27 OCAK, ÇARŞAMBA, 2021

“Kendi Hikâyemin Yerçekimini Kurgulamaya Çalıştım”

Fotoğraf sanatçısı Suzan Pektaş ile “kadın bedeninin sürekliliğine, ruhundaki değişimlere, varoluşumuzun iç içe geçmiş kendini tekrar eden örüntülerine odaklanan” fotoğraf kitabı Gravity of You ve sanatsal üretimine dair konuştuk.

“Kendi Hikâyemin Yerçekimini Kurgulamaya Çalıştım”

Yer çekimi için “(…) bu tanımı okumak kalbimin derinliklerine dokundu ve birden kişinin ruhunda yatan tüm ağırlığın bir çeşit yer çekimi, küçük kütlelerin, geçmişin anılarının bir birikimi olduğunu gördüm.” diyorsunuz. Gördüğünüzü fotoğrafa dönüştürme süreciniz nasıldı?

Fotoğraf kitabı yapmak iki yıldır üzerinde durduğum beni heyecanlandıran bir süreçti. Kitaba ismini de verdiğim Gravity sözcüğü ya da Türkçedeki karşılığı ile Yerçekimi “Bir kütleyi veya bir bedeni dünyanın merkezine doğru veya kütlesi olan başka bir bedene doğru çeken kuvvet” olarak tanımlanıyor. Bu tanımı okuduktan sonra yerçekimi sözcüğü beni bırakmadı ve zihnimi çok uzun süre meşgul etmeye devam etti. Bu sözcükte daha derinlikli bir anlam aradım ve zamanla ruhuma ağırlığını veren şeyin bir çeşit yerçekimi, yani geçmişimde bende iz bırakan anların bir birikimi olduğunu gördüm. Hikâyem aslında burada başlıyor. Kitabın hikâyesi de.

Kişisel tarihimde bende iz bırakan deneyimleri, küçük birikimleri yeniden gözden geçirerek, ruhuma ağırlığını veren bu yerçekimini görsel olarak yeniden inşa etmek istedim. Tüm bu birikimleri bir genç kız, bir kadın olarak hayatımın varoluşsal anları ve durumları olarak görüyorum. Bir kadın kimliğinin çocukluktan yetişkinliğe geçişi ile birlikte evrilmesini de ortaya koymayı amaçladım. Bu fikri odağıma alarak yakın arkadaşlarımla ve ailemle çalıştım ve kadın dostlarımla yaşadığım deneyimler bir yaratıcılık ve hayal gücü atmosferinde birleşti en nihayetinde. Bir coğrafya içerisinde, belirgin olmayan bir arka planda kendi bedenimle birlikte onların bedenlerinin değişimlerine de tanıklık ettiğim izole bir fotoğraflama sürecim oldu. Bu soyutlamalar zaman zaman bir performansa ya da bir dansa dönüşürken hikâyeyi o anda hissettiğim gibi anlatmaya odaklandım. Onların mekânla, fanteziler ve yanılsamalarla etkileşimleri, kadınlıklarında tezahür eden enerjilerinin açığa çıkması beni en çok etkileyen unsurlar oldu. Sonra kızım büyümeye başladı. Onun aynı gri alanlarda büyümesine, serpilip gelişmesine ve içindeki kozadan kurtulmasına tanıklık ettim bu süreç boyunca.

​Bu kitap kadın bedeninin sürekliliğine, ruhundaki değişimlere, varoluşumuzun iç içe geçmiş kendini tekrar eden örüntülerine odaklanıyor. Zaman ve mekân düzleminde belirli bir anı yakalama ihtiyacı hissettiğim zamanlarda içinde bulunduğum ortamı ve onu paylaştığım insanları fotoğrafladım… Öyle ki bu anların her birinin ruhumda uçucu bir ağırlık bıraktığını düşündüm. Farklı zamanlarda çektiğim dijital fotoğrafları, 20 yıl önce çektiğim analog oto portrelerle bir araya getirerek kendi hikâyemin yerçekimini kurgulamaya çalıştım.

Gravity of You adlı fotoğraf kitabınıza baktığımızda kişisel bir hikâyede geziniyoruz. Fotoğraflar arasında dolaşırken sakladığınız bir rüyanız varmış gibi geliyor. Ne dersiniz?

Fotoğrafların yarattığı rüya algısı biraz da gizemli, belirsiz, izleyiciyi bir başka zaman ve mekân algısına taşıma isteğimden kaynaklanıyor. Fotoğrafların çekildikleri zaman diliminden bağımsız kendi iç zamanına sahip olmalarını istedim. Nerede ve nasıl olunduğuna dair rüyalara özgü belirsizliği taşımaları bundandır diye düşünüyorum.

Peki, Andrey Tarkovski’nin rüyası?

Tarkovsky benim için büyük bir ilham kaynağı. Bireyin varoluşuna ve bilincine odaklanan şiirsel dili, kendimi ve farklı bireyi keşfetme yolculuğumda yadsınamaz bir etkiye sahip. Onun telaşsız ve derinlikli filmleri genellikle hafıza, çocukluk ve rüyalar gibi temalara odaklanıyor, dominant olan hızlı kurgu tutkusunun antitezi gibi tezahür ediyor. Tarkovsky sineması, günlük yaşamın samimi gelgitlerini yakalayan bir sinema. Kendisi de sanatsal yaklaşımı açıklarken her şeyin hemen anlaşılır olması fikrinden uzak bir yaklaşımı olduğunu dile getirirdi. Ona göre günlük hayatımızın olayları filmlerine yansıttıklarından çok daha gizemli. Hayatın bu gizemini, bireysel meselelerini de metaforlarla ifade etmeyi tercih ederdi. Gravity Of You da benim için bir ana fikri barındıran ama belirgin bir söylemi bulunmayan, bölümler hâlinde ve bazıları birbiri ile bağlantılı bazılarıysa bağlantısız gibi görünen birçok kısa hikâyeyi barındırıyor. Kurguyu oluştururken fikri ve duyguyu destekleyecek metaforlara ve indirek anlatımlara başvurdum zaman zaman. Kitaptaki görseller arasında boşluklar bırakmayı da tercih ettim. Ama onları doldurulması beklenen boşluklardan ziyade izleyende kaybolma isteği uyandıran boşluklar olarak gördüm hep. Bu bağlamda Tarkovsky’nin rüyası bir yandan bu anlatım dilinin bağlayıcı bir unsuru olurken benim için, bir yandan da 20 yıl önce çektiğim analog otoportreleri farklı zamanlarda çektiğim dijital fotoğraflarla bağını kurmamı sağladı.

En son Dreams The Black Sea adlı çalışmanızdan da izler görüyoruz. Gravity of You’yu devamı niteliğinde düşünebilir miyiz yoksa bizlere kişisel tarihinizin farklı bir kapısını mı aralıyorsunuz?

Evet ikisi de kişisel tarihime odaklanan iki çalışma. Ama bir devam niteliğinden ziyade hayatımın bende iz bırakan kesitlerini anlatan ve birbiri ile kesişen unsurları barındıran hikâyeler olarak görüyorum. Dreams The Black Sea, 2018’de doğup büyüdüğüm toprakları ziyaret etmemle başlayan bir çalışma. Büyükbabamın öykülerinde sıklıkla yer verdiği beyaz başsız atlar anılarımda tekrarlayan imgelere dönüşmüştü yıllar içinde. 25 yıl sonra çocukluğumun geçtiği Karadeniz kıyılarını tekrar ziyaret ettiğimde benim için mitolojik bir çocukluk hikâyesi olarak görebileceğim kişisel tarihimi yeniden canlandırma isteğine dönüştü. Ailem, arkadaşlarım, hatta yıllardır görmediğim çocukluk arkadaşlarım dahil, hepimiz için eşsiz bir deneyim oldu. Dedemin yazları deniz kenarında kaldığımız barakada anlattığı hikâyelerdeki karakterlerin peşinden Karadeniz kıyısı boyunca uzun yolculuklara çıktım. Bu karakterler bazen hiç tanımadığım insanlarda hayat buldu, bazen aile fertlerinde bazen de arkadaşlarımda. Bu anlamda Dreams The Black Sea serisi daha odaklı, planlı bir çalışma oldu benim için.

Gravity Of You kitabı üzerinde ise 2019’da çalışmaya başladım. Ve çalışmaya başladığım esnada Gravity sözcüğünün bana çağrıştırdıkları dışında her şey belirsizdi. Bu nedenle fotoğraf kümesindeki bir seri yerine ortaklaşan hisleri olan fotoğrafları bir araya getirmeye çalıştım. Kitapta yer alan fotoğraflar bir çok anlatının parçası olma ihtimalini taşıyordu aynı zamanda. Onları masaya yatırıp Yerçekimi bağlacı üzerinden kendi hikâyemin yerçekimini kurgulamaya çalıştım.

Biraz da Türkiye’deki belgesel fotoğrafçılığın üzerinde konuşalım isterim. Özellikle 1990’lardan sonra 2000’lerde belgesel fotoğraf hakkında ne düşünüyorsunuz?

​1990’ların öncesinde gezi fotoğrafçılığından tam olarak ayrışamamış olan belgesel fotoğrafın örnekleri daha çok tekil fotoğraflar ve foto-röportajlardan oluşuyordu. Bunlar da daha ziyade foto-jurnalistler tarafından yapılan işlerdi. Belgesel fotoğrafın bir janr olarak, uzun hazırlık ve çalışmayla  hazırlanan fotoğraf serileri olarak ortaya çıkması 1990’ların sonu ve 2000’lerin başına denk gelir. İFSAK’ın bu yıllarda düzenlediği Fotoğraf Günleri ve ardından Fotoğraf Vakfı’nın kurulması bu süreci hızlandırdı. Ama belki de asıl momentum internetin fotoğraf paylaşımı için yaygın kullanımıyla geldi. Yaratılan uluslararası paylaşım ortamı yurt içinde ve yurt dışında pek çok fotoğrafçının belgesel fotoğrafa yöneldiğini, bu alanda dikkat çekici üretimler gerçekleştirdiklerini görüyoruz.

Başlarda sanatın farklı dallarından ya da tamamen farklı alanlardan sanatçıların fotoğrafın ifade gücünü fark etmesiyle bu alanda gerçekleştirdikleri çalışmalarını görürken zamanla fotoğrafın akademik bir alan olarak kendine daha sağlam bir yer edinmesiyle kavramsal bir zemine oturan belgesel fotoğraf çalışmalarını daha sık görür olduk. Önceleri güçlü bir gerçeklik duygusu taşıyan ama anlatım dili olarak görece zayıf örnekler görürken, son 20 yılda formal fotoğraf eğitimi almış sanatçıların artan görünürlükleri ile belgesel fotoğrafta önemli bir ilerlemeye de tanıklık ettik. Tabii Türkiye’deki üretimin niteliksel artışı niceliksel artışın ardında kaldı ama bu da yeni yaygınlık kazanan her alanda görülebilen bir olgu ve olumsuz karşılamıyorum. Yüksek nitelikli ürünler zaman içinde sıyrılıp kendilerini gösterecek bu da genel olarak ülkemizdeki belgesel fotoğrafın niteliğini yükseltecektir diye düşünüyorum. Burada fotoğrafçıların geniş kitlelere ulaşması önemli rol oynamakta ve daha epey yol almamız gerektiğini düşünüyorum. İnternetin teknik olarak sağladığı bu imkânı etkin kullanabilmek için biz fotoğrafçıların uluslararası mecralarda daha çok görünürlük kazanması, uluslararası çevrelerde kabul görecek mecraların Türkiye’den de çıkması gerekir.

Gravity of You ile birlikte önceki çalışmalarınızda da dikkatimi çeken bir noktaya değinmek isterim. Çalışmalarınızı Türkiye’de üretmenizle birlikte metinlerinizin Türkçesine yer vermemek bilinçli bir tercih mi? Fotoğraf alanındaki prensiplerinizden ise nedeninizi merak ediyorum. 

Fotoğraf disiplinindeki üretimimi evrensel ölçülerde yapmaya çalışmaktan ileri geliyor olabilir. Üzerinde çok düşünülmüş taşınılmış bir karar değil aslında. İşin başında tek dil odaklı ilerlemeye karar verdim ve öyle devam ettirdim. Yürüttüğüm başvuru süreçlerinin daha yurt dışı ağırlıklı olması da etkili oldu tabii.

Suzan Pektaş

Günümüzün koşullarını ele aldığımızda hepimiz ciddi bir dönemden geçiyoruz. Özellikle salgın döneminde fotoğrafla ilişkin nasıldı? Ve son olarak günümüz fotoğraf ve fotoğrafçı açısından nasıl bir etki bıraktı? 

Kolay tarif edemeyeceğim, belirsiz ve kaygılarla dolu bir zamanın içinde varoluşu anlamaya ve anlamlandırmaya çalıştığım bir ilk dönem yaşadım. Gelgitlerle daha çok boğuştuğum bir ilk dönemdi. Sonra kontrolü ele almaya başladığımı hissettiğim bir döneme girdim, neyin değiştiğini anlamak için çabaladım ve bu değişime bizzat tanıklık ettim. Yeniden inşa ettiğimiz yaşam biçimleri, günlük hayatımızın içersinde bir takım boşluklar ve kendine göre evrilen kaçış noktaları meydana getirdi. Bu kaçış noktalarında hep fotoğrafa yöneldim, hep ondan beslendim. Türkiye’de pandemi süreci başladığında ben halihazırda kitabımın ilk maketini çıkarmıştım. Ama bu durum kitabın bazı eksikliklerine yoğunlaşmam için bana zaman tanıdı. Yine kitaba dahil olan bazı fotoğrafları bu dönemde ürettim. Hayatın değişen günlük ritminde kendimle birlikte kızımın bedensel ve ruhsal değişimine de yakından tanıklık ettiğim izole bir fotoğraflama süreci geçirdim. Benim için bu yönüyle eşsiz bir deneyimdi.

Hayatımızdan etkilerini kolayca silemeyeceğimiz bir süreçten geçiyoruz. Bizim coğrafyaya özgü ve siyasi iklimin yarattığı belirsizlikler hep vardı hayatımızda ama bugünkü kadar hayatımızın merkezimizde yer almıyordu. Bunca taşıdığımız kaygıya rağmen hız kesmeden üretmeye devam ediyoruz ve kendimiz için sergileme alanları oluşturmaya çabalıyoruz. Dijital ortamlar sanat dünyasının da kabullendiği ortamlar hâline geldi.

​Pandemi öncesi ayrı pratiklerde ve alanlarda iş üreten insanların birbiri ile temas noktaları çok sınırlıydı. Fotoğrafçılar ayrı takılıyor, yazarlar ayrı, ressamlar çizerler ayrı. Hiçbiri tam kesişmediği için de verimli güncel sanat alanı oluşmuyordu. Önümüzdeki süreçte bu alanlarda daha fazla yakınlaşma olabilir, birlikte üretme ve var olma yöntemleri üzerinde durduğumuz bir dönem yaşayabiliriz.

Suzan Pektaş'ın çalışmalarını web sitesi ve Instagram hesabı'ndan takip edebilirsiniz.

0
26582
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Geldanlage