12 ŞUBAT, ÇARŞAMBA, 2014

Ekmek Fırını

Ömer Erdem'den dumanı üstünde bir deneme...
Simitçi, sütçü, çorbacı, börekçi uyanmış ve hayata koyulmuş insana karşılık gelir. Bir bardak süte dolan sabah kokusu, güneşin ilk ışıltısıyla dünyaya geri dönmüş insanın yüzünde önce halkalar çizer sonra da ılık bir sessizlikle sükuna erer

Ekmek Fırını

Simitçi, sütçü, çorbacı, börekçi uyanmış ve hayata koyulmuş insana karşılık gelir. Bir bardak süte dolan sabah kokusu, güneşin ilk ışıltısıyla dünyaya geri dönmüş insanın yüzünde önce halkalar çizer sonra da ılık bir sessizlikle sükuna erer. Simitçinin çığırtkanlığında, börekçinin bir yarım ay gibi börek kesen bıçağının yaylanışında bir sabah çorbacısının kendisinden çok emin kepçeyle dünyayı döndürür gibi çorbasını koyultuşunda bir zindelik belki de en çok bir şenlik bir hayat devam ediyor havası vardır. Poğaçaların çay çağıran sıcaklığı hangi insana yaşama memnuniyeti bağışlamaz ki? Birazdan bağ bozumuna başlayıp hayatın hasatına hazırlanan insanların canlı iştahı da vardır bu dükkanlarda. Dünyanın başlaması nasıl bir şeydir bunu merak edenler, sabah erken bir sütçü, çorbacı, simitçi, börekçi dükkanına uğrayıversinler. Onların bir bahar havuzuna düşmüş ışıltı gibi nazla dönen bahçesinden bir geçiversinler.

Ya fırın, ya ekmek fırını öyle mi? O geceyle sabahın kilitlendiği yerde, uyku tutmamış adamın bir anlık uykuya dalışı gibi gerçekle hayal arasında sallanır. Bülbülün ebedi gafleti üstüne çöker. Fırın, en çok o dünyaya çalıştığı, dünyayı temsil edip doyurduğu halde onu sabahı, kısaca sabahsızlığı bambaşkadır. İnsan fırın lügatinde henüz hayata koyulmamıştır ve gece boyunca değirmeni döndüren suyun yaşını düşünen değirmenci gibi üstü başı beyaza kesmiştir. Beyaz bir renk değildir olsa olsa her rengin toplamıdır.  Ve fırın her şeye rağmen daha dünya ötesi, diyeceğim daha metafizik çağrışımlarla yüklüdür. İnsan denilen varlık henüz mağarasından çıkmamıştır ve o malum evrimini tamamlamamıştır da her sabah ekmekten geçerek bu çıkışın son hamlesini hesaplamakta, zamansız geçmiş vakitlerin bedelini ödemektedir. Maya ile un suyun dokunuşunda hilkatin sırrını aramaktadır.

Herkes sıcak yatağında, tatlı düşünde uyurken fırında ekmek yapan insanın görüntüsü de netleşmez benim gözümde. Bir bedeni yoktur sanki. O bütün çağların ideal kahramanı, sınırları bekleyen nöbetçi, neslin devamını ekmeğin mayasında saklayan büyücü gibidir. Fırıncı vitrinlerinin henüz sabahın tam sabah olmadığı anlarda o çok buğulu çok yoğun loşluğunda hayalimsi hareketler belirir. Sanırsınız ki kainatın denge hesapları bu vakitlerde hep yenilenmektedir. Kırk fırın ekmek yemeden hayata başlamamış sayılmak ya başka nedir?

Bir yandan nereden zihnime üşüşüyorsa, sebebini kestiremediğim yaşantı parçaları sürükleyip getirir üstelik çok uzak anılardan beni.Eğer zihnim hepten kırmızıya kesmiş tuhaf karınca oyunları gibi hayal tuzakları kurmuyorsa ortaokul yıllarımdaki bir öğretmenimi hatırlarım. Güya ona ait bir kitabı karıştırırken bulurum kendimi. Kitabın iç kapağında ‘fırında çalışırken satın aldığım kitap’ yazısı canların gözümde. Bu bir cümlecik not kendi içinde defalarca 

parçalanır, o kırmızı karıncaların düzenli curcunası içinde yer değiştirir, sıvanmış paçaları, terlemiş alnı ve hiç bilemeyeceğim umutları içinde gencecik bir öğretmen yüzü belirir. Yanmış un kokusu hayat çıtırtısı içinde kavrulur. Bu yanışta fırın denilen mağaranın kendi içine çağıran cazibesi de yaşar. Bir yandan o kitabın ismini hatırlamakla meşgul bulurum kendimi. Şüphe ile ısrar kendi kanatlarını çırpa çırpa dönerler iri gölgeleriyle. Bazen Emil Zola, bazen Maksim Gorki bazen de zayıf bir ihtimalle Orhan Kemal ile Reşat Nuri imsileri arasında savrulur bu hatırlayış.

Bu hatırlayış çakımı, hatta uydurulmuş güzel kurgu, fırın denilen zihin kuyusunda pişirilmiş sıcak bir ekmek gibi lezzet de verir. Sabah ağza ilk götürülen yiyeceklerin bellekteki izi her zaman daha güçlüdür. O anda insanın dünya sırları saklı gibidir. Sıcak ekmek bir tuzlu anı parçası, bir tuğla ve kiremit sıcaklığı gibi varlığın duvarına yerleşir. Belki ne böyle bir kitap ne de böyle bir öğretmen vardır fakat hiçbir şey, taşradan büyük şehirlere kadar uzanan o ekmek fırınlarının buğulu camlarını elimden alamaz. Beni Anadolu şehirlerinde dolaştırır. Ardahan’da yönünü yitirmiş bir yolcu gibi bulurum birden kendimi. Ne bir otel kapısı ne de bir otomobil hırıltısı dolduramaz zaman denilen o çuvalın ayakta duramayan boşluğunu. Birden bir ekmek fırınının karlı havada, karaltıda umut gibi dönen turuncu gözlerle canlanışını hatırlarım. İşte o zaman karşı konulmaz bir çekimle fırına giderim, ekmek alır, o ekmeğin buğusunda dünyaya döndüğümü, sabahın yakın olduğuna iman ederim.
Ekmek fırınlarının elektrikle değil odun ateşlerinin çıtırtıları ile şenlendiği vakitleri de çok şükür gördüm. Ateşin içeri dolan havasında ve asıl hayal içinde dans edip sıcaklık içinde rüyamsı dönüşler yapışını yakından izledim. Ekmeğin hikayesini her dil başka bir şekilde anlatabilir şüphesiz. Değişen fırıncı olmalı üstelik hep. O öznede biriken seçiş olmalı. Bir sabah, uykunun en dar aralığında dışarı çıkıp en yakın fırının önünde dikilmeyen kişi kendi ikliminin özünü de göremez bir fırıncının yüzünü izlemeden. Üstelik o dünyanın ve insanın ne türden bir varlık olduğunu tam olarak bilemeyecektir.
Yıllar içinde hep yaptım bunu. O genç öğretmenin fırında çalışırken aldığı kitaba yazdığı cümlenin çağrısına kapılıp fırın önlerine gittim. Konya’nın ayazında, Antalya’nın tatlı serinliğinde, Kayseri’nin, Kars’ın, Niğde ve Maraş’ın oyunbaz geçitlerinde o fırın camlarına alnımı dayadım. İçerde oynaşan iyi huylu cinlerin düğününe kulak verdim. Pişerek şişen ekmeğin hiçbir zaman başka an görülmeyecek uçuşlarına şahitlik ettim. Eğer dünyada gece ve gündüz, eğer dünyada ışık ve karanlık ve eğer dünyada zıtlıkların ve dengeli karşıtlıkların dışında, insan olmanın ve yaşama mayasının zaman dışı karıldığı bir yer varsa o da ekmek fırınlarındadır dedim. Şiirin bir tacını da ona giydirdim.

0
2138
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle