26 MAYIS, ÇARŞAMBA, 2021

Sürdürülebilirlik ve Sanat İlişkisinde "Atığın İhtimalleri"

Kale Grubu'nun "İyi Bak Dünyana" hareketiyle Kale Tasarım ve Sanat Merkezi’nde (KTSM) hayata geçirdiği "Atığın İhtimalleri: Biçim ve Süreç" adlı sergi ve yayın projesi 26 Nisan'da çevrim içi olarak sanatseverlerle buluştu. Küratörlüğünü Yonca Keremoğlu ve Rana Kelleci’nin üstlendiği sergi ekolojik kriz, tüketim alışkanlıkları ve sürdürülebilirlik anlayışına atığın sanatla ilişkisi üzerinden yeni bir sorgulama getiriyor. Sergi, atığı hem kavramsal hem de malzeme pratiğiyle ele alan, altı sanatçıya ait dördü yeni üretilmiş eser seçkisinden oluşuyor. Biçim ve süreç hattında konumlanan sergideki sanatçılardan Berna Dolmacı ve Abdulvahap Uzunbay ile sergide yer alan işleri üzerine konuştuk.

Sürdürülebilirlik ve Sanat İlişkisinde

Kale Grubu şirketleri Çanakkale Seramik, Kalebodur ve Kalekim'in de partnerliğinde gerçekleşen "Atığın İhtimalleri: Biçim ve Süreç" sergisi, 22 Nisan Dünya Günü’nde KTSM'de ön duyurusunu yapmıştı. Sergi ekolojik kriz, yeryüzü tahribatı ve döngüsel ekonomi gibi başlıklara eğilirken insanlığın bu konudaki sorumluluğuna ise aynı bağlam üzerinden, sürdürülebilirlik vurgusuyla dikkat çekiyor. Eserlerin dokümantasyonu ve sanatçı röportajlarıyla desteklenen çevrim içi sergi, bu yönüyle sanatçıların üretimlerine ve atıkla kurdukları ilişkiye dair arşivsel bir değere de sahip.

“Atığın İhtimalleri: Biçim ve Süreç” sergisi buradan süresiz ve çevrim içi olarak görülebilir.

Berna Dolmacı

Öncelikle Kale Grubu tarafından başlatılan "İyi Bak Dünyana" hareketi altında gerçekleştirilen "Atığın İhtimalleri: Biçim ve Süreç" sergisiyle yollarınızın nasıl kesiştiğine, İnziva'nın hazırlık sürecine ve elbette ki isim hikâyesine değinelim isterim. Sergideki çalışmanız bu proje için özel olarak mı üretildi?

Serginin küratörlerinden biri olan Rana Kelleci’nin daveti üzerine sergiye katıldım. İnziva isimli çalışmamı bu sergi kapsamında, büyüdüğüm Eski Foça’nın sahiline eşlik eden küçük, düz bir dağın üzerinde ve belirli periyotlarla konaklayarak yaptım. Bu süreçte malzemelerimi de bulunduğum araziden ve topraktan gelen sebze ve meyvelerin kabuklarını kesip, kurutarak elde ettim ve yine onları kullandım.

Çalışma sürecinde bez, belirli bir doygunluğa geliyor ve sonrasında beze formu veriliyor. Nihayetinde söz konusu bezin izleyici, çalışma ve doğa içinde yeni bir süreci başlıyor... Bir doğum gerçekleşiyor… Bu doğum yağmur ve güneşle yeniden bir oluş içine giriyor.

Çalışma adını insan içine çıkmaktan, topluma karışmaktan kaçıp tek başına yaşama ve salt kendinle kalma anlamına gelen "inziva"dan alıyor. İnziva, bulunduğum içsel dünyanın dışa vurumudur. Son birkaç yıldır, izole edilmiş bir hayatın içindeyim. Aidiyetimi tekrardan sorguladığım, soruların cevaplarını bildiğimi zannettiğim; fakat şimdilerdeyse bildiğimi sandığım her şeyi aslında bilmediğimi fark ettiğim bir dönemdeyim. İçinde bulunduğum bu dönem 2020 yılından bu yana belirgin bir şekilde değişti ve pratiğime yansıdı. Gitmek, bulmak… kaybolmak ve sığınmak üzerine evrildi. Ruhumun yorgun olduğu bu dönemde İnziva, ruhumun evi: Dinlendiğim, soluklandığım ve güven duyduğum, sığınağım (…). 

Malzemeyle kurduğunuz ilişki "atık" kavramına, barındırabileceği ihtimallere nasıl yaklaşıyor? Üretiminizde kullanılan atık malzeme, serginin "biçim" ve "süreç" hattında nerede ve nasıl konumlanıyor?

Atık, sanayinin devreye girmesiyle üretimden tüketime uzanan tüm aşamalarda, endüstriyel malzemenin ortaya çıkışı ve artık kullanılamayarak doğayı işgal eden bir yığın diyebilirim. Bu bağlamda ben "atık dönüştürme" adı altında kapital sistemin bir aracı olmayı reddediyorum. Dolayısıyla doğayı yoran, işgal eden kısacası doğanın dönüştürmekte zorlandığı hiçbir malzemeyi kullanmamaya çabalıyorum. Çalışmalarımda kullandığım hiçbir malzeme benim için atık değildir. Birçok kişinin mutfakta tükettiğinden artakalan, topraktan gelen malzemelerdir: Meyve çekirdekleri, limon, çay, kahve, enginar, çiğdem kabuğu, fıstık kabuğu, pancar, gül vb. Her bir malzeme lezzetleri gibi ayrı dokular, renkler veriyor. Bunun dışında gittiğim arazilerden topladığım bitkiler, çiçekler, ölmüş böcekler… Kurumuş dallar… Toprak ve tohumlar… Organik ve doğal her malzeme kendi gücüyle var olup yaşayarak aslında benden bağımsız bir çalışmayla birlikte dönüşüyor. Çalışmalarımın hepsi canlılar gibi yaşar ve ölürler. Bulunduğum yerlerde yaptığım her çalışma, benim içsel dünyamın kapılarıdır. İnziva da tıpkı diğerleri gibi kendi sürecini tamamlayacak ve başka bir oluşla dönüşerek devam edecek.

("Atık’’ kağıtlarla da çalışıyorum; insanların kullanmadığı, çöpe attığı veya gözden çıkardığı kağıtlar... O kadar müsrif bir şekilde gözden çıkarılan kağıtlar var ki, şaşırtıcı! Örnekse; yakın zamanda sebze pazarında limon satın alırken limonların sarılı olduğu kağıtları Pazarcı Amca’nın yere attığını gördüm. Kağıtlar transparan ve naif, renkleriyse kendi içinde küçük tonlara ayrılmış. Müthişlerdi. Pazarcı Amca’ya atılan kağıtları alabilir miyim diye sordum. "Tabii, al’’ dedi şaşırmış bir hâlde. Bir yandan kağıtları ayıklarken bir yandan da ona yardım eder oldum. Çürümüş limonlarla, sağlıklı limonları ayırıp Pazarcı Amca ile iş yapar olduk. Bu sıcaklığı seviyorum, takas usulüydü. O an bir kolektivitenin parçası oldum… Şimdiyse o kağıtları bir sonraki çalışmamda kullanacağım, hikâyesi güzel olan, yeni bir malzeme.)

Günümüzde ekolojik kriz kavramı sıkça duyulsa da bu kavramın toplum genelinde yaygınlaşması bilinçli olduğu sürece verimli sonuçlara ulaşıyor, aksi hâlde muğlak bir anlama bürünüyor. Mesela "ekoloji" ve "çevrecilik" kavramlarının bugün benzer bir durumda olduğu düşüncesindeyim. Bu durumun yansımalarını yaşadığımız toplumda nasıl değerlendiriyor; üretim pratiğinizi farkındalık yaratmada nerede konumlandırıyorsunuz?

Ben, ekoloji ve çevreciliğin aynı noktada olduğunu düşünmüyorum. Çevrecilik, insana hizmet eden bir kavram (evcilleştirilen doğa). Ekoloji ise insan eline ihtiyaç duymadan kendi döngüsünde devam edebilir. Dolayısıyla ekoloji kavramı henüz benim de epey başında olduğum, çok kollu ve doğa için radikal bir fark edilme: Dünyadaki yaşamın insan merkezli olmadığını vurgular ve simbiyotik bir şekilde varlık sürdürme gayretinde olduğundan bahseder. Politik ekolojist öncülerinden olan Andre Gorz, politik ekoloji için söyle der:"…ekoloji, radikal bir politik dönüşümün ayrılmaz bir parçası.." (Alisa, Demaria, Kallis, 2020). Buna bağlı olarak küçülme kavramı esas alınırsa bizler de üretmeye ve tüketmeye bilinçli bir biçimde ve hassasiyetle devam edebilir veya bunun için çabalayabiliriz.

Böylelikle talepler değişir ve yaşamda "doğa" daha güçlü bir anlam kazanır. Pratiğimde de bu hissi, doğanın sunduğu güzellikleri, rüzgârı ve zamanın akışını hissederek, duyarak üretmeye çalışıyorum. Doğanın bendeki kodu: Küçüklüğüm. Orada olduğumda aidiyet sorunum, gelecek korkum tamamen kayboluyor… Bu sebeple oyun alanım, huzurlu kayboluşlarım doğadaki saf oluşlarda…

Doğa, toplum ve kentle ilişkimize yakından bakalım isterseniz. Bahsettiğimiz gibi "çevrecilik" ve "ekoloji" aslında birbirinden ayrışan yaklaşımlar. "Çevrecilik" toplumun genel olarak, yaşadığı çevreyle ilgilenen; buradaki sorunlara ve endüstriyel olarak sürdürebilirliğe eğilim gösteren bir konumda."Ekoloji" bilinciyse insandan bağımsız, saf bir doğa değerine de eğilerek insan ve doğa ilişkisine ekohümanist bir açıdan yaklaşıyor diyebiliriz.

Bu bağlamda "döngüsel ekonomi" gibi endüstriyel banta da eğilen serginin ekolojik krizle ilişkisi eserinizde nasıl irdeleniyor? Mesela "Doğada atık yok, dönüşüm var" diyorsunuz, çok da önemli. Dolayısıyla doğa ile politik ilişkimize ve serginin bu bağlamda nerede konumlandığına söz konusu cümleniz üzerinden yaklaşalım mı ne dersiniz?

Sanayi Devrimi ile gelen orantısız üretim, tüketim ve kentleşme günden güne doğayı işgal eder hâle geldi. Nüfus, teknoloji ve refah seviyesi arttıkça insanın yeryüzündeki tahakkümü aynı ölçüde arttı, atıyor. Bu bağlamda oluşan çevre sorunlarına çözüm önerileri getirilse de oldukça yetersiz. Sınırlar arasındaki bürokratik protokollerin menfaatleri ve çevre sorunları adı altında gelişen artı teknolojik gelişmeler "doğa’yı korumak" üzerine geliştirilirken dâhi sömürü ve antagonizmaya devam ediyor. Norveçli filozof Arne Naess'in öne sürdüğü bir kavram olan "Sığ Ekoloji" anlayışından tamamıyla sıyrılıp bu bağlamda doğanın saf ve kendi içkinliğinde kalması gerektiğini düşünüyorum. "Doğada atık yok, dönüşüm var" ifadesinde de değinmek istediğim aslında çok açık değil mi? Dünyada var olan her canlı ya da canlılığı bir şekilde tatmış her şey dönüşüyor… İşgal yok. Oluş var. Başka oluşlar var. Dönüşümler ve döngüler.... Kullandığım her malzeme bir bütünün içinde, kendi döngüsünde devam ediyor. Doğuyor, ölüyor, dönüşüyor.  

Öte yandan "Seslerin içindeki ses ile" başlayan şiir tadında bir metin eşlik ediyor eserinize. Söz konusu metnin, doğaya ve bizlere anlatmak istedikleri üzerine neler söyleyebilirsiniz?

Foça’da yalnız kalmak istediğimde gittiğim bir yer var: Doğanın içinde yerleşim alanlarından uzak, "Uzak'ta" olanla sohbetin notları...

Son olarak, gelecek üzerine konuşmak da bahsettiğimiz kavramlar gibi muğlak olsa da merak ediyorum üzerine çalıştığınız, süregelen projeleriniz var mıdır, bizimle paylaşır mısınız?

Evet, içinde bulunduğumuz süreç belirsiz... Her şey çok hızlı değişiyor. Yapılan planlar ileriye doğru erteleniyor. Hâlihazırda üzerine düşünüp, toplantılar yaptığım beş ayrı sergi planı var. Fakat Covid-19 salgınıyla ertelenme gibi durumlar maalesef ki olabiliyor. Bu yüzden takviminin netleştiği, yazın gerçekleşecek olan Kültür için Alan'ın desteklediği "Mahal- Aura" projesinden bahsetmek en doğrusu olabilir. "Mahal-Aura", mekânın aurasının sanatsal üretim süreçlerine etkisine dikkat çekmek isteyen bir proje. Merkezdeki makro-kültürel alanları değil, yereldeki kişisel mikro-kültürel alanları odağına almış. Müziğin ve plastik sanatların isteğe bağlı ilişkilenebileceği esnek; kişileri ve özgün sanat yaklaşımlarıyla çok keyifli olacağını düşündüğüm ve sonunda da bir sergiyle izleyiciyle buluşmayı planladığımız bir proje.

Abdulvahap Uzunbay

Öncelikle Kale Grubu tarafından başlatılan "İyi Bak Dünyana" hareketi altında gerçekleştirilen "Atığın İhtimalleri: Biçim ve Süreç" sergisiyle yollarınızın nasıl kesiştiğine, Kağıt Tuğlalar'ın hazırlık sürecine ve elbette ki isim hikâyesine değinelim isterim. Öte yandan işiniz sergi için özel olarak mı üretildi merak ediyorum?

Kale Tasarım ve Sanat Merkezi (KTSM) ile yolumun kesişmesi "Akbank 38. Günümüz Sanatçıları Sergisi"nde beraber yer aldığım Rana Kelleci vesilesiyle oldu. Pandemi kısıtlamaları dolayısıyla yüz yüze tanışma fırsatımız olmamıştı. Sonraki günlerde KTSM için geliştirmekte olduğu "Upcycling/İleri Dönüşüm" projesiyle ilgili benimle iletişime geçti. Projede "atık"ların sanatsal olarak bir ifade biçimine dönüşme potansiyellerini görünür kılacak, online bir sergi gerçekleştirmek istediklerini belirtti ve böylelikle sergiye davet edildim.

"İyi Bak Dünyana" hareketi adı altında gelen bu davet sayesinde, son üç yıldır kağıt atıkları sanat nesnesine dönüştürme faaliyeti olarak özetleyebileceğim üretimlerime ve insani kaygılarıma alternatif bir cevap niteliğindeki "Atığın İhtimalleri: Biçim ve Süreç" isimli sergiye dâhil oldum. Bedensel pratiğe dayalı, mekanik -ama kimyevi olmayan- ve doğal işlemlerle dönüşüme uğramış "kağıt tuğla üreticisi" olmam; problem olarak edindiğim çevresel, sosyal, siyasal ve ekonomik duyarlılıklara sahip sergide kürasyonu üstlenen Rana Kelleci ve Yonca Keremoğlu ile diyaloğumuzu başlattı diyebilirim.

Sergide kağıt tuğlaları sunma biçimini daha önce hiç kullanmamıştım ama portfolyomda yer alan ihtimallerden biri olduğunu belirtmeliyim çünkü 2019 yılından beri kağıt tuğlalar üretmekteyim. Atık kağıtları sanatsal forma dönüştürme fikrim 2018 yılında hazırlayıp sunduğum, Günümüz Sanatında Göç Göstergeleri; kapı, duvar ve bavul adlı lisans mezuniyet projemde "duvar"ın gösterge değerini sorgularken fiili göçe sebep olan sosyal, siyasal ve kültürel yaptırımlara; maddi-manevi sonuçlarına gönderme yapabileceğim "(temsili) mekân" kavramına yönelmiş olmamla kolayca ilişkilendirilebilir. Öyle ki kültürel ve mimari bir unsur olarak taşıyıcı ve sınırlandırıcı olan duvarı oluşturan ama tek başına işlevsiz olan tuğla, iyicil anlamda yerleşik düzene geçme, kendine ait bir mekân oluşturma, yani mal-mülk edinmenin yanı sıra dışlanma, dışarıda ve içeride olma gibi konumları akla getiren kötücül anlamları da bir araya getirebiliyor. Hâlihazırda gözümüze batan atık kağıt yığınlarının ve bu yığınların dinamiğine katkı sağlayan "ikili (özne-nesne) sistemin" görmezden gelinme durumunun bırakılmasını arzulayanlardanım.

Serginin amacıyla insani kaygılarımın ortaklığı bir sonuca değil sürece vurgu yapmakla ilgili. İnsanların çoğunlukla görmezden geldiği bir kağıt toplayıcısı gibi marketlerin arka kapısındaki kağıt/karton yığınını eşeleyip içlerinden bazılarını (çöp) eve götürmek; topladığı kağıtları ayrıştırıcı/ doğrayıcı/ karıştırıcı/ buluşturucu/ birleştirici/ kalıplayıcı/ sıkıştırıcı/ yapıştırıcı vb. teknik işlemlere maruz bırakan bir "zanaatkâr"a dönüşmek; her işleme uygun alet-edevat bulup buluşturmak; geçirilen her aşamadan sonra elde edilen "ürün"e ve amaca uygun bir lokasyon bulup yerleştirmek; her aşamayı videoya kaydetmek veya fotoğraflamak suretiyle belgelemek; görünür olmayı arzulayıp, hayal ederek "sanat"ı seriye bağlamanın mümkün olduğunu ironik bir biçimde ortaya koymak; sıradan bir kağıt topağının/ tomarının sanat nesnesine dönüşüm süreci ve bu sürecin görünürlülüğünü sağlamak...

​Anlaşılacağı üzere kağıt tuğlalar üretmeye devam etmekteyim ve onları belirlenmiş (küratöryel/ akademik/ sanatsal) amaca uygun üretimlere dönüştürmeye amadeyim.

Malzemeyle kurduğunuz ilişki "atık" kavramına, barındırabileceği ihtimallere nasıl yaklaşıyor? Üretiminizde kullanılan atık malzeme, serginin "biçim" ve "süreç" hattında nerede ve nasıl konumlanıyor?

Estetik kaygıya paralel olarak çevreci yaklaşımım, değersiz bir şeyi geri dönüştürerek değerli bir hâle getirmeyi arzulamaktansa eyleme geçmeye odaklıdır. İnsanların günlük hayatta doğaya karşı körleştiğini görüyor, biliyor, sebeplerini anlıyoruz. İnsanın her gün gördüğü bir şeyi göremez duruma gelmesi yeni değil, kronik bir hastalık gibi. Bunu  hep birlikte dillendirmekten ve bireysel çarelere başvurmaktan vazgeçme lüksümüz de yok.

Benim kişisel tercihim kağıttan tuğlalar yaparak tepkiselliğime bilinci katıştırma, malzemenin "düşük" değerine işlev yüklemekten yana. Böylelikle ilerleme ve gelişme ideallerinin cisimleştiği ve yaşamakta olduğum Batman ve Erzurum'daki "modern kent"lerin yapı taşı olan "bir tuğla" ile "diğer tuğla"nın yan yanalıklarından doğan tüm (plastik) ihtimallerin kendilerine özgü biçimini ortaya çıkarmaktayım. Her bir tuğla, parça-bütün ilişkisini kurmama olanak sağlarken bütünleşik duvarın kendisini oluşturan monadik (insani) bir form olarak da cisimleşmektedir. Kültürel ve mimari olanda barınan birey(ler)in ekolojik dengeye etkisi/ katkısı, dinamik yapı arzını da (yer yuvarlağı/ dünya anlamında) talep etmektedir.    

Günümüzde ekolojik kriz kavramı sıkça duyulsa da bu kavramın toplum genelinde yaygınlaşması bilinçli olduğu sürece verimli sonuçlara ulaşıyor, aksi hâlde muğlak bir anlama bürünüyor. Mesela "ekoloji" ve "çevrecilik" kavramlarının bugün benzer bir durumda olduğu düşüncesindeyim. Bu durumun yansımalarını yaşadığımız toplumda nasıl değerlendiriyor; üretim pratiğinizi farkındalık yaratmada nerede konumlandırıyorsunuz?

Günümüzde küreselleşme denilen süreç, derinlemesine ilerleyen değil yüzeye yayılan bir yapıda. Devasa boyutlara ulaşan kapitalist sistemde sermayenin değersizleştiği, ekolojik tahribatın ve yıkımın yoğunlaştığı kriz dönemleri içerisinde, silsileler hâlindeki çözüm arayışları olarak da tanımlanabilir. Bu durum topyekun finans/ gıda/ enerji/ çevre krizleriyle kâr arayışında sınır tanımayan kapitalizmin, yapısal krizlerinin de dışa vurumudur. Burada "ekolojik kriz" olarak dillendirdiğimiz olgu aslında insan-çevre bütünleşmesinin sağlanamıyor oluşunun krizidir.

​Doğadaki atıkları ve çöp hâline gelmiş ürünleri dönüştürerek estetik kazandırmaya yönelik sanatsal çabalarım, ekonomik bir döngüyü de akla getirerek (kağıt tomarı=para) dünyayla ilişkimiz hakkında yeni bir tanımlamaya duyduğumuz ihtiyacı, yeni duyarlılıklar edinme zorunluluğunu ve evrenselliğin küreselleşmeyle eşitlenemeyeceğini kavramamız gerektiği hakkında. Somut evrenselliği (toprak, hava, su, ateş) temsilen ağaçtan üretilen "kağıt" aracılığıyla, dünyayla yeni(den) ve mantıklı bir ilişki kurma olasılığı yaratmalıyız ya da yaratmak zorundayız. Bunun, pandemiyle daha da zorunlu hâle geldiğini düşünüyorum.

Doğa, toplum ve kentle ilişkimize yakından bakalım isterseniz. Bahsettiğimiz gibi "çevrecilik" ve "ekoloji" aslında birbirinden ayrışan yaklaşımlar. "Çevrecilik" toplumun genel olarak, yaşadığı çevreyle ilgilenen; buradaki sorunlara ve endüstriyel olarak sürdürebilirliğe eğilim gösteren bir konumda. "Ekoloji" bilinciyse insandan bağımsız, saf bir doğa değerine de eğilerek insan ve doğa ilişkisine ekohümanist bir açıdan yaklaşıyor.

Bu bağlamda "döngüsel ekonomi" gibi endüstriyel banta da eğilen serginin ekolojik krizle ilişkisi eserinizde nasıl irdeleniyor? "Toplum neyi ne kadar tüketiyorsa kendini o olarak üretir" söyleminizden ilerlersek üretim pratiğinizdeki malzemelerin sürdürülebilirlik değeri, doğayla politik ilişkimize nasıl bir okuma getiriyor?

Doğal kaynakların hızla tüketilmesi ve ek kaynağa ihtiyaç duyulması, geri dönüşümün öneminin artmasına neden olmuştur. Sanayi sonrası toplumların sanatında atık nesneler, yaratıcı eylemler sonucunda sanatsal ürünlere dönüştürülmüş ve hâlâ da dönüştürülmektedir. II. Dünya Savaşı sonrasında, özellikle 1970’lerden bu yana "hırdavat estetiği" bağlamında da ele alabileceğimiz Akümülasyon, Kinetik sanat, Postminimalizm, Süreç sanatı, Çevresel sanat, Arazi sanatı gibi yaklaşımlar bulunuyor örneğin. İçinde yaşadığımız sanayi sonrası toplumun dönüşümü, nihai olarak doğayı anlama, ona egemen olma ve onu dönüştürme noktasında insanlar arasında kurulamayan arz-talep ilişkisinden (ilişkisizliğinden) doğan kültürel, sosyal, siyasal olmayan "ekolojik bilgelik (t)arzını" yaratmıştır. Durdurak bilmeyen teknik ve teknolojik  gelişmelerle algılanamaz hâle gelen bu dünyada, bizlerin de "olası dünyalar" yaratmaktan başkaca çaresi kalmamış gibi.

Benim yaptığım da bir tür ekolojik bilgelik (t)arzı. Günümüz tüketim toplumlarına özgü bir ritüel olarak karşımıza çıkan, alış-veriş yapılan marketlerden çöpe atılan ambalaj kâğıtlarına (temsili) kaynak, köken ve sebep sonuç olarak bakılması durumunda, aslında hepsi birer sanatsal olanaklara, olasılıklara ve oluşumlara da dönüşmüş olur. Bu durum, doğrudan dönüşüm kavramına odaklanmayı gerektirir. Hiç bitmeyecekmiş hissi yaratan üretim-tüketim ilişkisinin kopmayacağının garantisi ve belki de simgesi hâline gelmiş olan kağıt endüstrisinin kendisi, geri dönüşüme sağlayabildiği katkı oranında güvence sunmaktadır. Seri üretimin marka ürünleri ve onların ilgi odağı olmak için birbirleriyle yarıştığı tasarım ambalajlarının çöp olması, söz konusu güvencenin aslında hiçbir garantisi olmadığının da ifadesidir. Öyle ki, bir toplum neyi ne kadar tüketiyorsa kendisini o olarak üretir, böylece üretim-tüketim esasının iki uçlu doğası da kendiliğinden ortaya çıkar.

​Tüm bu ilişkiler ağını görünür kılma potansiyeline sahip, sanatsal bir proje olarak "kağıttan tuğla yapma" eylemi; günümüzün üretici, tüketici ve sanatçı öznelerinin hem sanatsal eylemlerinin niteliği ve niceliğine hem de sıradan bir nesnenin yüceltilmesine dair muhalefet bir tarza odaklanır. Kağıttan tuğlalar, uzaktan bakıldığında rengârenktir. Oysa ki yanına yaklaşıldığında neredeyse düzgün bir formu olmayan bir kağıt topağına benzer. Üzerinde belli belirsiz okunan marka isimleriyle söz konusu kağıttan tuğlalar, sanatın seri üretimle ilişki kurma ve sürdürülebilir olma noktasında sıkışıp kalmıştır. Bu durumun üretimlerimde, ironik bir biçimde, kendisini belli ettiği düşüncesindeyim.

"Duvarı oluşturan ama tek başına işlevsiz olan tuğla"ya dair yüklediğiniz "gösterge değer"ler ile atık kağıt ilişkisini konuşalım isterim. Dikdörtgen yapılı tuğla formu, sanayileşmede ileri bir seviyeyi işaret eden kentin mimari algısıyla yakından ilintili çünkü doğada köşeli yapılar bulunmuyor. Üretimlerinizdeki atık kağıt, duvar ve yarattığınız ikili sistem bu bağlamda kent ve sanayileşme ilişkisinde nasıl konumlanıyor; doğa, toplum ve çevreyle ilişkimizdeki "kültürel bir tehlike" olarak neye referans veriyor?

Duvar ile tuğla, toplum ile birey arasındaki bağlantı ikili (özne-nesne) sistem olarak atık kağıt yığınlarını ve bu yığınların dinamiğine katkı sağlayan kağıt toplayıcılarını gözlemlememe sebep oldu. Birkaç tanesi bir araya gelince taşınması oldukça zor olan tuğla nesnesi, sanatsal obje olarak bir tuğlanın ağırlığını hafif göstermek ve bu hafifliği kültürel tehlike olarak algılatmak üzere kullanıldı. Yatay ya da dikey olarak dizildiklerindeyse ortaya çıkan yapı hem insan aklı ve emeğine hem de ilkel çağlardan modern zamanlara uzanan süreçte, gözlemlenebilen yekpare anıt, bütüncül mimari yapı, değişmeyen sistem gibi kavramları akla getirir. Kültürel bir olgu olarak da karşımıza çıkan monolith, mastaba, ziggurat ve piramit olma özelliğine sahip sanatsal-mimari formların çeşitliliğini de görünür kılma potansiyeli olarak değerlendirilebilir. Doğada kendiliğinden var olmayan ve söz konusu ilk mimari formların tapınma ritüellerine mekân oluşundan tutun, Vladimir Tatlin’in gerçekleştirilememiş III. Enternasyonal Anıtı'na ya da günümüzün alışveriş merkezlerine varıncaya kadar tüm göstergeler, insanlığın doğa karşısındaki teknolojik becerisine işaret etmektedir. Tümü birden göz önüne alındığındaysa toplum dinamiklerinden zaman ve mekân bağlamında bağımsız değerlendirilemeyen, çevre üzerine odaklanan endişelerin ve çatışmaların yaşandığı bir sorunsalı belirmektedir.

Son olarak, bugünlerde gelecek üzerine konuşmak da bahsettiğimiz kavramlar gibi muğlak olsa da merak ediyorum üzerine çalıştığınız, süregelen projeleriniz var mıdır, bizimle paylaşır mısınız? 

​Hiç bitmeyecekmiş hissiyle geçen bu günlerde, sanıyorum diğer pek çok insan gibi, en güvende hissettiğimiz mekânlara isteğimiz dışında, pandemi koşulları nedeniyle kapatılmış olmaktan mustaribim. Etrafımdaki insanların sağlığı kendi ruh-beden sağlığımın teminatı olmuş durumda. Pandemi kısıtlamaları dolayısıyla çok zorlanmama rağmen, Atatürk Üniversitesi Resim alanında lisansüstü tezimi hazırlamaktayım. Bu süreci, beynimi endişe dolu düşüncelerle doldurmak yerine zihnimi tazeleme ve yeni fikirler oluşturmaya olanak sağlayan, olumlu varsaydığım bir dönemin bahanesi olarak değerlendirdim. Varsayımsal sağaltım sürecim önümüzdeki ay gireceğim savunma sınavıyla sona erecek ve pandeminin seyrine göre, doğru bir zamanlamayla açacağım ilk kişisel sergimi planlamaya başlayacağım. Başka bir deyişle, şimdiden, kişisel normlarımın sınırlarını genişletmeyi ümit etmekle meşgulüm diyebilirim.

0
10664
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Geldanlage