06 EYLÜL, PERŞEMBE, 2018

Çağrışımların Büyüsü: Georges Bataille ve Gözün Öyküsü

Georges Bataille’ın 1928’de Lord Auch müstear adıyla yayımladığı romanı Gözün Öyküsü, cinsellikle ölüm arasında sıkı bağlar kuran, erotizmin pornografiye doğru değil, ölüme doğru evrildiği bir eser.

Çağrışımların Büyüsü:
Georges Bataille ve Gözün Öyküsü

Bataille’ın romanı temel olarak metnin anlatıcısıyla Simone’un ilişkisini temel alır. Cinselliği keşfeden anlatıcıyla Simone, türlü fanteziler geliştirir ve olur olmadık zamanlarda, mekânlarda, durumlarda kendilerini orgazma sürükler. Cinselliğin yeme içmeden önce geldiği, her şeyin orgazma bağlandığı romanda karakterler kendilerini bu düşünceden alıkoyamaz. Saplantılı bir biçimde cinsellikleriyle var olurlar. Daha 16 yaşında cinsellikle ilgili kaygıları olan anlatıcı, daha sonra X... Plajı’nda karşılaştığı yaşıtı Simone ile romanın eksenini oluşturacak macerasına başlar. Bu uğurda her şeyi terk ederler. Daha romanın ilk sayfalarında cinselliği keşfeden çiftin bu arzularına onları utanarak seyreden Marcelle’in katılışı, annenin tüm bu erotik fantezileri görmesi, ardından Marcelle’in uzaklaş(tırıl)ması, çiftin ailelerini terk etmesi... Olaylar öylesine hızlı ve sarsıcı bir şekilde gerçekleşir ki okurun her ân tetikte olması gerekir. Bataille, böylelikle okuru sürekli uyarır, canlı tutar, olayın içinde onun aksamamasını ister.

Cinselliğin keşfinin ardından ailenin terk edilmesi daha ilk aşamada roman için önemli bir yer tutar. Cinselliği keşfettikten sonra cennetten kovulan, Tanrı’nın gazabına uğrayan Âdem ile Havva gibi anlatıcıyla Simone da aile ocaklarından çıkar, uçsuz bucaksız dünyada yeni bir maceraya atılır. Yolları Endülüs’e dek uzanır. Bu anlamda iki anlatı arasında koşutlukların olduğunu söylemek mümkün. Cinselliğin, çifti bağlı oldukları temel ve ilkel mekanizmadan koparışı bu anlamda önemlidir. Bu keşif, (nedense) kişiyi her zaman yalnızlığa doğru sürükler, onların anlaşılması güç bir hâl alır. Bununla beraber karakterlerin türlü fantezileri kendi içlerinde onlara bir yakınlık sunar. Belki hastalıklı bir cinsellik olarak görülebilecek bu yakınlaşma birçok farklı okumaya zemin hazırlayabilir. Dinsel hikâyelerden gelen bu tür noktalar roman boyunca takip edilebilir. Cinssellik öylesine sıradanlaşır ki okurun aklına hemen Giovanni Boccaccio’nun Decameron’u gelir. (Decameron’u sinemaya aktaran Pier Paolo Pasolini’nin filmi de iyi bir görsel örnektir.) Ancak Boccaccio’nun cinsellikle sıradanlık ve yer yer düşülen komik durumlar arasında kurduğu bağın yerini Bataille’ın anlatısında anlamsızlık alır. Kitabın son bölümlerinde yine erotizmin ve cinselliğin bir papaz üzerinden kiliseye doğru taşınması (Boccaccio da eserinde cinselliği kiliseye taşır, farklı biçimde olsa dahi) başlandığı gibi bitirilirken de dinsel zeminin yoklandığını gösterir. Üstelik 1967 baskısına yazarın eklediği notlar, yazarın kitabı devam ettirme arzusunu gösterir ve buradaki parçalar bu anlamda ayrıca öne çıkar. Bu notlarda yine dinsel bir yan gözükür. Yazarın metnin son cümlesinde belirttiği gibi temelde “yalnızlık ve anlamsızlık” yatmaktadır. Bu yalnızlık ve anlamsızlığı girişilen eylemlerden okumak mümkündür. Simone’nun bedeninin üzerinde yumurta varken ilişkiye girme isteği, papazın “göz”ünün cinselliğin kaynağına dokundurulması, baldırdan ağır ağır süzülen süt, farklı objeler... Bataille’ın bunca şeyi açıkça dile getirmesi, erotizmi kendi diliyle bir bedene bürümesi kendi edebiyatı bağlamında önemlidir.

Gözün Öyküsü’nde her şey “direkt”tir. Yazar, olduğu gibi her şeyi söyleyiverir. Cinselliği en açık kelimelerle dile getirmekten sakınmaz. Onu başka yollardan ifade etmeye, metnine sündürmeye koyulmaz. 1927 yılı da düşünüldüğünde bunun cesur bir adım olduğu söylenebilir. Anlatıcı karakterin kullandığı birinci tekil kişinin dili buna iyi bir destek oluşturur. Her şey bir günlükten okunuyormuşçasına doğal ve canlıdır.

