16 EKİM, CUMA, 2015

Çoğunlukla İçerden Bildiriyorum

Fotoğraf çekmeyi severim. Çektirmekten hiç hoşlanmam. Selfie ise bana epey uzak bir konu. Selfie’de bana en tuhaf gelen, insanların o sırada yüzlerini soktukları tuhaf şekiller. En güzel açıyı ve ifadeyi yakalayacağım diye korkutucu bir profesyonellikle, çok hızlı bir şekilde yamulan suratlar. Daha da büyüleyici olansa, çekimden hemen sonra neşesini süratle kaybederek birden düşen suratlar. Geçenlerde böyle bir manzara görünce şöyle düşündüm hatta: Bir insanın gerçek yüzünü görmek için selfie pozundan hemen sonra düşen yüzüne bakmak gerekiyor.

Çoğunlukla İçerden Bildiriyorum

Hakan Bıçakcı yine kafamızı yer yer tatlı tatlı, yer yer tekinsiz bir şekilde karıştıran, bir solukta okunan ancak etkisi bir solukta geçmeyen hikâyeler anlatıyor bize “Hikâyede Büyük Boşluklar Var”da. Kendimizle, diğerleriyle, doğayla, şehirle ilişkimize, gündelik olana neşteri atıyor. Tekdüzeliğimizi yüzümüze sıra dışı hikâyelerle çarpıyor.

“İlişki Durumu”, “Yalnız Personel”, “Nasıl Olur?” ve “Ara Bölge” başlıklı dört bölümden oluşan kitabı ister fal tutar gibi ister uslu uslu baştan sona okuyun, yazarın kendi hikâyenizdeki boşluğa selam çaktığını göreceksiniz.

Hakan Bıçakcı’yla buluşup yeni hikâyelerini konuştuk.

Müzikle girmek istiyorum söze. Bize anlattığın hikâyelerin kendi müziği zaten var. Bir de kahramanlarına, kulaklıklarından eşlik eden müzikler var hikâyelerde. Müzikle ilişkinden, edebiyatının müzikle ilişkisinden başla da sen bir dökülmeye… 

Her şey müzikle başladı diyebilirim. Kendimi cemiyet dışı bir mahluk olarak hissetme hali. İlk müzikle oldu. Ortaokul yıllarında rock ve metal müzikle tanışınca. Müzik zevkim zaman içinde değişse de, dinlediğim müzikler beni hep popüler olanın dışında ve tuhaf bir ruh halinde tuttu. Müzikle başlayan yabancılaşma hissi daha sonra edebiyatla derinleşti diyebilirim. 

Kendini hala cemiyet dışı bir mahluk olarak hissediyor musun peki? Edebiyat bu hissi azaltıyor mu, artırıyor mu?

Sanırım artırıyor. Çünkü yazma süreci tuhaf bir biçimde bu ruh halini destekliyor. Uzak açı bakma hissi zamanla içine işliyor. Belki de bu, edebiyatın benim üzerimdeki etkisi. Okur sayısı kadar yorum olduğu gibi, yazar sayısı kadar etki de olabilir.  

  • Aslı Tohumcu ve Hakan Bıçakcı  ©Korhan Karaoysal
  • Aslı Tohumcu ve Hakan Bıçakcı  ©Korhan Karaoysal

Aslı Tohumcu ve Hakan Bıçakcı  ©Korhan Karaoysal

Müzik bahsine dönersek... “Hikâyede Büyük Boşluklar Var”ı neler dinleyerek yazdın ve bize hangi albümle ya da hangi parçalarla dinlememizi salık verirsin, ayrıca merak ediyorum.

Yazarken müzik dinlemem genelde. Veya arka planda kısık bir şeyler çalar. Ama yazdığım dönem genel olarak neler dinlediğimden bahsedebilirim. Bu öyküler son beş yılda yazıldı. Son beş yılda en çok dinlediğim müzik grupları da: The Smiths, Joy Division, Pulp, Suede, The National, Interpol, Editors, Strokes… Okurken ne dinleneceğiyse okura, yani kişiye göre değişir aslında. Ama yine de bir öneride bulunmam gerekirse Franz Schubert derim. Herhangi bir eseri…  

Çok şey dikkatini çekiyor insanın “Hikâyede Büyük Boşluklar Var”ı okurken, ama popüler kültürden uzak olmaman, bir fanusta yaşamıyor olman mı diyeyim, en çok dikkatimi çeken şey oldu. Doğru bir saptama mı benimki?

Doğru. Günlük hayatımızda olup biten ne varsa yer vermeye çalıştım öykülerde. Sosyal medya da var, selfie de, küfür de… Bu mevzular edebiyata yakışmaz, yazdıklarım derinleşemez gibi kaygılarla dışarıda bırakmadım onları. Böyle bir filtre olmamalı zaten hayatla edebiyat arasında.  

Bir de şu çok hoşuma gitti benim; “Tanrı yazarlığa soyunmaman” diye mi ifade etmeliyim bu durumu, bilemiyorum… Karşımızda acayip bir gözlem yeteneğine sahip bir yazar olarak duruyorsun ama her şeyi bildiğini iddia eden bir yazar da değilsin. 

Her şeyi bilen ve okur üzerinde mutlak iktidar kuran yazar olmak asla istemem. Bundan özenle kaçınıyorum. Bu nedenle katılıyorum. Belirsizliklerle örülü, okurun kararsızlığı üzerine kurulu ve okurun hayal gücüyle doldurması gereken boşluklarla dolu anlatılar tercihim her zaman. Bunun en uç örneği Boş Zaman romanımdaydı sanırım. Hafızası kayıp anlatıcı kendi hakkında hiçbir şey bilmiyordu. Okur da onun hakkında hiçbir şey bilmiyordu. Roman böyle başlıyordu. Sıfır sıfırlık beraberlikle. 

  • Aslı Tohumcu ve Hakan Bıçakcı  ©Korhan Karaoysal
  • Aslı Tohumcu ve Hakan Bıçakcı  ©Korhan Karaoysal

Aslı Tohumcu ve Hakan Bıçakcı  ©Korhan Karaoysal

Dört bölümden oluşuyor kitap: “İlişki Durumu”, “Yalnız Personel”, “Nasıl Olur?” ve “Ara Bölge”. Bu dört bölümün birbiriyle kesiştiği ve ayrıştığı noktalar, duygu halleri, temalar var. 

Kitabın bu dört bölüme ayrılmasına, tüm öyküleri bir araya getirip tekrar okuduktan sonra karar verdim. Kendiliğinden böyle bir sınıflama oluştu zihnimde. “İlişki Durumu” bölümünde kendi kendisiyle de ilişki durumu karışık karakterlerin öyküleri var. Dolayısıyla karşılarındaki insanla ilişkileri de pek sağlıklı değil. “Yalnız Personel” bölümünde tek başınalık hali baskın… Sevmediği işlere ve hayatlara hapsolmuş personeller var. Bu bölüm ilhamını, bu insanları bizden ayıran kapıların üzerindeki uyarı yazısından alıyor. Diğer iki bölümdeki ayrım ise daha teknik. “Nasıl Olur?” belirsizliklerle dolu fantastik öyküler. Nasıl olurun cevabını yazarın okura tam manasıyla vermediği, bu nedenle de rahatsız edicilik seviyesi daha yüksek öyküler. “Ara Bölge”de de adı üstünde gerçekle gerçeküstü arasına sıkışıp kalmış durumlar var. Tabii ki bu dört bölümün birbiriyle kesiştikleri noktalar mevcut. 

“Ara Bölge” ayrı bir bölüm kitapta ama bir açıdan baktığımızda hikâyelerinin büyük kısmı ara bir bölgede geziniyor zaten. Belirsizliklerle, sebebini öğrenemediğimiz fantastik durumlarla, hatta ne alıştığımız gerçekçiye ne de alıştığımız fantastiğe giren, tekinsiz hikâyeler anlattıkların. Sen ne dersin bu konuda, katılır mısın bu fikre? 

Evet, katılırım. Net açıklamalar fantastik anlatıyı bitirir. Her şeyin bir rüya olduğunu öğrenmek mesela ya da canavarın aslında bir maskeden ibaret olduğunu keşfetmek. Böyle net açıklamalardan uzak durmaya çalışıyorum. Ayrıca giriş-gelişme-sonucun, karakterle çevrenin, karakterin bilinç üzeri ile bilinçaltının birbirine karıştığı anlar beni çekiyor. Yani sınırların bulanıklaştığı durumlar. Arada ve kararsız kalmaktan zevk alan okurlara hitap ettiğini düşünüyorum bu öykülerin. Herkese tavsiye etmiyorum o nedenle. 

Belirsizlik konusunda merak ettiğim bir şey var. Bu öykülerin yazarı olarak aslında yanıtları, nedenleri ya da sonuçları bilerek mi yazıyorsun, yani bilerek ve bizden gizleyerek mi? Yoksa sen de bizim gibi o net açıklamalardan uzakta mısın?

Bu durum öyküden öyküye değişiyor aslında. Ama genel olarak şöyle söyleyebilirim. Kâğıt üzerindekinden daha net açıklamalar oluyor zihnimde. Bazen birkaç ayrı açıklama oluyor. Hangisine daha yakın olduğum ise değişken olabiliyor.  

Uyku ve rüyalar da senin öykülerinin başkahramanı olabiliyor. Nedir uykuyla ya da uykusuzlukla ve rüyalarla ilişkin? Rüyalara düşkünlüğün var mı? Seni çok etkileyen, unutamadığın bir rüyan var mıdır?

Kişisel olarak rüyalarla özel bir ilişkim yok. Ancak yazar olarak var. Nedeni de şu. Bir karakteri gerçekten tanımak için onun bilinç üzerine hâkim olmak yeterli değil. Bilinçdışında dönenlere de tanıklık ettiğimiz bir karakterle kurduğumuz ilişki çok daha derin olur. Ayrıca rüya bölümleri hikâyenin akışıyla ilgili doğrudan verilmesi sakil olacak bilgilerin çarpıtılarak verilebileceği özel bir alan yazar için. 

Rüyadan bahis açılmışken… Bu kitaba sızdı dediğin kâbusun var mı?

Tabii ki var. Yani doğrudan aktarılmış kâbuslar olarak değil de, zihnimde dönen karanlık düşüncelerin ve paranoyaların izdüşümleri olarak… Hemen her öyküde en az bir tanesiyle karşılaşılabilir. Bazen abartılmış halleriyle bazen gerçeğe epey yakın bir halde. 

  • Aslı Tohumcu ve Hakan Bıçakcı  ©Korhan Karaoysal
  •  ©Korhan Karaoysal

 ©Korhan Karaoysal

Bir yanıyla hüzünlü (bazıları depresif diye de tanımlayabilir belki) hikâyeler bunlar, ama birden mizahla ters köşeye yatabiliyoruz. Bunun bilinçli bir tercih olduğunu düşünüyorum. Neye hizmet ettiğini sen anlatırsın belki bize?

Evet, bilinçli bir tercih ancak ilginç bir şekilde önceden planlanmış değil. Yazacağım her şeyi önceden tasarlayıp oturuyorum klavyenin başına. Ana hatlarıyla öykü kafamda oluyor yani. Ancak bu mizahi bölümler yazarken doğaçlama denecek şekilde çıktı. Neye hizmet ediyorlar? Sanırım öykünün boğucu gidişatını bir an için askıya alıp nefes aldırmaya. Mizaha en çok yer verdiğim kitap bu oldu. Mizahtan çok kara mizaha demeliyim belki de. 

“Dünyanın En Çok Yanlışlıkla Fotoğrafı Çekilen Adamı” ile “Selfie Dedektifi” adlı hikâyeler herhalde selfie düşkünlüğümüzü en sıra dışı ama bir yanıyla da çok olası bir şekilde kâğıda döktüğün hikâyeler. Dalganı mı geçiyorsun bu hallerle, acıklı bir durum var tabii ortada ama onu vurgulamak gibi bir niyetin de var mıydı? Yoksa “sadece iki hikâye için zemin yarattı bana selfie merakımız” mı dersin?

Tam anlamıyla dalga geçmek sayılmaz. Yadırgadığım bir durum diyelim. Yadırgadığım duruma böyle bir bakış açısı. Hayatın bu kadar içinde, insanların bu kadar merkezinde olduğu bir konuya kayıtsız kalamamak da denebilir.  

Bu arada, senin aran nasıl fotoğrafının çekilmesiyle? Selfie ile aran nasıl?

Fotoğraf çekmeyi severim. Çektirmekten hiç hoşlanmam. Selfie ise bana epey uzak bir konu. Selfie’de bana en tuhaf gelen, insanların o sırada yüzlerini soktukları tuhaf şekiller. En güzel açıyı ve ifadeyi yakalayacağım diye korkutucu bir profesyonellikle, çok hızlı bir şekilde yamulan suratlar. Daha da büyüleyici olansa, çekimden hemen sonra neşesini süratle kaybederek birden düşen suratlar. Geçenlerde böyle bir manzara görünce şöyle düşündüm hatta: Bir insanın gerçek yüzünü görmek için selfie pozundan hemen sonra düşen yüzüne bakmak gerekiyor.

En son “Doğa Tarihi”nde benim gözümde çok yerinde, feminist bir roman yazmıştın. Bu defa da kadınlar var kitapta ama erkek kahramanlara pozitif ayrımcılık yapmış gibisin. “Doğa Tarihi”nde doymadın umarım kadınları anlatmaya? Ya da şehir hayatı içinde erkeklerin ahvali daha mı vurucu/yakın geldi sana?

Ana karakterin kadın olduğu beş öykü var aslında ama erkekler daha kalabalık gerçekten. Erkeklerin dertleri biraz daha ağır basmış olabilir bu defa. Gerçi ben bu dertleri erkeklerin değil insanların sorunu olarak görüyorum. “Feminist” yorumuna çok sevindim çünkü yazdıklarım bir yana, kendimle ilgili şunu diyebilirim. Bir erkek, kadınların yaşadıklarını tam anlamıyla kavrayamayacağı için teknik olarak feminist olamaz biliyorum ama en azından koyu bir feminist yanlısıyım. Kadınların kahkaha atmalarına bile karışılan bir zamanda her geçen gün biraz daha… Ancak bunun ne kadarı yazdıklarıma yansıyor onu bilemiyorum.  

  • Aslı Tohumcu ve Hakan Bıçakcı  ©Korhan Karaoysal
  • Aslı Tohumcu ve Hakan Bıçakcı  ©Korhan Karaoysal

Aslı Tohumcu ve Hakan Bıçakcı  ©Korhan Karaoysal

Bence epey yansıyor... Aslında “Doğa Tarihi”ne kardeş bir yanı da var bu kitabın sanki, yanılıyor muyum? Benzer bir sıkışmışlığı, çürümeyi, hatta benzer bir deliliği, bu defa tek bir kişi ve hayat üzerinden değil de daha çoğul anlatıyor gibisin.

Kesinlikle öyle. “Doğa Tarihi” daha odaklıydı sadece. Kentsel dönüşüm, kurumsal zehirlenme ve delirme odaklıydı. Bunlar bir karakter üzerinden anlatılıyordu. Öykülerde de izleri var bu konuların. Ancak daha dağınık bir şekilde... Bambaşka karakterlere dağıtılmış bir biçimde.  

Her sabah başka bir alışveriş merkezindeki bir mağazanın yatak reyonunda uyanan, ancak bunun nedenini aramak yerine duruma adapte olan kahramanın da var… Herkesin maymun taşıdığı metroda sıkıştığı köşeden kurtulmaya çalışırken kendisi sonunda bir maymuna dönüşen kahramanın da… Ne yaparsak yapalım, yaşadığımız gerçeklikten kurtuluşumuz yok mu? Boşuna direnmeyelim, debelenmeyelim mi?

İçine düştüğü acayip durumlara doğal tepki veren karakterler var öykülerde. Bu özellikle böyle. “Neden şaşırmıyor, neden isyan etmiyor?” diye sorulması için. Bir de şu düşünülsün diye: Tuhaf durumlara normal tepki vermek, “doğal” denen durumlara normal tepki vermek kadar acayip bir şey aslında.  

“Ağlatan Ayna” adlı hikâye de tokat gibi patlayan hikâyelerden biri. Bu hikâyenin çağımızın tuhaf bir hastalığına/haline dikkat çektiğini söyleyebilir miyiz? Aslında sürüden ayrı olduğunu düşünen bile sürünün bir parçası! Mı?

Güzel bir yorum oldu bu. Toplumun birey üzerindeki gizli etkisi de diyebiliriz. Kendini içinde yaşadığı toplumdan soyutladığını sandığında kendini kandırırsın. Bunun için insanlığa çok geniş seçenekler sunan savunma mekanizmaları var. Hemen kendine en yakışanı seçebilirsin. Kendine apayrı, bağımsız bir hayat kurduğunu zannetsen de toplumdaki yozlaşmadan veya huzursuzluktan payını alırsın. Mutlaka.   

Hakan Bıçakcı  ©Korhan Karaoysal

Hakan Bıçakcı  ©Korhan Karaoysal

Bizim ortak hikâyemizin boşluklarını ne doldurur sence? Ya da en büyük boşluğu nedir hikâyemizin mi demeliyim?

Boşluğun birkaç anlamı var kitapta. Karakterlerin iç dünyalarındaki boşluk. Mantığın anlık çöküşlerinin gözlerde oluşturduğu boşluk. Ve kurguda atlanan bölümler anlamındaki, okurun hayal gücüne muhtaç teknik boşluklar. 

Sen bu büyükşehir kalabalığının ne kadar içinde, ne kadar dışındasın? 

Fiziksel olarak hemen her zaman içindeyim. Sadece dışındaymışım gibi hissediyorum genellikle. Ama işte bu da bir yanılsama. Zaten yazdıklarım da bununla didişiyor. Eleştirdiğim mevzular özelindeyse… Uzak, yüksek veya konforlu bir noktadan bu acınası, çelişkili, garip hayatlara bakıp anlatmıyorum. Keşke öyle olsaydı. Aksine, çoğunlukla içerden bildiriyorum. 

İnsan merak ediyor, bu hikâyeleri yazan adam neler okuyor diye…

En sevdiklerim. Ya da ilk aklıma gelenler: Canetti, Zweig, Walser, Kafka, Bernhard, Mann, Ballard, Wilde, Proust, Sartre, Perec, Camus, Nabokov, Tanpınar, Calvino, Buzzati, Gogol, Dostoyevski… 

0
5212
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle