilir sıradan bir ailede büyümenin verdiği o dünyalara sığmaz güveni. Kim bilebilir... annenin asla delirmeyeceğini, babanın her akşam eve döneceğini ve kardeşinin hiç terk etmeyeceğini bu kabuğu? Öyle sarsılmaz bir inanç. Öyle keskin bir bilgi. Ve genç kız olmak o kabukta, yeryüzünün tek ele geçirilmez kabuğu, duvarları beş metre kalın, çatlamaz, kırılmaz. Dışarıdan ve içeriden ve hatta derinde hiçbir düşmanın yıkamayacağı o iç dünyada büyümek, ağaçlar hep aynı yerde, duvarlar hep aynı kalınlıkta, bahçe desen bahçe, uyku desen uyku. Var olmak böyle bir şey olmalı. Kim bilebilir?" (Kabuk'tan)

Kusursuz güzellikle, ideal güzellikle ilgili tartışmalar metin boyunca devam ediyor. "Herkes ne güzel yüzün var diyor. Kimse ne güzel bir kadınsın demiyor, diyemiyor.... Yolda dönüp bakıyorlar, güzelliğime değil, önden böyle görünen birinin götü kim bilir nasıldır diye, meraktan..." Oyunculuk tarafından baktığınızda bu kıyıcı güzellik arayışı sektöre ne ölçüde hakim? 

Oyunculuk kendi içinde kategorilere ayrılıyor aslında. Dizi oyunculuğu bambaşka bir alan, tiyatro oyunculuğu tamamen başka bir alan. Şimdilerde dizilerde elbette belli bir güzellik anlayışıyla oyuncu seçiliyor. Popüler kültürün ihtiyacı bu. Televizyonda kendinden daha güzel birini görmek istiyor seyirci, onunla özdeşleşmek ve kendini sağaltmak için. Bunu olumlayarak söylemiyorum, işin tabiatı bu. Ama tiyatro disiplin, yetenek ve çalışkanlığa ihtiyaç duyar. Güzellikle bir ilişkisi yoktur tiyatronun. 

Üç kadının yalnızlığı, yalnız bırakılmışlığını okuyoruz Kabuk'ta, aile kurumunun sahteliğini de. Günümüz ailesinin kabuğu kırılacaksa, kadınla mı kırılacak bir gün? 

Aile tek tipe indirilebilir bir yapı değil elbette. Ama yine de Ortadoğu toplumlarında kadın ve özellikle kız çocuk ailenin en değersiz üyesi. Üzerinde baskı kurulan, hayatı ailenin ihtiyaçlarına göre şekillenen, iş gücü sömürülen, söz hakkı tanınmayan... Birey olmasına izin verilmeyen. Kabuk'ta değinmediğim bir konu. Benim anlatmak istediğim yalnızlık, yalnız bırakılmışlık ve bu yalnızlıktan çıkmayı becerememek kadın olarak. Romanda kadınlarımın hepsi yalnız. Kendi yalnızlıklarını kızlarını severek, onlarla bir ortaklık oluşturarak alt edememiş kadınlar. Kendi acımasız gerçekliklerini, genetik kodlar gibi kızlarına aktarıyorlar. Ama yine de birileri sahip çıkıyor onlara. Başka kadınlar. Umut buradan doğuyor. Aile dediğimiz şey ille de bildiğimiz anlamda olmuyor belki. Bizi seven kimse aile onun yanı.

Sorunun cevabına gelecek olursak, elbette kadın sözünü güçlendirdikçe, kendi kaderini kızına aktarmadıkça, o aynı masalı anlatmadıkça, kızına, kardeşine, annesine, teyzesine birey olma şansını tanıdıkça kabuk kırılacaktır. 

Profesyonel merakla sormak isterim, editörünüzle ilişkiniz metin boyunca nasıl şekillendi, gelişti? 

Ayla Duru’yla çalışmak çok zevkli ve en azından benim açımdan sakin bir süreçti. Metinle uzun süredir ilgilenmiyordum romanın basılacağı haberini aldığımda. Sonra beni kampa soktu. Bir ayı düzeltmeler ve bazı bölümleri yeniden yazmakla geçirdim. Çünkü o metin üzerinde öyle titiz çalışmıştı ki, ben bu da böyle basılıversin diyemedim. 'Olduğu kadar' cümlesini hiç kabul etmedi. Benimse klişe cümlem oldu roman basılana kadar. Çok iyi bir yol göstericiydi. Neye neden itiraz ettiğini çok iyi anlattı. Çok iyi şekillendirdi beni ve romanı. 

Oyunculuk ve yazarlık söz konusu olduğunda, performansınızı besleyen, sizi harekete geçiren nedir? İki yönünüzü de diri tutmak için alıştırmalar yapıyor musunuz?

Bir düşünceyi belli bir kurgu içinde anlatmayı seviyorum. Önce oyunculuk vardı benim için. Ama oyunculukta söz hep sizin olmuyor. Aracı oluyorsunuz çoğu zaman. O yüzden yazarlığa ihtiyaç duyuyorum. Oyunculuk da yazarlık da daimi olarak yapılabilir işler değil doğaları gereği. Kışları oyunculuk yapıyorum, genellikle tiyatro oyunculuğu. Alternatif tiyatroda oynadığım için haftada bir sahneye çıkıyorum. Çok yoğun çalışmadığım dönemlerde düşünmeye vaktim de kalıyor. Ve yazları  düşündüklerimi yazıyorum. Genel olarak bu rutini bozmamaya gayret ediyorum 17 senedir. 

0
810
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle