14 KASIM, PAZARTESİ, 2016

“Biz Hep Buradaydık, Ya Siz Nereden Geldiniz?”

Türkiye’de yüzyıllardır süre gelen bir yaşam mücadelesidir “yabancı” olmak. İnsanların biz ve onlar diye sınıflandırıldığı ve bizden olmayanların sevilmediği, nice acıların yaşandığı bu topraklarda avukat ve yazar Rita Ender bu mücadeleden yola çıkarak Kolay Gelsin ve İsmiyle Yaşamak adında iki ayrı yazı dizisi hazırladı ve kitaplaştırdı. Biz de çalışmalarıyla beraber Türkiye’de Rita ismiyle yaşamanın nasıl olduğunu kendisine sorduk...

“Biz Hep Buradaydık, Ya Siz Nereden Geldiniz?”

2015 yılında Kolay Gelsin, bu yıl da İsmiyle Yaşamak adlı kitabınız yayımlandı. Ve aslında bu iki kitabın hikâyesi de benzer; Agos Gazetesi’nde yayımlanan birer yazı dizisi olarak başlamışlar. Birinde yok olmaya yüz tutmuş meslekleri inceliyorsunuz, birinde ise bu ülkede maalesef ki “yabancı” olarak görülen insanların isimlerini… Bu iki konu üzerine eğilmeye nasıl karar verdiniz? 

Ben aslında avukatım, yüksek lisans tezlerimi azınlık hakları üzerine yazdım ve o zamandan beri Türkiye’deki gayrimüslim azınlıklar ve hakları üzerine çalışıyorum. Kendim de o alanın içine doğmuş biriyim; Yahudiyim ve Rita ismiyle İstanbul’da, “Türkiye’de Yahudi olmak deneyimi”ni yaşıyorum.  Bu deneyimin içinde haksızlıkların, eşitsizliklerin olduğunu düşünüyorum ve bunların yazıya dökülmesi gerektiğine inanıyorum. 

Neden meslekler ve isimler?

Bir insan için her ikisi de çok önemli. Tanıtıcı. Her birimiz kendimizi tanıtmaya ismimizden başlıyoruz. 'Ben' denilen kişiyi, önce ismimizle ortaya koyuyoruz. Kişiliğimiz isimlendiriliyor; çünkü ismi üzerinde kişilik hakkı olan her bireyin, taşıdığı kimlikler var. Bu ikisi arasındaki ilişkiyi İoanna Kuçuradi şöyle anlatmıştı: 'İsim, çeşitli kimliklerimizin bir çeşit mührü. Bin bir türlü kimliğimiz var. Birini bununla, öbürünü öbürüyle paylaşırız, ama biz olan o kimlikler yumağı tektir. İsmimiz o kimlikler yumağının adıdır.” Bu yumağın adı yerine kimi zaman bazı sıfatlar kullanılıyor; “marangoz”, “doktor”, “avize tamircisi”. Bizi ismimiz gibi biz kılan bu sıfatlar; mesleklerimiz de tıpkı isimlerimiz gibi bir tanımlama. Fakat işte bu tanımlamalar içinde nefes alırken özgür değilseniz… Yani örneğin esnafsanız ve “Yetvart” olan isminizi çarşıda kullanamıyorsanız yahut tüm alet ve edevat isimleri Rumca olmasına rağmen İstanbul’da tek bir Rum pastacı kalmadıysa, işte o zaman geçmişe, azınlık haklarının tarihine bakmak ve insanların hikâyelerini dinlemek anlamlı...

Peki konuştuğunuz insanları belirlerken izlediğiniz yol neydi? 

İsmiyle Yaşamak‘ta yalnızca Türkiyeli gayrimüslim azınlıklar var; Ermeniler, Rumlar, Bulgarlar, Yahudiler, Süryaniler, Katolikler. Kitaptaki söyleşilerde yer alan esas meselelerden biri, Türkiye’de yabancı sayılan bir isimle neler yaşandığı olduğu için, Türkçe ismi olanlarla söyleşi yapmadım. Yani Murat isimli bir Ermeni veya Selim isimli Yahudi ile görüşmek yerine Rafael isimli bir Ermeni ile, Elena isimli bir Bulgar ile söyleştim. Birilerine yabancı gelen ama aslında hiç de yabancı olmayan bu insanların farklı yaş gruplarından, farklı duruşlardan ve farklı mesleklerden olmasına özen gösterdim. Bu, bir yanıyla, günden güne yok olmaya yaklaşacak kadar azalan toplumların içindeki çeşitliliğe dair, bir yanıyla da, bir insanın yaşam tarzının veya mesleğinin konuyu algılamasındaki etkisine dair. Örneğin bir haham olan Albert Gerşon, Yahudilikte erkek çocuklara sünnet yapılırken aslında Tanrı ile bir anlaşma yapıldığını ve bu sebeple o anlaşma anında çocuğa isminin koyulduğunu anlattı. İsimlerin spritüel öneminden söz etti.  Sosyolog olan Arus Yumul ise, adlandırmanın yaratılıştan bu yana bir iktidar olduğunu şöyle anlattı:

“Adlandırmak önemli bir şey. Yaradılışa bakın, orada Tanrı dünyayı yaratır. Tanrı “ışık olsun” der, ışık olur. Sonra Tanrı, adlandırma iktidarını Adem’e verir. Adem hayvanlara, bitkilere, hangi adı verirse o adları kabul eder. Önemli bir iktidardır adlandırma. Topluluklara bakın, bazen toplulukların kendilerine verdikleri ad başka, onlara atfedilen ad başkadır. Burada çoğu zaman bir iktidar ilişkisi işin içine girer. Dünyayı parçalara bölüp adlandırma iştiyakına bakın. Haritalara bakın, haritalar statiktir. Hepsi durağandır, zaman durmuştur. Haritalara baktığınızda oralardan kimler gelmiş kimler geçmiş anlayamazsınız. Buna dair hiçbir bilgi yoktur, bütün geçmişi siler ve oraya o gün kim egemense onun adını koyar. Bu yüzden adlandırma dediğimiz şey, sadece bireylerle ilgili değil.”

Bireylerin adlandırma ve adları üzerindeki haklarından da avukat Luiz Bakar ve avukat Benyamin Poluman söz etti. Trajikomik duruşma anıları ile birlikte…   

  • ©Nazlı Erdemirel
  • ©Nazlı Erdemirel

©Nazlı Erdemirel

İnsanların hikâyelerini paylaşmaları zor oldu mu?

Yok, hiç zor olmadı. Elbette herkes kendini farklı şekilde, başka ölçülerde açıyor. Kimi insanlar kendi hikâyelerini dile getirmek konusunda hevesli oluyorlar, daha soru bile sormadan anlatmaya başlıyorlar. Kimi insanlar daha kapalı, çekingen duruyorlar; aynı soruyu bazen üç, dört kez farklı şekillerde sormak gerekiyor. Fakat neticede hangi isme ve mesleğe sahip olursa olsun, herkesin mesleğine ve ismine dair söyleyecekleri var. Bunları dinlemek, sormak, konuşmak, yazmak ve neticesinde bu insanlarla böyle bir paylaşımda bulunmuş olmak benim için çok özel. 

Kolay Gelsin’de bahsettiğiniz meslek ve zanaatlerin birçoğunun kayboluşunu Türkiye’deki Rum, Ermeni, Yahudi nüfusun azalmasıyla ilişkilendiriyorsunuz, hangi meslekler bunlar? Ve iki kitapta da sizi çok etkileyen hikayeler var mı?

Var tabii, hem de çok var!

Nüfus azalmasıyla ilişkili olarak ilk aklıma gelen örnek zangoçluk. Kolay Gelsin’de Arnavutköy Aya Strati Rum Ortodoks Kilisesi’nde zangoç olarak çalışan Yani Hutu var. Yani Bey’e yıllar içinde mesleğinde nasıl değişimler olduğunu sordum, artık çanların otomatik olduğunu anlattı. Dedi ki; “Artık çan her yerde otomatik. Patrikhane’de de aynı, kiliselerde de. Otomatik. Evvela el ile çalıyorduk. Çalmak için ben yukarıya, çatıya çıkıyordum. İplerle çekiyordum. Sonra otomatiğe geçtiler. Bir kolaylıktır bu. Ben iple çektiğim zamanlarda, günde iki kez, 67 basamak yukarı çıkıyordum ve 67 basamak aşağı iniyordum. Şimdi buradan düğmeden hemen çalıyorum, tembellik işi. Artık elle istesek de çalamayız çünkü o çanın içine yedek olarak bir çan kaynaklandı. Elle olmaz artık. Görürsün mesela, biraz sonra düğmeye basacağım. Sabah 9’da -eskiden 8’di-, akşamüstü 4’te çalıyoruz.” Peki dedim, çan niçin çalınır? Şöyle dedi: “Ezan niye okunur? Davet ediyor ki namaz saati. Biz de aynısını yapıyoruz ama gelen yok, başka.” Bu cümledeki “gelen yok” ifadesi aslında, hem Ortodoksların gittiğini, hem onlara ait olan tarihi mekânların – iyi ihtimalle- yalnızlaştığını, hem de zangoçluk mesleğinin "gelen olmadığı" takdirde yapılamayacağını anlatıyor. 

Türkiye’de yaşayan, belki kendini “Türk” olarak addeden birçok insandan daha buralı olan ama isimleri işitildiğinde “yabancı” muamelesi gören insanlarla konuştunuz… İki kitapta da ortak bir kavram olan “ötekileştirme” sizin için ne ifade ediyor?

Hak ihlali olarak görüyorum, çünkü aslında vatandaşlık diye bir şey var ve herkesin insan olmaktan gelen eşit hakları var. Olmalı. Fakat Sarkis Çerkezyan’ın bir lafı vardı; “Ermeniysen her 10 senede bir kafana sopayı yersin.” Diğer azınlıklar için de geçerli. Teker teker hikâyelere baktığımızda bunu görüyoruz. 1915, Trakya Olayları, Varlık Vergisi, cemaat vakıflarının ellerinden alınan mülkler, hakaretler, tehditler… 

Kitapta özellikle dikkatimi çeken iki isim Daniel Mazliah Çiprut ve Liana Kamar… Biri altı buçuk biri de dokuz yaşında… Örneğin Daniel babaannesinin neden İspanyolca bildiğini bilmiyordu… Toplumun insan üzerindeki etkisini belirleme açısından isimleri araştırmak ve insanların isimlere verdiği tepkiler sizce nasıl birer ölçüt?

İsminize verilen tepkiler, mesela “İsmim Rita” dediğim zaman, “Rita mı?!” diye soracak kadar bu durumu garipsemesi, sizin de bir tepki vermenize neden oluyor. Bazen bunun nesi garip diye kızıyorsunuz, bazen gülüyorsunuz, bazen açıklama yapıyorsunuz. Fakat hep isminizin “normal” olmamasıyla yüzleşiyorsunuz. Bazı durumlarda aidiyetinizle ilgili savunma da yapıyorsunuz: “Hayır efendim, Yahudilerin hepsi korkak filan değildir!”  Bu durum da hep tekrarlanıyor. Foti Benlisoy, bundan bir kaçış olmadığını fark ettiğini anlatmıştı ve demişti ki; “Derimize ve adımıza kazınmış bu arazlarla cebelleşmek gerek. Hiçbir zaman bu yükün üzerimizden kalkmayacağını bilerek cebelleşmek…” Biz bu konularla cebelleşedururken 11 yaşındaki Liana’nın tavrını görmek bana çok iyi geldi. Çarpıcıydı. Liana kendisine ismiyle ilgili soru sordukları zaman şöyle yanıt veriyormuş: “Ermeniyim, ondandır, adım size garip gelebilir.” Yani ne kadar haklı. Yani diyor ki; “Bu benim garipliğim değil, size garip gelebilir.” 

Aslında farklı toplulukların isimlendirme gelenekleriyle ve alışkanlıklarıyla ilgili de ciddi bilgiler ortaya koydunuz… Karşılaştığınızda sizi şaşırtan bir isim ya da bir isimlendirme geleneği oldu mu?

Aslında şaşırtan bir şey olmadı ama yeni öğrendiğim şeyler var. Mesela çok sevdiğim ve İsmiyle Yaşamak yayına hazırlanırken kaybettiğimiz Milko Bey demişti ki; “Bizde –Bulgar geleneğinde-  çok yakın zamana kadar çocuğu vaftiz olana kadar anne, kilisenin içine girmezdi, dışarıda beklerdi. Vaftiz biter, bebek kutsanır ve bütün o ritüeller bitince anne kiliseye gelir ve bebek anneye teslim edilirdi. Bir de yine ritüel gereği, çocuğa mutlak surette dedenin, büyük dedenin, büyük annenin ismi konurmuş, usul böyleymiş.” Annenin vaftiz törenine katılmadığını bilmiyordum. Ermenilerin ve Süryanilerin isimlerinde bu kadar çok  coğrafi gönderme olduğunun farkında değildim; Ararat, Sevan, Ninve… Bunu kitaba yazmadım ama Eliza Pinhas, Yahudilerde isim değiştirme ritüeli olduğunu anlatmıştı. Bir kişi kötü, bahtsız bir yaşam sürüyorsa dini bir ritüelle ismi değiştirilirmiş. Sonra, söyleşilerden bir tanesini özellikle hamile biriyle yapmak çok istiyordum. Judit De Taranto söyleşiyi yaptığımızda hamileydi, erkek çocuk bekliyordu. Yahudi geleneğine göre sünnet töreni sırasında çocuğun ismini açıklamak gerektiği için, oğlunun adını söylemedi. Fakat adını nasıl seçtiğinden, seçtiklerinden söz ettik. Bu dünyada olmayan birisi için bir isim seçmek, ne kadar enteresan ve ne kadar insanı değerleriyle yüzleştiren bir süreç…

Peki 6-7 Eylül ya da Trakya olayları ile ilgili dinledikleriniz içinde etkilendiğiniz bir hikâye oldu mu?

Oldu. Bu olayların üzerine çok okudum, yazdım ama yine de başka bir hikâyenin içinde onlara rastlamak beni çok etkiliyor. Mesela Lydia Franco Albukrek’in hikâyesinden çok etkilendim… 6-7 Eylül’de Beyoğlu’nda babasının dükkanı yağmalanmış. Ailesi gitmeye karar vermiş. Bir oyuncağını seçmesini istemişler ondan, tatile gidiyorlar sanmış, bir bebek seçmiş. Ve o bebekle taşınmışlar. Yıllar boyunca bir daha hiç dönmemişler. Geri dönmemek de gitmek gibi ailesinin kararıymış. 1955’te Lydia Hanım dokuz yaşındaymış, ne olduğunu çok anlamıyormuş. Fakat etrafındaki hüznün, kederin farkındaymış. “Her şey düzelir”, “una vita tenemos”  (Yahudi İspanyolcası; bir hayatımız var) gibi hep umut dolu sözleriyle anımsadığı babasının o gün ne kadar kötü olduğunu, içine düştüğü karamsarlığı hiç unutmamış. Bu kadar kuvvetli ve belirgin değil belki ama azınlığın çoğunluğunu etkileyen olaylar bunlar. Zakarya Bey’in isminin sahibi olan ve 1915’te kaybolan amcası ile olan bağı, Doret Habib’in babaannesinin hikâyesini Trakya Olaylarını anlatan bir kitapta bulması… Ya da hem Nino Varon’un hem Maria Rita Epik’in kimlikleri dolayısıyla Eurovision’da ayrımcılığa uğramış olması…  

©Nazlı Erdemirel

©Nazlı Erdemirel

Rita isminin size veriliş hikayesini de çok özel değilse bizimle paylaşabilir misiniz?

Tabii. Ben ailemin ilk kız çocuğuyum. İstanbul’da Sefarad ailelerinde geleneğe göre ilk kız çocuğa babanın annesinin ismi verilir. Benim babaannemin ismi Rebeka imiş. Çok genç yaşta hastalığından çok acı çekerek vefat eden çok iyi bir kadıncağızmış. Annem de “huyu benzesin ama bahtı benzemesin” diyerek Rebeka’yı “Rita”ya çevirmiş. Etimolojik olarak aslında, Rita, Margarita’dan çıkıyor. Papatya demek yani…    

Türkiye’de Rita ismiyle yaşamak zor mu? Günlük hayatınızda sizi zorlayan durumlar oluyor mu? 

Türkiye’de Rita ismiyle avukatlık yapınca, bu mesele sizin günlük hayatınıza gerçekten dahil oluyor. Bugün dilekçelerimizi verdiğimiz ön bürodaki memur arkadaş sordu: “İspanyol musunuz?” Olabilirim ama bunu neden konuşuyoruz? Gerçi konuşmayı, konuşmayıp düzeltenlere tercih ederim. Geçen hafta dava dilekçesini uzattım. Kağıt üstünde 12 karakterle yazıyor: “Davacı Vekili: Avukat Rita Ender.” Kayda alan memur yüzüme bakıyor ve “Rıza?” diyor. “Rita” diyorum. Bir daha soruyor, “Rıza?” İnsan çıldıracak gibi oluyor. Tabii o anda belki hiçbir kötü niyeti yok, sadece yanlış yapmamak için yapıyor. Ama başka durumlar da oluyor. Mesela isminizi gayet iyi anlıyor ve yüzünüze karşı buraların gerçek sahibinin kendisi olduğunu anlatıyor. Size haddinizi bildirmek istiyor. Fakat şükür ki, azınlık toplumlarında da o haddi tanımayan, yüksek sesle gülen kadınlar var! Teodora Hacudi gibi. Teodora Hanım’a birisi nereden geldiğini sorduğu zaman, otomatik olarak yanıt veriliyor: “Biz hep buradaydık, ya siz nereden geldiniz?”  

Yahudi olduğunuzu öğrendiklerinde insanlardan ne gibi tepkiler alıyorsunuz?

Bu sanırım ilk önemli karşılaşmalarımdan biriydi: Kadıköy Adliyesi’nde staj yapıyordum, savcılık kalemindeyken, oradaki memur beni çok sevmişti. Fakat ismimin Rita olduğunu öğrenince bocaladı, anlamadı ve nedenini sordu. “Ben Yahudi’yim” dedim. Üzüldüğünü yüzünde gördüm! “Aman boş ver, bizim bazı Müslümanlar bu Yahudilerden beterdir zaten” dedi. Ne cevap vereceğimi şaşırdım… Neresinden tutsak elimizde kalacak bir cümle… 

©Nazlı Erdemirel

©Nazlı Erdemirel

Az önce de belirttiğiniz gibi isimlendirmenin aslında iktidarla ciddi bir bağı var, isim koyduğumuz kişi ya da nesne üzerinde bir güç sahibi oluyoruz, aynı şekilde bu bir karşı güç de yaratıyor. Sizce de isim koyma aynı zamanda bir direnme biçimi mi? Sizce Türkiye’de yaşayan azınlıklar isimlerini koruyorlar mı?

Bu mesele üzerine bu kadar düşündükten-konuştuktan sonra, evet, bu benim için bir direnme biçimi. İsminiz bu kadar kurcalanıyorsa, isminizle ilgili birileri size sorular sorabiliyor ve kimliğiniz uluorta sorgulayabiliyorsa, eşit vatandaş olduğunu düşündüğünüz diğeri, sizi dininizi-inancınızı açıklamaya mecbur ediyorsa, evet, buna karşı durmak sizin en doğal hakkınız. Karşı duruşun en naif hali de çocuğuna kendi kimliğini yansıtan bir isim seçmek. Bu topraklarda her zaman böyle isimler seçilememiş. İnsanlar sahip oldukları haklı kaygılar nedeniyle özellikle erkeklere Türkçe isimler vermişler. Erkeğin daha fazla sokağa çıkacağı, esnaf olacağı, askere gideceği ve toplumla daha çok ilişkiye gireceği kabulüyle… “Askerde başına bir şey gelmesin oğlumuzun” demişler ve Türkçe isimler koymuşlar. Korkmuşlar ve korumuşlar. Bu korku geçmişte kalan bir korku da değil. Judit mesela isminden dolayı duyduğu korkuyu anlatmıştı: “İsrail Konsolosluğu önünde sürekli olarak protesto yapılıyordu, afişler, metrodan akın akın inen insanlar… Bir gün eve dönüyorum, metrodan indim. Polis metrodan inen herkesin tek tek kimliğini alıp kontrol ediyor. Ve şöyle yapıyor, alıyor kimliği, geri verirken bağırıyor; Ayşe Yılmaz. Bağırıyor; bilmem kim. Allahım diyorum, nolur benimkini bağırma.”

Ölmek istemeyen kimse o topluluğun önünden “ben Yahudi’yim” diye geçmez. Bu yönü de var isimlerimizin. Fakat tabii bu hiç de Türkiye’ye özgü bir durum değil. Üstelik sadece bu döneme de ait de değil; İkinci Dünya Savaşı’ndan önce Almanya’dan kaçmak isteyen Yahudiler soyadlarını nasıl can havliyle değiştirmişler... 

Türkiye Musevilerinin, günümüz kuşağında kaybolmaya yüz tutmuş anadili olan Ladino'ya ilişkin Las Ultimas Palavas adında bir belgesel çektiniz. Ladino artık ne kadar konuşuluyor? Korunabiliyor mu dil?

Yahudi İspanyolcası benim anadilim, annemin de anneannemin de anadili. Anneannem de, annem de bu dili konuşabiliyor. Fakat ben konuşamıyorum. Bazı sözcükleri biliyorum sadece. Arkadaşlarım, benim kuşağımdan insanlar da bu kadar biliyor ve bu kadar konuşabiliyorlar. Yani sadece sözcükleri söyleyebiliyorlar. Las Ultimas Palavras da işte bu son sözcüklere dair. Cümlelerden bize kalan sözcükler olduğuna göre, maalesef sözcüklerden sözcükleri aktarmak pek mümkün olmayacak. Fakat bu sözcükler önemli, nasıl gündelik lisanınızda yer alan kelimeler sizin kişiliğinizle ilgili fikir verirse, bu lisandan bize kalan kelimeler de öyle, ailemize dair, yaşantımıza dair fikirler veriyor. Bu  yüzden kaygıya ilişkin, yemeğe, müziğe ve sevgiye ilişkin kelimeleri biliyor olmamız tesadüf değil.  

Bir sonraki yazı dizisinin ve de kitabınızın konusu belli mi? Bu kez hangi konu etrafında bir araştırma yapacaksınız?

Şu anda aile yâdigarları üzerine bir söyleşi serisi yapıyorum. 

0
8719
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle