28 EKİM, ÇARŞAMBA, 2020

“Kabuklarımızı Kırabilir miyiz?”

Zeynep Akgün’ün insanın beden-ruh dikotomisi ve bunun toplumdaki yerimizi şekillendirmedeki etkisini ele aldığı “Ruhun Kabuğu” isimli dördüncü kişisel sergisi, Galeri 77’de sanatseverlerle buluştu. Akgün ile yeni sergisini, resimlerindeki figürlerin değişimini, kullandığı imgeleri, estetik anlayışının eserleri üzerindeki etkisini konuştuk.

“Kabuklarımızı Kırabilir miyiz?”

Sevgili Zeynep, Galeri 77’de yeni resimlerini izleyiciye sunuyorsun. Bu eserlerinin biçimsel ve kavramsal karakteriyle ilgili bilgi edinmek amacıyla bu röportajı gerçekleştiriyorum. İstersen şu anda figürleri kullanışınla başlayalım. Sergilenen eserlerde, insan vücudu monokrom bir arka planın önünde çıplak olarak karşımıza çıkıyor, böylece de ilginin merkezi hâline geliyor. Ancak, kimliksiz ve parça parça durumdalar. Bu konuyla ilgili yorumların nelerdir?

Ruhun Kabuğu” adını verdiğim yeni çalışmalarımda insan bedenine odaklandım. Bazı kompozisyonlarda bedenlere sanki göremediğimiz bir ruhu saran elbiseler eşlik ediyor. Resimlerde gövdeler ve elbiseler insanın maddesel olmayan yanını, ruhunu kaplayan birer kabuk gibi yer almaktalar. Kabuk kavramını içeri ile dışarıyı ayıran, sertliğiyle özü dış etkenlere karşı koruyan/kaplayan/çevreleyen bir metafor olarak ele aldım.

Figürlerin suratları yok ve bilinmeyen karanlık bir uzayda süzülüyor gibiler.

Üretmede sürekliliğin önemine inanan bir ressam olarak bu süreç içinde gelişen değişimleri ve yeni ifade biçimlerini denemeyi seviyorum. Bu bağlamda bir önceki seri resimlerimden farklı olarak yeni çalışmalarımda mekânsal espastan vazgeçtim ve simetrik diyebileceğim çözümlemelerle imgelerimi yalın bir fon önünde kurguladım. Bu yalın fon önünde yan yana dolaşan, dokunmaya çağıran ten/beden, ürperten yılan ve akıcı kumaş kıvrımlarıyla daha soyut bir espas kullandım. Portreleri bilinçli olarak terk ettim ve kimliksiz gövdelerle birini işaret etmeden genele yayılan bir atmosfer oluşturdum.

​Üretirken farkında olmadan yaşamsal ve kültürel deneyimlerimiz resimlerin içine sızıyor. Benim için sanat, yaratıcılığı tetikleyen unsurların başında geliyor. Bu seri ortaya çıkınca figürleri kullanma biçimimin, elbiselerdeki kumaş kıvrımlarının, modülasyonun çok sevdiğim Antikite’deki kırık heykel gövdeleri, drapeler, alçak kabarmalardaki ifadelerin yansıması olduğunu fark ettim.

Antikite boyunca sanat kavramı idealleştirilmiş bir güzellik fikriyle karakterize edildi. Senin estetik ve güzellik anlayışını güncel eserlerinde nasıl değerlendirirsin?

Bedenler içinözel bir estetik kaygım yok. Daha çok kompozisyonun geneli için bir estetik kaygım var. Bunu da tekrarlar, benzerlikler ve bir çeşit simetri kullanarak çözdüm. Kadrajın içinde kalan kapalı bir kompozisyon kullandım, böylece daha net bir ifade yakaladım. Antik Yunan güzellik anlayışının temelinde ideal ölçü ve oran vardı. Benim yorumumda daha akışkan, birbirinin içine geçen, dönüşen ve hareket duygusu yaratan bir bütün olma hâli var

İnsan figürleri dışında hayvanlar ve sık sık yılanlar karşımıza çıkıyor. Bunların anlamı nedir?

Bu hayvan imgeleri izleyicinin zihninde farklı anlamlara tekabül ediyor. Bazen bir öteki ya da yanı başımızdaki, gözeten/gözetleyen, bazen de bilinçaltına hizmet eden bir uyarıcı, mesela bir korku nedeni... Bedenlere sarılmış yılanlar, ana karakterlerin etrafını çevrelemiş babunlar, güzelliği sembolize eden tavus kuşu ve kelebek gibi hayvanların bedenlerle ilişkilerinden doğan hissiyatı seviyorum, örneğin yılan-beden ilişkisinde en kadim anlatılarda insanın cennetine mâl olmuş yılanın soğukkanlı ve ürpertici yapısı resmin gerilimini arttırıyor. Babunların kaçak bakışları bir yandan odak saptırırken, parlak elbise ve gövdelerle yaratılan birliktelik tekrar merkeze toplanmamızı sağlıyor. Böylece resimle gelgitli bir ilişki içinde buluyoruz kendimizi...

Peki resimlerindeki kavramsal/anlatısal boyutu nasıl açıklarsın? Seni güncel eserlerine yönlendiren önemli içerik olguları nelerdir? Hangi soru ya da sorunlara ilişkinler?

Temel sorum/sorunum şu aslında, en başından bir şeylerin içine doğuyoruz. Bedenimiz ilk sınırımız. İçine doğduğumuz koşullar, çevre, aile hayatı, sosyal yaşamımız her yönden belirleyici oluyor. Bizlere dayatılan çok şey var. Öte yandan yine de her birey yaşam içerisinde seçenekleri zorlama, iradesi ile bunların ötesine geçme kabiliyetine sahip. Seçimler yapıyoruz, kendi öznelliğimizle, hissiyatımız ve arzularımız doğrultusunda, ruhumuzu rahat ettirecek kabuklar buluyoruz. Elbiseler giyiyoruz. Bu elbise bize göre mi dikilmiş, bizim elbisemiz mi yoksa bir başkasına mı ait, bu elbiseyi mi giymeliyiz, ya da “bu” bir elbise mi olmalı? Peki, bir adım ötesi, ruhumuzun rahatı için bu kabuklara ihtiyacımız var mı? Kabuklarımızı kırabilir miyiz? Herkes için farklı sorular... Resimlerimin kavramsal çerçevesini bu sorular oluşturuyor.

Geçmişteki resimlerinin birçoğunda kendini model olarak kullanmıştın. Bu kez farklı görünüyor. (NEDEN, ne ve nasıl?)

Evet kendimi ve çevremdeki insanları model olarak kullandığım resimler yaptım. İzleyici ile göz kontağı kuran, onu bir çeşit yüzleşmeye davet eden portrelerdi bunlar... Gözler ve bakışlarla ifadenin peşindeydim. Daha öznel bir yaklaşımdı ve dönemsel bir tercihti. Yeni çalışmalarımda ise kişiyi tanımlayan, işaret eden portrelerden vazgeçtim, sadece bedenleri kullanarak genele hitap eden, kapsayıcı bir yol benimsedim.

Resimlerin realizm ve sürrealizm arasında süzülüyor gibi görünüyor. İşlerini biçim, estetik ve kavram açısından bu akımlarla nasıl ilişkilendiriyorsun?

Günümüz dünyasında birey hızla akıp giden imajlarla kuşatılmış durumda, gerek sosyal medyada gerekse gündelik hayatın koşturmacasında görüntüler gözümüzün önünden kayıp gidiyor. İzleyiciyi resim gibi sabit bir görüntü önünde tutmak giderek zorlaşıyor. Bu açıdan, gerçek dünyadan tanıdık imgeler ile sürreal yaklaşımı birlikte kullanmanın daha etkili olduğunu düşünüyorum. İzleyiciyi bilmenin güveni ve bilinmeyen karşısında duyduğu merak ile resim karşısında tutmaya çalışıyorum.

​Biçim ve estetik açıdan bakıldığında ise kompozisyonlarımda kullandığım parçalanmış bedenler ve boş elbiselerin birlikteliği absürt ve gerçeküstü bir form yaratıyor. Bu büyük ve eklektik form karanlık bir boşlukta adeta asılı durarak “Ruhun Kabuğu” metaforuna hizmet ediyor.

Zeynep Akgün’ün 15 Ekim’de açılan “Ruhun Kabuğu” isimli kişisel sergisini 14 Kasım tarihine kadar Galeri 77’de ziyaret edebilir veya sergiyi sanat tur olarak buradan gezebilirsiniz.

0
4631
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Geldanlage