Advertisement
31 AĞUSTOS, ÇARŞAMBA, 2022

"Savaşın Sertliği Karşısında Bülbülün Zarifliği"

Goethe-Institut Ankara Galeri Vitrin’de 18 Eylül’e kadar devam eden “Kuş Görülmez Fakat Sesi Ağaçtadır” sergisini sanatçısı Eda Gecikmez ve küratöryel metnini kaleme alan Tuçe Erel ile konuştuk.

Goethe-Institut Ankara’da şehrin merkezinde bir geçitte konumlanan Galeri Vitrin, Eda Gecikmez’in “Kuş Görülmez Fakat Sesi Ağaçtadır” sergisine ev sahipliği yapıyor. Sergi kapsamında da Tuçe Erel’in kamusal program yürütücülüğünü yaptığı çevrim içi konuşma dizisi gerçekleşti. Engin Sustam, Aylin Vartanyan Dilaver, Nesrin Algan, Kerem Ali Boyla, Ömür Harmanşah ve Zeynep Sayın’ın değerli katkılarıyla konuşma dizisi serginin kavramsal çerçevesini yeni tartışma ortamlarına açtı.

Suriye’de iç savaştan etkilenen Akyanaklı Arap Bülbülü’nün – Pycnonotus Leucotis – göç hikâyesinden yola çıkarak oluşturulan sanat projesi Eda Gecikmez’in 2016-17 döneminde Beyrut’ta, Ashkal Alwan Plastik Sanatlar Derneği’nde başladığı araştırmalarına dayanıyor. Eda Gecikmez vitrin içine kartografik desen çalışmaları ve vitrin camı üzerine ise Fırat nehrini resmetmesiyle kamusal alan olma özelliğine sahip Galeri Vitrin’i çok katmanlı bir mekân olarak ele alıyor. Kuşun izini bu çok katmanlı çerçeveden izlerken sanatçının kolaj pratiği ve bu sanat pratiğinin hem tarihsel hem de çevresel kesişimlerine rastlıyoruz. Sanatçı, Akyanaklı Arap Bülbülü’nün izini, bu göç serüveninde yer alan olaylar, failler ve mağdurları mürekkebiyle resmediyor. Karşımıza bir düş gibi beliriveren mürekkep aslında acı bir hakikatin de göstergesi. 

Vitrini tam karşıma alıp uzun süre baktığımda Avustralyalı filozof Glenn Albrecht’in 2003’te türettiği “solastalgia” terimini anımsadım. Çevresel faktörlerden ötürü varoluşsal ve duygusal kaygıyı anlatan bu terim doğal afet ya da insan hareketlerinden kaynaklanan felaketlerden sonra yaşanan ekolojik kaygıya işaret eder. Aynı zamanda savaştan ötürü “ev” dediğimiz fiziksel çevrenin dönüşümü, tahribatı ve yok edilmesiyle “ait olunan yer”in kaybolmasından ötürü doğan endişe durumunu deneyimletir (Albrecht, s.46). Çevre aktivizminin yerinden olma hâliyle kesiştiği ve bundan doğan duygu durumunu yansıtan çalışma kanatlı bir canlının mecburi göçü üzerinde düşündürtüyor. Peki öyleyse Akyanaklı Arap Bülbülü yerinden edilme ve yeni evine alışma sürecinde ne duyumsar?

Kavramsal çerçevenin farklı katmanlarını okuduğumuz ve izleyiciyi de içine alan söyleşi dizisi sonrasında sanatçı Eda Gecikmez ve küratöryel metnini kaleme alan Tuçe Erel ile sohbet gerçekleştirdik.

Sergi 18 Eylül 2022 tarihine kadar Goethe-Institut Ankara Galeri Vitrin’de görülebilir. 

Eda Gecikmez:

Beyrut’ta, Ashkal Alwan Plastik Sanatlar Derneği’nin düzenlediği Home Workspace Sanat Eğitimi Programı’na katıldın. “Kuş Görülmez Fakat Sesi Ağaçtadır” sergisi Beyrut’ta başladığın ve uzun süredir izini sürdüğün bir araştırmaya dayanıyor. Bu serginin ortaya çıkış sürecinde okumalarında seni besleyen karşılaştığın kavramlar ve birlikte düşündüğün insanlar da pratiğini etkilemiştir diye düşünüyorum. Beyrut’taki deneyiminden ve üretim sürecinden bahseder misin?

Beyrut’ta yaşadığım deneyimden sonra düşünce tarzım ve sanata bakış açım değişti. Ashkal Alwan Home Workspace Programı 2016-17 dönemi olan 9 aylık süreçte sanatçı Ali Cherri ile başlayan hazırlık ve tanışma sürecinden sonra Metahaven, Maha Maamoun, Lawrence Abu Hamdan, Cevdet Erek gibi sanatçıların vermiş oldukları workshoplar ve bunlara paralel dersler, sunumlar, sanatçı konuşmaları gerçekleştirildi. Senenin başında Xenofeminism'i ve kendi grupları Laboria Cuboniks'i tanıtan Diann Bauer, Jalal Toufic'in dersleri, Tirdad Zolghadr'ın sunumu ve çalışmalarımıza eleştiri vermesi, Keller Easterling, Suhail Malik beni en çok etkileyen buluşmalardı. Tüm bu sunum ve derslerin amacı öğrendiklerimizi ve tartıştıklarımızı kendi üretim pratiğimize katmamızdı. Bu nedenle bu deneyim sonrasında bir kırılma yaşadım. Program süresince aldığım notlara dönüp yeniden baktığımda aslında başından beri bülbülün hikâyesini nasıl bir üretime dönüştürebilirim diye düşündüğümü fark ettim. Nesne yönelimli ontoloji, yeni materyalizm, spekülatif realizm kavramlarıyla orada tanıştım ve kendi üretimimi bu gözle yeniden değerlendirmeye başladım. Tabii bu hiç kolay değildi. Benim için oldukça zorlayıcı bir eğitim yöntemi izliyorlardı. Ashkal Alwan’dan mezun olduktan sonra beş yıl kendimize zaman ayırmamız gerektiği söylenmişti. Gerçekten de öyle oldu. Döndükten sonra tüm bu üzerime boca edilen yeni bilgileri araştırmaya devam ettim ve kendi üretim sürecimle ilişkilendirmeye çalıştım.

Çevrim içi söyleşilerden birinde Beyrut’ta bulunurken “savaş döneminde savaşa dair çalışılmaz” tepkisiyle karşılaştığından söz ettin. Bu konuyu açar mısın?

Aslında savaş konusu benim için hemen Beyrut öncesinde başlamıştı. 2015 yılında Mardin Bienali'ne davet edilince Diyarbakır, Hasankeyf, Midyat rotası ile yaptığım seyahat benim için Türkiye'nin doğusunda ilk deneyimdi. Sadece birkaç ay sonra seçim sonrası o geçtiğim yolların hepsi savaş alanına döndü. Devam eden tarihlerde Suriye savaşı daha da alevlendi ve Türkiye'de İşid patlamaları gerçekleşti. Ardından 15 Temmuz darbe girişimi yaşandı ve ben tüm bunların travmasıyla Beyrut'a gittim. Orada özellikle savaş nedeniyle yerinden edilmenin ne olduğu ile yüzleştim. İç savaşın izlerinin hem günlük hayatta kentin sokaklarında, duvarlarında hem de hafızalarda hâlâ çok canlı oluşunu görmek beni çok etkiledi. Tam bu noktada Beyrut'a gelmeden hemen önce karşılaştığım bülbül hikâyesine tutundum ve tüm bu yaşadıklarımı içimden dökebileceğimi düşündüm. Eğitim programı dahilinde gerçekleştirilen çalışma kritiklerinin birinde Tirdad Zolghadr, savaş devam ederken savaş hakkında çalışmak anlamsız demişti. O sırada çok kızmıştım ama sonrasında hak verdim. Savaş yaşandığı sırada her şeyi anlamsız bir boşluğa itiyor ve o boşluğun içine ne niyetle iş koyarsanız koyun onu da anlamsız kılıyor. Ama yılmayıp bu konuyu çalışmaya devam ettim. Savaşın sertliği karşısında bülbülün zarifliği tam olarak benim kurmak istediğim bir karşıtlıktı. O anlamsız boşluğun içinde konuşmaya ve baş etmemize olanak sağlayacak bir alan açtı.

Fotoğraf: Serhat Şatır

Özellikle kamusal alan olarak Galeri Vitrin’de eserlerinin sergileniyor olması senin için ne ifade ediyor?

Virtin ile ilk karşılaştığımda yaptığım araştırmanın yerini bulduğunu hissettim. Goethe Institut Kültürel Etkinlikler Uzmanı Linda Rödel ile hikâyeyi paylaşınca o da benimle aynı heyecanı paylaştı ve hemen işe koyulduk. Projenin konusu ile Galeri Vitrin'in mekânsal konumu harika bir uyum yakaladı. Vitrin yalnızca bir kamusal alan değil aynı zamanda bir geçitin içinde konumlanan bir mekân. Tıpkı göç gibi, bülbülün yer değiştirmesi gibi insanların bir yerden başka bir yere geçişini sağlayan bir geçit. Mekânın bir geçiş alanı olmasının yine bir geçiş hikâyesiyle örtüşmesi benim için muazzam bir birliktelik. Karşılaşmalara çok değer veriyorum. Bu anlamda vitrinin kamusal alan olması birçok karşılaşmayı da sağladı. Galeriye giden, sergi gezen kitle bellidir. Ancak Kızılay’ın merkezinde yer alan bu geçitten öğrenciler, kâğıt toplayıcılar, bürokratlar, kuryeler herkes geçebiliyor. Sürprizlerle dolu bir mekân. Yağmur’dan kaçıp geçite sığınan ve tesadüfen sergiyle karşılaşıp bana mesaj atan izleyiciler de oldu. Bu diyalog ve karşılaşmalar beni inanılmaz besledi.

Malzeme ile ilişkin; serginin anlatısı ve dili açısından desenlerinin mürekkeple buluşması nasıl bir ifade gücü buluyor?

Beyrut bana her anlamda eleştirel bir bakış açısı kattı. Kullandığım materyali de sorgulamamı sağladı. Ezbere üretmek değil de konunun ihtiyacına göre düşünmeye başladım. Oradayken bülbülün hikâyesi üzerine yağlı boyayla çalışmayı denedim ve işlemediğini gördüm. Bu konunun karşılığını bulacak yöntemleri araştırmaya devam ettim. Sonuç olarak mürekkepte karar kıldım. Ben bu hikâyeye aracılık yaptığımı düşünüyorum ve kullandığım materyal de benimle birlikte aracılık yapıyor. Hem imajların dili hem yazınsal dil açısından mürekkebin bu hikâye ile en iyi örtüşen malzeme olduğunu düşündüm. Siyah, organik, hafif, lekesel oluşu, arşive ve yazıya gönderme yapıyor oluşu benim için çok anlamlı. Ayrıca siyah rengin sembolik anlamlarından biri petrole gönderme yapıyor olması, ki bu coğrafyanın bir gerçeği olarak hikâyede mevcut. Tüm bunların kesiştiğini düşündüm ve bu nedenle mürekkebe yöneldim.

Eserlerin ve sergi kapsamında farklı disiplinlerden isimleri bir araya getirdiğiniz çevrim içi buluşmalar Antroposen çağını ele alarak sanat vasıtasıyla disiplinerarası bir diyaloğa taşıyor. Çevrim içi buluşmalar sonrasında neler düşündün? Üzerinde daha çok düşünmek istediğin ve daha çok alan açmak istediğin bir kavram oldu mu?

İşin çok katmanlı oluşu ve farklı zamanları, mekânları, olayları, aktörleri içinde barındırması disiplinlerarası bir diyaloğu beraberinde getirdi. Araştırmanın bir çıktısı olarak ortaya çıkan imajları yalnızca gösterip gitmek istemedim. Sırf bu arayıştan dolayı sergiye eşlik eden ve bu işleri tamamlayan bir de kitapçık hazırladım. Devamında ise bu konuları kendi alanlarında uzmanlarla tartışma fikri kaçınılmaz oldu. En başta bülbülü onlarla tanıştırmış oldum, kimse bu hikâyeyi bilmiyordu, tabii Kerem Ali Boyla dışında. O da bize bülbülün Urfa'ya varış serüveninin farklı versiyonları olabileceğini gösterdi. Tüm bu bilgiler ve ilişkilendirmelere kendi bireysel araştırmamla erişmem mümkün değildi. Bu yüzden davetimizi kabul edip fikirlerini paylaşan tüm konuşmacılara çok müteşekkirim. Ayrıca bir eğitim programıyla başlayan süreç yine aynı mantıkla devam etmiş oldu. Benim attığım bir taşın nerelere dokunabileceğini ve ne anlama gelebileceğini gösterdi. Çevrim içi konuşma dizisinin son buluşmasında Zeynep Sayın’ın “güzelliğin yeniden politik bir veri olarak düşünülmesi gerektiği” sözü aslında yıllardır yapmaya çalıştığım şeyin karşılığı gibi.

Fotoğraf: Serhat Şatır

Tuçe Erel:

Sergi süresince düzenlediğiniz söyleşilerle kavramsal çerçeveyi etraflıca ele aldınız ve sergi ile etrafı üzerine düşündüren bir ortam yarattınız. Sergi, disiplinlerarası bir diyaloğa alan açarken saha araştırmalarının da önemini vurguluyor. Bu sergiden ve çevrim içi buluşmalardan yola çıkarak değinilen konuları çevremdeki ekolog ve kuş gözlemci uzman kişilerle tartışma olanağı buldum. Bu anlamda bir serginin yankı bulması, konuşulması, dönüşmesini çok anlamlı buluyorum. Söyleşiler ve sergiyi deneyimleyenlerin geri dönüşlerinden yola çıkarak sen ne düşünüyorsun?

Biz Eda ile sürekli diyalog hâlindeyiz ve bu diyaloğu daha da çoğaltmak için bu konuşma serisini gerçekleştirdik. Projenin bizim üzerimizde duygusal bir etkisi oldu. Bizim gibi bu proje için heyecanlanan, bizimle birlikte bu projeye yoldaş olan altı inanılmaz konuşmacıyı bir araya getirdik. Eda’nın çok katmanlı ve birçok alanı bir araya getiren bir işi olduğu için konuşmacıların farklı disiplinlerden olması özellikle istediğimiz bir şeydi. Ayrıca ben de sosyoloji ve sanat teorisi okudum. Küratöryel pratiğimde farklı disiplinleri bir araya getirmeyi hedefleyen bir yol izliyorum 2014 yılından bu yana farklı disiplinlerden besleniyorum ve Antroposen kavramıyla çalışmam da bu şekilde başladı. 2017’de Şevval Şener ile eş küratörlüğünü yaptığımız “Şimdi Buradasınız” sergisinde Antroposen kavramını ele almıştık. Bu sergiye de İngiliz Dili ve Edebiyatı alanında “Antroposen ve Sanat” üzerine doktora çalışmalarını bitirmek üzere olan, Dr. Fatma Aykanat’ı da konuşmacı olarak davet ettik ve kendisi edebiyat ve sanat üzerine bir okuma gerçekleştirmişti. Eda, Antroposen kavramı çerçevesinde bir araya getirdiğimiz bu grup sergisinin sanatçılarından biriydi. Dolayısıyla Eda ile Antroposen kavramı üzerine 2016 yılının sonunda konuşmaya başladık. Eda’nın “Kuş Görülmez Fakat Sesi Ağaçtadır” sergisinde de Antroposen ve Posthümanizm kavramlarını ele almak istedik ve farklı disiplinlerden buluşmalar, Posthümanizm bağlamında bizim için kaçınılmazdı. Sergiyle ilgili çok güzel geri dönüşler aldım. Tabii artık Türkiye’de yaşamadığım için sergi açılışı sonrasında izleyicilerden yalnızca sosyal medya aracılığıyla anlamlı geri bildirimler alıyorum.

Fotoğraf: Serhat Şatır

Sergi metninde Anna Tsing’in Endonezya’da gerçekleştirdiği kuş gözlemi raporundan bir alıntısını paylaşıyorsun. Bu alıntı sosyal ve kültürel analizlerin içine kuşların tepkilerinin insan projelerine dahil edilmesini vurgulaması açısından oldukça etkileyici.  İnsan-insan dışı ilişkileri anlamlandırmak yolunda sergi nasıl bir rol oynuyor?

Anna Tsing’in Dünyanın Sonundaki Matar kitabı birbirimizden bağımsız şekilde Eda’ya ve bana pusula olmuş bir kitap. Çevrim içi buluşmalarımızda da bu kitaba bir şekilde döndük dolaştık yine değindik. Bu kitabın iyimserliği bize çok yoğun ve duygusal anlamda iyi geliyor. Sergi metninde de Anna Tsing’e dönerek, bu iyimserliğe de dönmek ve bir umut var demek istedik. Küratöryel metni yazdığım süreçte Berlin’de, müzisyen ve felsefeci David Rothenberg’in de yazısının bulunduğu bir kitap tanıtımına gittiğimde kuşlar üzerine yazarların kendi deneyimleri üzerinden yazdıkları yazıların bulunduğu These Birds of Temptation kitabıyla karşılaştım. Serginin küratöryel metninde yer alan Anna Tsing’in araştırma yazısının bu kitapta yeniden yayımlandığını gördüm. Tam da sergi üzerine yazdığım bir dönemde Anna Tsing’e dönmeyi planlarken, bu kitap ve yazıyla karşılaşmış olmam çok anlamlıydı. Posthümanizm okumalarında karşılaştığımız gibi, insan olmayan canlılar, insanlarla ilişkinin kırılması, insanların bu ilişkiyi bozması ve kendini üstün bir yere koyması üzerine eleştirel okumalar yapılıyor. Anna Tsing’in sosyolojik, antropolojik ve etnografik bir önermeyle yaklaşımı bana çok iyi geldi.

Ayrıca salgın döneminde Eda’nın ön ayak olduğu internet üzerinden bir okuma grubunun parçası oldum. Bu okuma grubunda, Posthümanizm üzerine de okumalar yaptık. İklim krizi, insan olmayan varlıklarla alakalı düşünmek küratöryel pratiğimde varken Eda’nın da ön ayak olduğu okuma grubunda bunu daha da çeşitlendirdik ve etraflıca tartıştık. Eda’nın kolaylaştırıcılığını yaptığı bu okuma grubundan yola çıkarak, bu sergi aracılığıyla bu tartışmayı başka bir platforma taşımış olduk. İki sene boyunca düzenli olarak gerçekleştirdiğimiz bu okuma grubu buluşmalarında yazılar okurken Anna Tsing’e birçok kez döndük. Yeri gelmişken küratöryel metinde yer verdiğim Anna Tsing’in Endonezya’da gerçekleştirdiği kuş gözlemi araştırmasının rapor metninden alıntısını paylaşayım:

“Diğer canlıların önemini vurgulayan sosyal ve kültürel analizler bile, insan ilişkilerini öteki insanlardan ayrıcalıklı kılmaya devam etmektedir. İnsanların diğer organizmaları anlamlandırmalarının ve onlarla birlikte yaşamanın farklı yollarını öğreniyoruz. İnsan-insan dışı ilişkilerinin, insan sistemlerinin, güç ve bilgi sistemlerinin bir parçasını oluşturduğunu öğreniyoruz. Diğer kozmolojilerin Batı biliminin araçlarına meydan okuduğunu öğreniyoruz. Bütün mesele Aydınlanma destekli doğa-kültür ikililiğinin ötesine geçmek olsa bile, çoğu zaman, diğer varlıkların etkin yanıtları, analizin bir parçası değildir. Gerçekten de sosyal ve kültürel araştırmacılar, hegemonik bilimsel mantığa tabi olmaktan korktukları için diğer organizmaların var olan uygulamalarına karşı dikkatli davrandılar. Ben buna karşıt olarak, sosyal ve kültürel analizlerin içine kuşların tepkilerinin insan projelerine dahil edilmesinin, nasıl bilim ve alternatiflerinin kuş gözlemleme pratiklerini şekillendirebileceğini savunuyorum.”1

Fotoğraf: Serhat Şatır

Biyo-politika, Antroposen dönemi, iklim krizi ve insan dışı yaşam küratöryel pratiğinde ve araştırmalarında ilgi alanının temelini oluşturuyor. Beslendiğin basılı ve çevrim içi kaynaklar neler ?

Donna Haraway’in Türkçeye çevrilmiş çeşitli metinleri var. Ancak benim için elbette Siborg Manifestosu, biyo-politika kavramını posthümanizm üzerinden okumak için çok önemli bir metin oldu. Karen Barad’ın Meeting the universe halfway: Quantum physics and the entanglement of matter and meaning (2007) bir başka önemli kitap. Barad’ın kimi makaleleri Türkçeye çevrildi. Çevrim içi birkaç örnek şu adreste bulunabilir: https://terrabayt.com/author/karen-barad/. Bruno Latour’ın Gaia Theory kitabı da çok yol gösterici. Görsel sanatlar alanında çok ismi geçmiyor, ancak Türkiye’den ekoeleştiri ve yeni materyalizm kavramı üzerine çok üretimi olmuş, Prof. Dr. Serpil Oppermann’ın yazdıklarını çok ilham verici buluyorum. Özellikle de Storied Matter / Öykülü Madde kavramı daha önce eş küratörlüğünü yaptığım bir sergiye de ilham kaynağı oldu. Maalesef Türkçesi olmayan ancak posthümanizm kavramı ve beraberindeki birçok kavrama dair kısa makalelerden oluşan, Poshümanizm kitabının da yazarı Rosi Braidotti’nin editörlüğünü yaptığı Posthuman Glossary bu alana ilgisi olan herkesin ilgisini çekecek bir kitap. Son olarak da Posthümanizm kavramı üzerine yazıların yayımlandığı thepentacle.org web sitesini tavsiye ederim. Arada buraya ben de yazı yazmaya çalışıyorum. Dr. Başak Ağın’ın ön ayak olduğu bir platform.

Berlin’de üyesi olduğun, sergi ve etkinlikler düzenlediğin TOP Transdisciplinary Project Space alanında başlattığın posthümanizm okuma grubunun işleyişinden söz eder misin?

2016’da Berlin’e yerleştikten sonra 2017’de birbirinden farklı disiplinlerde çalışan araştırmacı, sanatçı, mimar ve bilim insanının olduğu bir platform olan TOP Transdisciplinary Project Space mekânına üye oldum. Bu mekânda çeşitli sergiler ve etkinlikler organize ettim. 2018’de Posthümanizm okuma grubunu başlattım. Okuma gruplarının kolektif öğrenme için çok değerli bir fırsat olduğunu düşünüyorum. Üniversite gibi hantal kurumlardan bağımsız olarak, sınav kaygısı olmadan okuma gruplarının yapılmasını; bir arada öğrenme açısından değerli buluyorum. Şubat 2020’de bu okuma grubunu sonlandırdım. Mart 2022’de okuma grubu ve sanatçı konuşması formatlarını bir araya getiren, melez bir format olan “Inspired by” buluşmalarını Art Laboratory Berlin çatısı altında başlattım. “Inspired by” buluşmalarında bir sanatçıyı davet edip sanatçıya ilham olan birkaç makaleyi okuma grubuyla paylaşmasını istiyorum. Böylece hem sanatçıyı hem de okuma grubunu bir araya getiren bir buluşma gerçekleşmiş oluyor. Bu buluşmalar bazen fiziksel (galeride ya da açık havada bir parkta) bazen de dijital ortamda gerçekleşiyor.

Eda Gecikmez’in kaleme aldığı kolaj metnin desenlerle buluştuğu kitapçık ve Tuçe Erel’in küratöryel metni için buraya bakınız.  

Goethe-Institut Ankara’nın YouTube kanalı’nda yer alan konuşma dizisi küratör Tuçe Erel’in moderatörlüğünde gerçekleşti:

Katılımcılar: Ömür Harmanşah ve Zeynep Sayın

Katılımcılar:  Nesrin Algan ve Kerem Ali Boyla

​Katılımcılar: Engin Sustam ve Aylin Vartanyan Dilaver

1. Anna Tsing, ‘The Sociality of Birds: reflections on Ontological Edge Effects’, These Birds of Temptation, editörler: Anna Sophie Springer and Etienne Turpin, Intercalations 6 (Berlin: K. Verlag & Haus der Kulturen der Welt, 2021), 139-66  p.164

0
3879
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Advertisement
Geldanlage