Georges Bataille

Georges Bataille

Roman boyunca her şey anlamsızlığa doğru sürüklenir. Gerçekte anlamı olanın ne olduğu kuşkuludur. Her şey öylesine boş görünür ki... Buna birçok örnek vermek mümkündür. Anlatıcının dili başlı başına buna bir örnektir. Hiçbir şeyin üzerinde durulmaz. Anlatılır ve geçilir. Anlatıcıyı sarsan hiçbir şey yok gibidir. Ölüm, cinayet, aşk, cinsellik, terk ediş, terk ediliş... Her şey büyük boşluğun bir parçasıdır. O boşluk doldurulamaz. Yalnızlık ve anlamsızlık kendini tekrar edip durur. Anlatıcının işlediği cinayeti anlattığı şu küçük pasaj bile sanki her şeyin ne kadar olağan olabileceğini göstermesi bakımından çarpıcı bir örnektir: “Arabayla sürat yaptığımız bir günü anımsıyorum. Bisikletli genç ve güzel bir kızı ezmiştim; tekerlekler neredeyse kızın boynunu koparmıştı. Uzun süre kızın ölüsünü seyrettik. Kısmen mide bulandırıcı, kısmen de çok hoş bu et yığınının uyandırdığı dehşet ve umutsuzluk duygusu, genellikle birbirimize baktığımızda içimizde uyanan duyguyu hatırlatıyordu.”[1] Bu satırları okuduktan sonra anlatıcı için neyin önemli olduğunu düşünmek bitimsiz bir yola çıkmak gibidir. Bir cinayet ama oldukça doğal. Cinsellik ama oldukça sıradan ve sadece orgazmın sunduğu heyecan.

Ölümle cinsellik arasında kurulan bağlar Gözün Öyküsü’nde yine önemli bir hattı oluşturur. Yazar metnin erotizmini saf cinsellikten ziyade ölüm gibi bir başka önemli konuya evirir. Burada öne çıkan kurulan bağların anlamıdır. Daha ilk sayfalarda itiraf edilen cinayet, Marcelle, papazın ölümü, yolculuk boyunca olanlar... Hepsi türlü bağlar kurar. Bunlar için en çarpıcı olanı belki de final sahnesi de olan papazın ölümüdür. Papazın ölümü zevk ve acı doludur. Zorlanan bir orgazm ve ölüm. Simone’la ilişkiye giren, üstelik bunu günah çıkarma kabininde, günah çıkarma eylemi sırasında yapan papazın Sir Edmond ve anlatıcı tarafından Simone ile ilişkiye zorlanması, Simone’un hem onunla cinsel ilişkiye girip hem de onu öldürmesi oldukça çarpıcı bir sahnedir. Papazın son nefesiyle orgazmı yaşaması aynı âna denk gelir. Zaten Sir Edmond da bunu belirtir. Onun bilimsel olarak olayı aktarması, hayatta kalma iradesiyle orgazm arasında kurduğu bağ açıkça onları birbirine bağlar. Amerikalı yazar Susan Sontag da bunu vurgular: “Gözün Hikâyesi’nin bu kadar güçlü ve rahatsız edici bir izlenim bırakmasının nedeni, Bataille’ın pornografinin nihai anlamda cinselliğe değil, ölüme dair olduğunu, anlamasıdır. Gözün Hikâyesi, okuduğum bütün aykırı kitapların en başarılısıdır.”

[1] Georges Bataille, Gözün Öyküsü, Sel Yayıncılık, İstanbul 2018, syf: 9.

Süt, yumurta, göz, (kutsal) kâse, ekmek, şarap... Yazar birçok terimle cinsellik arasında ağlar örer. Sütten yumurtaya kadar birçok nesne kadının yumurtalığını, rahmini, doğurganlığını öne çıkarır. Bunlara kilisede şarap, kâse, meni dâhil olur. Meni kokan kâse gene arada –dinselliği de içererek- bağ kurar. Yazarın bilinçli olarak nesnelerle cinsellik arasında kurduğu bu bağlar anlatıyı güçlendirir. Kurulan sahneler de buna paralel olarak canlıdır. Romanın açılışında Simone’un baldırlarından süzülen süt, romanın finalinde Simone’un bedeninden süzülen rahibin menileri... Anlatının nasıl da paralel kurulduğunu okura açıkça gösterir. Yine duygusuzca ve birkaç cümleyle anlatılan cinayetle rahibin öldürülüşündeki detaylar anlatı için ilginç bir perspektif oluşturur. Sembollerin bir yerde açıklamaları gözükür. Bunlar içinde romana adını da veren “göz” öne çıkar. Rahibin gözü Simone’un uyluklarına, cinselliğine, rahmine yerleşir. Gözün cinsel organın içindeki serüveni, anlatının cinselliğin içindeki serüveni... Her şeyi gören göz orgazmla, meniyle, kendinden geçmeyle, ölümle, acı ve kışkırtmayla doludur.

Georges Bataille’ın Gözün Öyküsü, oldukça çarpıcı ve yalın bir dile sahip eskimeyecek bir roman; yalnızlık ve anlamsızlıkla, ölüm ve cinsellikle, kan kırmızısı ve meni beyazıyla dolu inişli çıkışlı sert dalgalanmaları olan bir eser; gerek 1928’deki ana metin, gerek 1967’de eklenen ve devamında yazarın eserini nasıl devam ettirmek istediğini gösteren metinle erotizmi ele alan çarpıcı bir kitap.

Fotoğraf: Rudi Geyser ve Alice Schillaci

0
2131
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle