16 MART, ÇARŞAMBA, 2022

Ev Bir Direniş Mekânı Olabilir mi?

Aynı mekânda birlikte var olmanın yollarını ve bu birlikteliğin bütün bilinmezliklerini; dokunsallık, paylaşım, varlık, yokluk ve imge kavramları üzerinden mercek altına alan “True Love Leaves No Traces” sergisi hakkında küratörü Burcu Fikretoğlu ile konuştuk.

Ev Bir Direniş Mekânı Olabilir mi?

Galerist, Burcu Fikretoğlu küratörlüğünde izleyiciyle buluşan “True Love Leaves No Traces” sergisine 2 Nisan tarihine kadar ev sahipliği yapıyor. Beklenmeyenin gelişiyle ortaya çıkan alternatif diyalogları, sergide yer alan yerli ve yabancı sanatçıların çeşitli disiplinlerdeki üretim birlikteliğiyle sunuyor. Bu birliktelik aynı zamanda küresel bir etkileşim alanı yaratıyor.

Leonard Cohen’in şiirinden ismini alan “True Love Leaves No Traces” sergisi evrensel bir arayışla yola çıkıyor. Birlikte var olabilmeyi, doğa – insan, mekân – insan ve hatta bireyin bedeni ve zihinsel yönelimleri gibi ikilikler üzerinden kurguluyor. Tüm bu ilişki biçimleri üzerinden, bu ilişkide olma eylemini, serginin kavramsal çerçevesi üzerinden açıklayabilir misiniz?

Aşk, teleolojik bir yönelimden; nostalji, derece, tercih gibi kavramlardan bağımsız. Ona karar vermiyoruz. Kendimizi orada buluyoruz. Bütün riskleriyle, bilinmezlikleriyle bize geliyor. Ötekini kendimize benzetmeye çalışmak, kendimizi ona dayatmak; onun farklılığını, biricikliğini, tekilliğini görmezden gelme çabası aşkı mümkün kılan her şeyi yok etmek demek.

​Sergi, dokunma biçimlerinin ve temasların ardında bıraktıklarının izini sürmeye çalışırken, aynı mekânda birlikte var olmaya ve bu birlikteliğin bütün bilinmezliklerine dair sorular soruyor. Aşk hakkında konuşurken, “seni seviyorum” derken, en içten; en mahrem; en içeriye dair olandan bahsederiz. Birlikte var olmanın insan, doğa, toplum, yasa kapsamında olduğu gibi mümkün farklı biçimlerini, en derin, en bize has olduğuna inandığımız bir meseleden tartışmaya açmak istememin sebebi de bu.

Kültür ve sanat platformu olarak kurduğunuz SIGNS’da gerçekleştirdiğiniz ilk sergi “Light Like A Bird, Not Like A Feather”, düş gücü ve düşünceyle beraber, mekân ve dokunma duyusu üzerinden bir kurgu oluşturarak, insanın ağırlığından kurtulma arayışına boşluk ve hafifleme kavramları üzerinden eşlik ediyordu. İkinci serginiz “When You Touch About Me, I Think Myself”de de karşımıza çıkan dokunma duyusu üzerinden oluşan düşüncelerle, evrenin algılanabilir, sınırlarını tanımlanabilir şekliyle, kişinin varoluşuna karşılık veriyordu. Serinin üçüncü sergisi niteliğini taşıyan “True Love Leaves No Traces” ise, yabancı olanın, bilinmezin dokunuşuna izin verme yaklaşımıyla, birlikte var olmanın yolunu arıyor. Bu seriyi bir arada değerlendirdiğimizde temas kurma ortak bir dil midir? Burada nasıl bir sentez ortaya çıkıyor?

Birçok açıdan birbirine yol açmış olduklarını söyleyebileceğim bu üç serginin buluştuğu ortak bir sabit zemin var mı emin değilim ama temas her sergi için, hakkında konuşabileceğimiz bir kavram olabilir. Varlık ve yokluktan, hafifliğin değerinden bahsetmek isteyen ilk sergi, özellikle William Kentridge’in sanal gerçeklik teknolojisiyle üretilmiş ilk işi Waiting for the Sibyl performansının açtığı alanda, fiziksellik ve estetik deneyim ilişkisi üzerine sorular sormaya başlamıştı. “When You Touch About Me, I Think Myself” ise düşünme ve dokunmaya atfedilen nedensellik ilişkisine odaklanıyordu. Sergi açıldıktan çok kısa süre sonra pandeminin beraberinde getirdiği kapanma süreci hayatımıza girdi ve dokunmayla ve onun ardında bıraktıklarıyla, içerisiyle, dışarısıyla kurduğumuz ilişki tamamıyla yeniden tanımlanmaya başladı. Bu da şu an devam etmekte olan sergiye yol yarattı zaten.

“True Love Leaves No Traces” ©Nazlı Demirel "Sanatçı ve Galerist'in izniyle"

Mekân kullanımı hakkında, izleyici olarak Galerist’e girdiğimde, mekâna yabancılaştığımı belirtmek isterim. Çift katmanlı perdeler, yeni fakat aynı zamanda özel bir alana giriyormuş hissi bıraktı. Bu bağlamda, mekânın misyonunu ve perdelerin bu sergideki yerini merak ediyorum.

Serginin bu kurguda var oluşunda mekânın rolü çok önemli oldu. Serginin içinde yer aldığı Passage de Petit-Champs Tepebaşı’nı Beyoğlu’na açıyordu ve bu geçit Yunancada “öte, geçiş” anlamına gelen Pera’da yer alıyor. 20 yılı aşkın süredir bir sanat galerisi olan, birbirine açılan odaları, duvarlarında geçmişin izini taşıyan freskolarıyla bu mekân bir evdi. Perdeler mekânı, izleyicinin mekânla ilgili hafızasını defalarca bölen bir faktör. Öte yandan da malzeme, renk ve ışık etkisiyle izleyiciyi aktif bir biçimde sergiye dahil ediyor. Aralanan her perde belki de yeni bir sahnenin, yeni bir kurgunun merkezine alıyor ve tekrar tekrar dışarıda bırakıyor bizi. Hale Tenger’in sergi için ürettiği Happens To The Heart enstalasyonunun mekânın merkezine yerleşme biçimiyle de zaman zaman mekânı bedene dönüştürüyor aslında.

Hale Tenger’in bu sergi için hazırladığı Happens to the Heart yerleştirmesi ve bu yerleştirmeye eşlik eden Leonard Cohen’in aynı isimli şarkısının melodisi ve Claire Denis’nin Jean Luc Nancy’nin otobiyografik metni L’Intrus’den ilhamla yaratılan film görüntülerinin birbiriyle olan diyaloğu ve burada ortaklık oluşturan kalp kavramından bahsedebilir misiniz?

Jean Luc Nancy’nin düşüncesinde geçirdiği bir kalp nakli ve yeni organın bedenine adaptasyonu için bu operasyonu takip eden immuno depresif tedavi ardından yıllarca savaştığı kanser önemli yollar açar. CorpusL’Intrus ve Noli Me Tangere bu süreçle ilişkilenen önemli metinleri. İşgalci, Davetsiz Misafir anlamına gelen başlığıyla bu kısa metin, Nancy’nin belki de en otobiyografik, en samimi ve zor yazılarından. Kendisine yabancılaşan, ona ait olduğuna inandığı kalbi tarafından ihanete uğradığını hissettiği, onu artık istemeyen bir kalbi bırakma ve daha da zor olanı yaşamaya devam etmek için yapay bir şekilde hiç tanımadığı birisinin kalbini bedenine uyumlamak zorunda olması üzerine düşüncelerden oluşuyor metin. Nancy’nin “kalp” üzerinden metaforik olarak yabancılık, içerisi, dışarısı, kırılganlık ve bütünlük gibi kavramlar üzerine düşünceleri sergi için önemli bir çıkış noktası oldu. Geçmişte de diyalog içinde olduğu, birbirleri için karşılıklı olarak ilham kaynağı olduklarını bildiğimiz Claire Denis’nin bu metinden hareketle çektiği aynı isimli filmiyse sergi için alternatif yollar açtı.

​Serginin oluşma sürecinde Hale’yle diyaloğumuz kalp etrafında oluştu ve devam etti ve Happens To The Heart böyle ortaya çıktı.

Sergide bizi karşılayan Alfredo Jaar’ın fotoğraf çalışması, İkinci Dünya Savaşı sırasında insan kontrolünde gerçekleşen bir yıkımı vurgularken Stefania Strouza’un hem girişte hem de koridorda yer alan meteorit seramik heykelleri kontrolümüz dışında gelişen olaylar üzerinden insanın çaresizliğini ortaya koyuyor. Her iki durumda da birbirine ironik şartlarda ortaya çıkan tahribat, bu sergi özelinde nasıl okunmalı?

Sergi mekânına adım atarken izleyiciyi karşılayan bu fotoğraf bir yokluğu, boşluğu, eksikliği gösteriyor. Lucio Fontana, 1946 yılında, savaşın hemen ardından döndüğü Milano’daki atölyesinin yıkıntısının ortasında ayakta duruyor. Sanatçının düşündüğü, ürettiği, bütün yaratıcı sürecini var ettiği yer artık yok. Bundan geriye ne kaldığı ve bu kalıntılardan yeniden doğmanın nasıl mümkün olabileceği üzerine sorular soruyor Jaar. Onun hemen önünde yer alan Stefania Strouza’nın sergi için ürettiği seramik heykeller ise 19. yüzyıl sonunda keşfedilen ve Eros adı verilen bir asteroidden ilhamla ortaya çıktı.  Eros bir uzay aracının ilk kez üzerine indiği, aslında insanın ilk dokunduğu asteroid. Burada da bir parçalanma, bölünme söz konusu ama Jaar’ın eserindeki dünyevi yıkılmanın aksine kozmolojik bir gerçekliğe referans veren bir durum bu. Karşımıza aldığımız, üstünde tahakküm kurmaya çabaladığımız doğayı bize hatırlatmak istiyor sergi alanına yayılan bu parçalar.

“True Love Leaves No Traces” ©Nazlı Demirel "Sanatçı ve Galerist'in izniyle"

Anri Sala’nın, If and Only If video çalışması, bir müzisyen ve salyangozun ilişkisini anlatıyor. Ortak kullanım aracı olan viyola üzerinden ötekiyle yolu kesişen iki canlının eylemleri iç içe geçiyor. Salyangozlar evlerinin yolunu bulmak için yürüdükleri yerde parlak bir sıvı bırakan tek canlıdır. Serginin omurgasını oluşturan bu birliktelik düşünülünce, yolda olma hâli, bir yön bulma çabası olarak düşünebilir miyiz?

Anri Sala, bu işi bir “yol hikâyesi” olarak adlandırıyor. Arşenin başından sonuna bir yolculuğu tamamlayan salyangozun ve onun bir ortaklık kurduğu müzisyenin hikâyesi. İnsan ve doğanın birbirlerinin sınırında buluştuğunu görüyoruz bu videoda. Bu ütopik ilişkinin gerçekleştiği mekân viyola oluyor. Birlikte var olma, dokunma, iz bırakma üstüne sorular soran bir iş olmanın yanı sıra, ritmi insanınkinden çok farklı olan bir canlının gidişini izliyoruz. “Gitmek” sergide sık karşımıza çıkan bir eylem. Yabancı olana, bilinmeyene gitmek doğduğumuz andan itibaren değiştiremediğimiz bir durum. Doğum anı, okula gitmek, taşınmak, göç etmek… Yaşamımızda başımıza gelen belki de en önemli olaylar bu bilinmez gidişlerle oluyor.

Sergide, farklı hafıza mekânları barınıyor. Ağırlıklı olarak loş ortamda yer alan işlerin aksine, Ariana Papademetropoulos’un batık mobilyaları, Ismene King’in yaşanmışlık hissi veren objelerle hazırlanan sofrası, Silva Bingaz’ın otoportresinin yer aldığı fotoğraf çalışmaları aydınlık bir ortamda yer alıyor. Terk edilen veya terk etmek zorunlu kalınan bu konfor alanı sergi bağlamında nasıl yorumlanmalı? Bu noktada aslında mülkiyet kavramının rolünü sormak isterim?

Terk edilmiş bir ev gibi düzenlenmiş bu odanın ışığı, odadaki işlerin bir araya gelme biçimi serginin geri kalanından çok farklı. Bu oda mekânın göze batan, maruz kalınan, kaçılamayan “yabancısı” aslında.

Ev önemli bir metafor ve son iki yılda da yeniden tanımlanan anlamları oldu hepimiz için. Evi bir korunma alanı, bizi güvende ve “temiz” tutacağına inandığımız; dışarıyı kirlenmeyle, tehlikeyle, hijyenik bütünlüğümüzü bozacağı düşüncesiyle özdeşleştirdiğimiz bir dönem yaşadık. Tabii şanslıysak... Bu dönemde ev milyonlarca insan için farklı sebeplerle bir kabus da oldu. Batan mobilyalar, taşlaşmış adımlar, amorf nesneler ve tekinsiz yılankavi formlar evin Kapitalosen çağındaki tutarsız anlamlarına da gönderme yapıyor.

​Fakat bütün bu kapalılık, gidememe, ağırlaşma hâli beraberinde “Ev bir direniş mekânı olabilir mi?” sorusunu da getirdi. Bu fiziksel sıkışma; dokunmanın, paylaşmanın, yaratmanın, diyaloğun alternatif yollarını düşündürdü bize.

Apollon ve Daphne hakkındaki mitolojik hikâye ekseninde, Kostis Velonis’in aynı isimli heykeli bize bir gidememe veya kaçamama durumundan mı bahsediyor? Bu durumu, şu anda içerisinde bulunduğumuz pandemi süreciyle beraber değerlendirebilir misiniz?  

Anri Sala’nın müzisyen ve salyangoz arasında kurduğu ilişki üzerine Kostis’le tartışırken, bu ikilinin ona Apollo ve Daphne’yi hatırlattığını söyledi ve bir süredir üstünde çalıştığı konunun bir versiyonunu sergi için yeniden üretti. Buradan başlayan tartışma, bu iki çifti karşılıklı yerleştirdi sergi mekânında. Yolculuğunu tamamlayan salyangozun aksine Daphne durarak, köklenerek ama dönüşerek “gidebiliyor”. Tabii, Apollo, Daphne’nin dönüştüğü defne ağacının yapraklarını alıp taç yaparak en azından onun izlerine sahip olmak istiyor ama bu farklı bir tartışmayı açıyor bu ilişki için. Kostis Velonis’in bu heykelinde bizi yakalamak isteyen, sergi boyunca farklı eksenlerde karşımıza çıkan gitme ve kalma düşüncesi oluyor.

“True Love Leaves No Traces” sergisini 2 Nisan 2022 tarihine kadar Galerist’te ziyaret edebilirsiniz.

0
7304
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Geldanlage