20 ŞUBAT, PERŞEMBE, 2014

Bugün birileri aşk falan mı diyor?

Nalan Barbarosoğlu yazdı...
aşk mı?..
siz onu benim çocukluğuma sorun.

Bugün birileri aşk falan mı diyor?

aşk mı?..

siz onu benim çocukluğuma sorun.
 
oradaydı. kocamandı. gölgesinde yaşamak var ya...
 
çiçek açmasıydı sardunyanın. çıkmaz sokaklarda, yağmurda duvarlara incecik pas izleri bezeyen vita kutularında. eprimiş perdelerin arkasından dünyaya bakan küçük kızların ve oğlanların susturulmuş sesinde, utangaç gülümsemesinde tomur tomur çınlayan, bilinmeyen sözcükleri bilinir kılan cümlelerde arsızca sırıtırdı.
 
ah bilseniz, nice saklı yürekleri avcumuza koyar, bizi cahilliğimizle şaşkın bırakırdı kapı arkası fısıltılarda. çığlık çığlığa kayıp giderdi hayatımızdan.

öyleydi işte.
 
bulutlardı mesela, hallaç gibi atılmış bulutlar, istanbul göğünde, hangi yokuştan baksanız deniz. poyraz deniz. karayel deniz. en çok lodos deniz. koşmak koşmak koşmak istediğiniz. koşardık. [dizlerimizde, dirseklerimizde kalan nice yokuşun izleriyle yaşadık.]
 
babalarımızın akşamlarda anason kokulu nefesi, sabahların demli çaylara batırılan kızarmış ekmeğin telaşlı kıtırıydı. buğusu tüten

yataklara çapaklı gözlerle bıraktığımız anne sesiydi.

yaz geceleri kocaman olurdu gözler bahçelere büyüyü getiren ateşböceklerine bakarken... ah bilseniz, nasıl büyük bir aşktı o ateşböcekleri. yanmayı onlardan öğrendik. onmayı da.
 
sonra geceler vardı... yaz geceleri. bahçelerde ateşböceklerinin fener alayı... ne müthiş gösteriydi o cırcırböceklerinin şarkıları eşliğinde. bir muciye bakar gibiydi gözlerimiz. kendimizi özel hissederdik bu gece şöleninde. dünya bize kendini açardı... hayat, ah hayat, allahım, ne kadar güler yüzlü.

karlı günlerde okula giderken bindiğimiz troleybüslerin boynuzları düştüğünde içimizden yükselen sevincin buharını görmeliydiniz camlarda, adlarımızı yazardık.
 
aşktı işte... baktığımız neyse, oydu. bahçe duvarında delice büyüyen yaban inciriydi. ip atlarken kopan tokyo atkısı, saklanırken girdiğimiz odunluk tozu, saçlarımıza karışan örümcek ağlarıydı. havada çınlayan yakar top sesleri vardı, ceplerimizdeki buruşuk mendiller, bahçe sinemalarında gazoz şişeleri, küçük, bakımsız havuzlara attığımız kedilerin yalpalaya yalpalaya kaçmaları. hep aşktı. hiç şaşırmayın öyleydi. kaşla göz arasında kaydığımız merdiven tırabzanları vardı ki, yutkunup içimize gömdüğümüz çığlıkları toplasanız dünyayı kaç kere dolaşırlardı.

sonra git git bitmez bozkırlar vardı. dalları kurumuş ağaçları koynunda saklayan bozkırlar. Kitaplarda okuyorduk. gölgesiz bozkırlar. yılkı atlarının yurdu bozkırlar. yelelerinde hayatı havalandıran atların toynaklarıyla titreyen bozkırlar. yürekleri nasıl da çelerdi. geçtiğinizde maviye kesen, gün batımlarını, gün doğumlarını portakala boyayan  bozkırlar. suları bileklerimizden akardı.
 
bir tayyar vardı bizim sokakta; bir kolları vardı tayyar’ın, biz taşları, misketleri dört bir yana saçıp bağırış – çağırış kaçışırken hepimizi birden kucaklardı.. o tayyar’ın kollarıydı aşk, saçılan misketlerin binbir hareli renklerindeydi.
 
sonra çeyizlerin serildiği odalar olurdu, tüm mahalle oyaya keserdi; göz nuru o sokak senin, bu sokak benim, salkım saçak gezerdi. ah nasıl bir aşktı bilseniz. herkes dönüp dönüp bakardı.
 
askere uğurlanan delikanlıların hepsi de anne yemenilerine silinen gözyaşı olurdu. evet hüzünlüydü ama bir maşrapa su döküldüğünde arkalarından aşk akardı parke taşların arasında ince ince.

yaşı büyükannelerden – büyükbabalardan kalan dut dallarına öyle büyük salıncaklar kurulurdu ki ikindilerde, akşamları havalarda karşılardı çocuklar. açık mutfak pencerelerinden yükselen cacık kokusu sarardı akşam saatlerini; ah o koku buram buram aşkla dolardı

burunlara. orada olmanızı isterdim.

sonra çarşıda beyaz eşya satan bir vitrinin camına dalıp gitmiş bir çift çocuk gözü olurdu; buzdolaplarının, çamaşır makinelerinin arasında jantları pırıl pırıl parlayan bisikletler dururdu çünkü. o dokunulamayan bisikletler ulaşılamayan en büyük aşkların tarihini yazardı. büyüyünce kiralanan bisikleler, vitrindeki bisikletlerin etiketi bile olamazdı.
 
ben oralardaydım... dünyaya gözlerimi aralarında açtım.
 
söğütler... ya söğütler... hani dalları – yaprakları toprağa salkım saçak sarkan, her esintide uzun saçlı bir kız edasıyla dallarını – yapraklarını dalgalandıran söğütler... altlarına girmek, çömelip sırtınızı o gövdeye dayamak, hayallere dalıp da dünyanın binbir halinden kaçıp kurtulmak ne nimettir bilir misinizi? Bakkaldan alınan sımsıcak ekmeklerin köşesini yemeye hiç mi hiç benzemez.
 
söğüt, aşktır... öyle bir aşktır ki, altında yürüdüğünüz akasyaları da, çitlembikleri de unutturur size. miniminnacık bir rüzgârın bütün albenisini getirir koyar önünüze. başınız döner, dünya bir suluboya resimden farksız dolar gözünüze.

ve işte böyle sürüp gitti bu aşk.

0
1149
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle