
Eda Soylu’nun sekizinci kişisel sergisi “Alt/Üst”, Merdiven Art Space’te açıldı. 9 Mayıs’a dek devam edecek sergi, sanatçının yerleştirme sanatı üzerine kurduğu pratiğine odaklanıyor. 2012 yılından beri ev ve yer etme kavramları üzerine çalışan sanatçı, bu üretimlerini “Ve evin yüzü burkuldu” adlı serisi altında bir araya getiriyor. Sanatçıyla yeni sergisi özelinde sohbet ettik.
“Alt/Üst”te mekân sanki ayaklarımızın altından çekiliyor; zemin bildiğimiz anlamını yitiriyor. Siz bu sergide izleyicinin dengesini mi, yoksa algısını mı sarsmak istediniz?
Aslında bu sergide şeyleri algılama biçimlerimiz hakkında konuşuyor olmak isterim. Satır aralarından, nüanslardan, kırılganlıklardan, gözden kaçan ve göze batanlardan, neyin alt, neyin üst olduğundan, bunların birbirlerine dönüşmelerinden, birbirilerine evrilişlerinden ve tabii bu esnada izleyenin deneyiminden. İzleyiciye tek bir deneyim yüklemek böylesi bir sergide işe de izleyiciye de haksızlık etmek olur. Aksine gözlemleyen olmak, izleyicilerin sergiyi deneyimlemesine tanıklık etmek, serginin dönüşümünü izlemek, kendimi izlemek. Sarsılacak olan bir algı yahut denge varsa da bu esnada kendini mutlaka belli eder.
Uzun zamandır “ev” üzerine düşünüyorsunuz. Sizin için ev bugün daha çok bir hatıra mı, bir yük mü, yoksa hâlâ sığınılacak bir yer mi?
Ev benim için bugün direkt olarak yıldızların bir araya geldiği o ahenkli uyum hâli. Bir diğer deyişle huzurlu olma, ait olma hâli.
“Ve evin yüzü burkuldu” ifadesi, serginizin duygusal tonunu da belirliyor gibi. Bu burukluk sizin için daha çok geçmişe mi yoksa bugüne mi ait?
Ev kavramının atfedildiği yerden/kişiden/zamandan tane tane gidilmesine tanıklık etmek ve bu adım adımlığı tek bir duyguda toplayabilmek ancak Metin Altıok gibi usta bir şairin yapabileceği bir şey olabilirdi. Burukluk. “Ve evin yüzü burkuldu” dizesi yüklü bir dize. Bir yıkım süreci daha şairane ve latife bir biçimde ele alınamazdı zira eş zamanlı olarak bir ayrılık öyküsü de sunar bize aynı şiirde. Bu bağlamda şiirde geçen yıkım süreci aslında beden-bina-kent ölçeğinde aynı anda ele alınmıştır ve birini diğerinden ayrı görmez. Aynı şekilde Altıok “Unutulmuyor dünya işleri / Seninle bir döşekte sevişirken bile” der ve aslında gündelik hayatımıza nüfuz eden duygulara, unutmakta güçlük çektiğimiz satır aralarına parmak basar. Kendimi bu bağlamda Altıok’un dizelerine yakın hissediyorum. İşlerimi ele alım biçimim ile onun dizelerini yazış biçimi arasında benzerlikler buluyorum, onun zarafetinden feyz alıyorum da diyebilirim. Ben bağırıp çağıran işler yapmam, işlerim hep daha yerleşik ve daha sessiz bir yerden var oldular, olmaktalar. Burukluk benim için böyle bir duygu. Geçmişe ait olduğu kadar bugün de elbette var ama geçmişte bu duygu ile başa çıkma biçimim ile bugünkü farklı. Çok daha nötr bir yerden gözlemci olarak ele alabiliyorum, kendimi ve olanı biteni. “Ve evin yüzü burkuldu” dizesinin yüklülüğü sessizliğinden geliyor ve bu hâl daimî.
Sökülme, dağılma ve yeniden kurma hâlleri üretiminizde sıkça karşımıza çıkıyor. Bu süreç sizin için daha çok bir kayıp duygusu mu taşıyor yoksa yeni bir başlangıç ihtimali mi?
Bu soruya yalnızca bu sergi özelinde değil bütün işlerimi ele alarak cevap vermek isterim. Yerleştirme sanatının temelinde zaten bu yer değiştirme ve bulduğu yeni yere ait olma durumu var. Bir iş bir yerden başka bir yere başka bir biçimde yerleştiğinde ele aldığım konu ne kadar ağır olursa olsun benim için de hep bir heyecan olur. Değişim olarak görüyorum bu durumu, eklenen yeni bir katman. İş bize kendini bir katman daha açıyor kendini daha genişçe sunuyor.
Bu sergide geçmiş bir işin izine yeniden basıyorsunuz. Hafızayla bu kadar yakın çalışmak, sizin için daha çok bir hatırlama hâli mi yoksa unutmanın biçimlerini araştırmak mı?
Aslında sadece var olmak. Bir kavuşma gibi aslında, kendine kavuşmak.
Malzemeyle kurduğunuz ilişki oldukça belirleyici görünüyor. Bir işin yönünü çoğu zaman fikir mi belirliyor, yoksa malzemenin size açtığı imkânlar mı?
Yüzeyin yer değiştirdiği, zeminin çözündüğü bir dünyada, tutunmak fikri de dönüşüyor gibi.
Sizin işlerinizde “tutunmak” hâlâ mümkün mü?
Bence bu sorunun cevabı pandemi döneminde verildi. Tutunmak ama neye ve hatta neden? En nihayetinde en başa dönmedik mi hepimiz yaptığımız ekmeklerle… Tutunmak bana suni geliyor, bu eylemi en iyi kandırıkçı olarak tanımlayabilirim. Bence aslolan bırakmak ve evet bırakmak da mümkün ve elbette ki güç olan.
İşlerinizin içinde dolaşan izleyici, bir tanık mı, bir katılımcı mı yoksa farkında olmadan işin bir parçasına dönüşen biri mi?
İzleyici bir tanık, bir oluşturucu, dönüşüme katkı sağlayan bir katılımcı ve yerleştirmenin kendi içinde geçirdiği süreçte etkisi çok mühim olan bir katman. Bu sürece dahil olmamayı seçmek de mümkün. İzleyici ve eser ilişkisi benim önemsediğim ve aralarına duvar örmek istemediğim bir alan. İzleyiciyi gözlememek sosyolojik bir çalışma yapmak gibi. Kimisi o yerdeki beton çiçekleri paramparça edene kadar teker teker ayağının altında ezmeyi tercih ediyor, kimisi basmaya kıyamıyor, kimisi mekâna girerken tereddüt ediyor, kimine tekinsiz geliyor kimi tekinsizliğe hemen alışıyor. Burada doğru ya da yanlış yok. Yalnızca izleyicinin olma hâli var, ki bence o hâller de birer otoportre. Ben nasıl ki beton ve çiçek arasındaki ilişkiye karışamıyorum, karışmıyorum, her bir çiçek betona gömüldüğünde başka tepki veriyor ve bu o ikisi arasında geçen bir diyalog bana da yalnızca tanıklık etmek düşüyor, aynı şekilde izleyici ve eser arasındaki ilişkide de öyle. O ilişkiye de karışmanın haddime olduğunu düşünmüyorum. 10 yıl önce “Evi Yeniden Kurmak” sergimde yer alan yerleştirmelerden birinin camına bir çocuk çöp adam çizmişti. Biz o günlerde de eser izleyici ilişkilerini çokça konuşuyorduk ve bugün o yerleştirme “Alt/Üst” sergimde o parmakla çizilmiş çöp adam ile beraber duruyor. Bence bu önemli bir katman. Sergide bizlere yan bir konu açılıyor konuşulmasının gerekli olduğunu düşündüğüm. Tıpkı sorduğunuz gibi: İzleyici bu işin neresinde? İzleyici üst katta tam da o camın üzerinde, çöp adam formunda ve alt katta her yerde. İzleyici işin önemli bir parçası.