03 NİSAN, CUMA, 2015

Hayatımız Bize Yetmiyor

Hayatımız bize yetmiyor…
Her zaman başka yerde olup biten bir şeyler var, her zaman kaçırdığımız bir şey var. Bu hisle yaşıyoruz. Onları yakalayabilmenin yollarından biri kaydetmek ve izlemek.

Murat Gülsoy yazdı…

Hayatımız Bize Yetmiyor

Kamera Kaydı Var mı?

Şehirlerin kameralarla donatılması görüntüleme teknolojilerinin gelişmesine paralel bir şekilde gündelik yaşamın bir parçası haline geldi.  Herkesin sürekli olarak gözetim altında olduğu bir toplum düzenin kurulması fikri öncelikle tepkiyle karşılanmıştı. Özel yaşama müdahale anlamına gelecek bu görüntülenme işi tamamına eremeden, yani, her sokağa, her binaya ve her ortama kamera yerleştirilemeden, yani 1984’ün “büyük birader seni izliyor” ortamı tam teşekküllü bir biçimde kurulamadan başka bir gelişme oldu, herkes bir kamera edindi. Üstelik epeyce yüklü miktarda bir para bu işe yatırıldı; insanlar kendilerine kameralı telefonlar ve fazladan iletişim hizmetleri satın almaya başladılar. Herkes bu kameralarla gönüllü olarak birer kayıt edici haline geldi. Geçiş o kadar hızlı oldu ki tartışmaya fırsat kalmadı. Herhangi bir olayda, özellikle de kriminal bir durumda ilk aranan delil kamera kayıtları olmaya başladı. Eskiden faili meçhul kalması büyük ihtimal olan olaylarda kamera kayıtları en azından faillerin kimliği konusunda kesin bilgi sağlar haline geldi. Şehirlerin gözetlenmesinin getirdiği etik sorunlar daha az tartışılır oldu; tam tersine, kritik olaylarda bozulduğu söylenen kameraların neden daha iyi çalışmadığı ya da kontrolünün kimde olduğu sorgulanır oldu.

Küçük Birader Kendini İhbar Ediyor

Akıllı telefonlarla donanmış kişilerden oluşan yeni toplumsal yapıyı tarif etmek için 1984’ün Büyük Birader benzetmesi yeterli olmuyor artık. Çünkü gözetleme yukarıdan aşağıya olduğu kadar ve hatta daha çok aşağıdan yukarıya yapılır hale geldi. Hatta bu durumu anlatmak için yukarıdan aşağıya gözetleme anlamında kullanılan surveillance kavramı değiştirilerek sousveillance kavramı ortaya atıldı son dönemlerde. Sosyal paylaşım ağlarında sürekli olarak bir anket doldurur gibi nelerden hoşlandığımızı, neleri izlediğimizi, tükettiğimizi, nerelere gittiğimizi, nerede olduğumuzu, hangi siyasi görüşü savunduğumuzu, inançlarımızı, düşüncelerimizi bildiriyoruz. Hatta bunları ne kadar çok insana bildirirsek o kadar iyi olur gibi hissediyoruz. Hepimiz gönüllü küçük biraderlere mi dönüşüyoruz yoksa önce kendimizi ihbar ederek daha demokratik bir ortamın kuruluşuna mı hizmet ediyoruz? Bunun cevabını vermek kolay değil. Bir hattın ucunda sürekli iletişim halinde olmak bir yanıyla varoluşun sürekliliğini garanti altına alan bir işlev taşıyor ama öte yandan insanın geçmişte çok daha uzun süreler deneyimlediği “kendi kendine kalma hali”ni en aza indiriyor. Tek başınalık, bireysellik ya da kişisel deneyimin eşsizliği gibi olgular “ağa bağlı kişi” için geçerliliğini git gide yitiriyor. Ağa bağlı olduğumuz andan itibaren yalnız değiliz, kayıp değiliz, meçhul değiliz. Bunlar belki de modernitenin yarattığı kâbuslardı deyip artık yalnız olmadığımız için sevinebiliriz ama bunun bedelini örümcek ağına yapışmış bir sinek gibi çırpınarak ödüyor olma ihtimalini de göz ardı edemeyiz. Özgürce bilinmeyene uçmak yerine bir yere yapışıp kalmak... Dünyanın öbür ucuna da gittiğinizde, ağınıza bağlandığınız anda tanıdık mekanınızdasınız artık... Hepsi hepsi duvarda bir tuğla olmasa da ağda bir düğüm diyebiliriz sanıyorum.

Başkalarının Hayatı?

Madalyonun bir de öteki yüzü var. Kendimizden haberler yayarken başkalarının ne yaptıklarını da izliyoruz. Bu da çok temel bir merak duygusundan kaynaklanıyor. Başkaları ne yaşıyor? Başkaları ne düşünüyor? Hayatta neler oluyor? Kurmaca edebiyatın okuruna sunduğu deneyimlerin başında bu gelmez mi: Başkalarının hayatını yaşayabilmek! Farklı yaşantıları deneyimleyebilmek. Bulunduğumuz mekanla, içinden geçip gittiğimiz zamanla yetinmek istemiyoruz. Fernando Pessoa, Başıboş Bir Yolculuktan Notlar’da şöyle diyor: “Bütün sanatlar gibi edebiyat da hayatın yetmediğinin bir itirafıdır.” Hayatımız bize yetmiyor. Her zaman başka yerde olup biten bir şeyler var, her zaman kaçırdığımız bir şey var. Bu hisle yaşıyoruz. Onları yakalayabilmenin yollarından biri kaydetmek ve izlemek.

Edebiyat metinleri çok uzun zamandır bu arzumuzu tatmin ediyor. Bizi olmadığımız yerlere götürüyor. Olmadığımız kişilerin deneyimlerine ortak ediyor. Elbette bu bir paradoks. İlk modern anlamda roman sayılan Don Quixote’de kurmacanın birçok sorunu çok başarılı bir şekilde tespit edilir. Sanço, ikinci cildin başında Don Quixote’ye gelir ve başlarından geçen maceraların bir kitap olarak yayımlandığından bahseder. Borges’in büyük bir zevkle işaret ettiği bu “Don Quixote’nin kendi okuru olma olasılığının yarattığı metafizik sorunlar”ın yanı sıra Sanço çok ilginç bir noktaya parmak basar: Bizim hikayemizi nakleden tarihçi ikimizin de yalnız olduğu sahneleri de anlatmış, bu nasıl mümkün olabilir? Bu bir roman karakterinin soracağı en temel sorudur, bunu sormakta çok da haklıdır. Tanrı-yazar bakış açısıyla anlatılan tüm hikayelerde benzer sorun vardır ama biz okurlar, çoğu zaman bu sorunu görmezden gelerek kurmacanın büyüsüne kendimizi teslim ederiz. Sözcüklerle bir dünyanın kurulması başlı başına bir büyüdür. Yazarlar birer büyücü gibi sözcükleri arka arkaya dizerek bizi başkalarının hayatlarının tanığı haline getirirler. Başkalarının deneyimlerine ortak ederler. Hatta daha da ileri giderek başkalarının zihinlerinin içine girmemize izin verirler. Bunun mümkün olmayacağını bilsek de bu yanılsamaya gönüllü bir şekilde teslim oluruz. Romanın ya da öykünün kahramanı adeta bizim avatarımız haline gelir; onun kurmaca bedeninin içine yerleşir farklı deneyimlere yelken açarız. Onca kaydetme ve yeniden izleme teknolojisine rağmen, ağ üzerinden paylaşılan görüntüler, videolar, ses dosyaları bu sahiciliği yakalayabilmiş değil. Teknoloji başkasının zihninin içine girebilmeyi başaracağı güne kadar da edebiyat bu üstünlüğünü kaybetmeyecek gibi görünüyor. Şimdilik. 

0
3117
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle