
İzlenimciliğin 150’nci yılı vesilesiyle açık hava müzesine dönüşen Paris’e ve akımın sanatçılarına dair akademisyen, yazar, eleştirmen Bahriye Çeri’nin kaleme aldığı yazı.
2024 yılı İzlenimciliğin 150 yılı olarak kutlandı. Bu kutlamalar sırasında yapılan bir uygulama yeni ve özel bir gezi rotası olarak kalıcılaştı. Çıkış noktası doğayı anlamak ve yorumlamak olunca İzlenimciliğin 150. yılında düzenlenen etkinlikler açık havada ve doğa karşısında bir şeyler yapmak fikrini getirmişti. Akımın kendisi gibi müzecilik ve sergileme dünyasında devrim yaratacak yeni bir üslupla: Açık Havada Resim Yaptılar Öyleyse Açık Havada Müze…
Burada en belirgin olan yenilik 150. yıl vesilesiyle bir açık hava müzesi deneyiminin yaşatılması… Tıpkı Monet’nin evi Giverny, Van Gogh’un öldüğü kasaba Auvers-sur-Oise ya da bir resim ekolünüm yeşerdiği kasaba Barbizon’da olduğu gibi… Ama onları yenilikçi bir adımla ileriye taşıyarak… Normandiya ve Paris bölgesinde Monet, Renoir, Degas, Morisot, Pissaro ve Van Gogh gibi ressamların açık havada, Seine ve Normandiya kıyıları boyunca şövalelerini kurdukları noktalara orada yapılmış olan tabloların kopyaları yerleştirilmiş. Bu kopyaları ve İzlenimci ressamlar hakkında kısa bilgiyi içeren panolar telefonunuza okutarak daha geniş bilgiye ulaşacağınız kodları da içeriyor. Bunu Paris bölgesindeki örnekle biraz daha açayım.
1860’larda Alphonse Fournaise ve eşi Louise Braut, Paris’e çok yakın Chatou adasında küçük bir işletme satın alırlar. Restoran, kano kiralama vb. bir hizmet sundukları bölge sanatçıların (edebiyat, resim, müzik alanından) devam ettiği bir bölgeye dönüşür ve kısa zamanda ünlenir. Kano gezintileri moda olur ve sanatçılar başkentin geleneklerinden uzakta ziyafet çekmek, eğlenmek ve resim yapmak için Maison Fournier'e gelirler. Renoir, Monet, Manet, Courbet, Caillebotte ve diğerleri müdavimleridir. Renoir, 1880’de ünlü tablosu “Kayıkçıların Öğle Yemeği”ni burada yapar ve o günlerdeki eğlenceleri birebir yansıtır. Şimdi adı Île des Impressionnistes olan bölgede hem Musée Fournaise yer alıyor hem de o eğlencelerin yapıldığı restoran korunarak bugüne gelmiş ve yine aynı şekilde Fournaise Restoran olarak hizmet veriyor. Zaman zaman dönemin kıyafetleriyle tarihin canlandırıldığı gösteriler yapılan bölgede tarihi kanoların birebir aynıları ile gezinti yapmak mümkün. Ayrıca buradan başlayarak Saint Germain Boucles de Seine’deki sekiz küçük mahallede, İzlenimcilerin yollarını takip ederek gezilebiliyor. Carrières-sur-Seine, Cahtou, Croissy-sur-Seine, L’Etang-la-ville, Le Pecq, Le Port Marly, Louveciennes ve Marly-le-Roi mahallerinde Seine nehri kıyılarını dolaşarak, dolambaçlı Arnavut kaldırımlı sokaklar, meyve bahçeleri ve nefes kesen manzaralarla, dönemin sanatçılarının gözleriyle, şövalelerini kurdukları yerlerde gezinti yapılabiliyor. Yerleştirilen tabloların kopyaları ve tablo hakkında bilgi içeren panolar sayesinde o an bulunduğunuz noktayı hangi ressam hangi tablosunda resmetmiş görebiliyorsunuz. Ve manzaraya bakınca o manzarayı aynen bulabilmek ya da ufak tefek değişiklikleri, eklemeleri, yerinde olmayan şeyleri görebilmek heyecan verici. Bu gezide on altı temel sanatçının ayak izlerini takip etmek mümkün. Renoir, Sisley, Monet, Manet, Pissaro, Vlaminck başlıcaları. 150 tablo yer alıyor ve sayı her geçen gün artıyor çünkü yenileri de ekleniyor. Çok çeşitli müzelerde orijinalleri yer alan tablolar bunlar. Örneğin Monet ve Renoir’nın aynı noktayı- La Grenouillère- resmettikleri tablolar…Nehir kenarında, yüzen restoran/ kafe bugün yok ama tablolar tam da yüzer restoranın bulunduğu noktada yer alıyor.
Bu rotada ziyaret edilebilecek yüzden fazla yer; müzeler, sanatçı evleri, kültürel alanlar, korunmuş manzaralar, tarihî restoranlar bulunuyor. Rotayı değiştirmeden tabloları izleyerek yürüyüş de zaten bir günü alacak bir yol… Bu rotada rehberli yürüyüşler, piknikler, tarihi dönemi canlandıran eğlenceler, tekneyle nehirden aynı rotanın takip edildiği geziler yapılıyor. Sırf bu rotayı görmek için ülke içinden ve ülke dışından geliyor insanlar ve özel gezilerin biletleri aylar öncesinden tükeniyor. Elbette telefona indirilen uygulamalarla rotayı kişisel olarak gezmek mümkün. Voyages Impressionnistes - Accueil - Normandie - Île-de-France
Bu gezi rotasının ressamlarını ve onların bağlı oldukları akıma biraz daha yakından göz atalım…Bilindiği gibi 19. yüzyılın sonlarında bir grup sanatçı, resim dünyasında devrim yaratacak yeni bir üslupla sanat dünyasını sarstı: Empresyonizm yani İzlenimcilik. Akademisyenliğin katılığını ve geleneksel konularını bir kenara bırakan bu ressamlar, günlük yaşamın güzelliğini, manzaraları ve doğal ışık oyununu temsil etmeyi seçmişlerdi. İlk zamanlardaki eleştirilere ve şüpheciliğe rağmen onların yaklaşımı modernizmin başlangıcına işaret ediyordu. 1874’teki bağımsız sergi, o dönemde sergilenen sanatçıların tümü izlenimci olmasa da bu hareketin başlangıcı idi.
Salonlar tarafından resimlerinin sergilenmesi reddedilen gençler kendi sergilerini düzenlemeye karar verdiler ve 15 Nisan 1874’te Nadar’ın stüdyosunda tarihî sergi başladı. Sergide ışığın etkilerine odaklanan yeni bir resim tekniği sunan bazı avangart sanatçılar da olmak üzere otuza yakın ressam yer aldı. Bunların arasında şimdi artık çok ünlü ressamlar da vardı: Boudin, Cézanne, Degas, Monet, Pissaro, Renoir, Sisley…Bu gençler çok ağır eleştirilere maruz kaldılar. Mesela 25 Nisan 1874’te Le Charivari’de Louis Leroy bir eleştiri yazısı yayımladı. İzlenimcilerin yenilikçi yaklaşımıyla dalga geçti. Resimleri duvar kağıtlarına benzetti. Gündelik sahneler ve manzaralar için akademik teknikleri ve asil konuları terk eden bu gençler, zamanın standartlarına göre değersiz görülen yaşam anlarını resmediyorlardı. Doğal ışığın etkilerini inceleyerek açık havada resim yapıyorlardı. Akademinin tercih ettiği atölye yöntemlerinden sapıyorlardı. Görünür fırça darbeleri ve parlak renklerin kullanımı akademik sanatın pürüzsüz görünümüyle tezat oluşturuyordu.
Sanat eleştirmeni Jules-Antoine Castagnary’nin Le Siècle’de yayımlanan yazısı ile “empresyonist” terimi ve okulu benimsendi. Castagnary “Doğa ve insan, kır ve şehir; -göklerinin derinliği, ağaçlarının yeşilliği, sularının şeffaflığı, değişen ufuklarının sisi, mevsimlere ve günlere göre aydınlatılan bitkisel yaşamın tüm çekici cazibeleriyle kırsal bölge- insanlı şehir kadın, aile, işlevler ve karakterlerle koşullanan formlar, kamusal meydanın güneşinde özgürce sergilenen veya evin sınırları içine gizlice kapatılan toplumsal gösterinin çeşitliliği, bireysel veya kolektif yaşamın yeniden dirilen tüm sürprizleri ışıkta aydınlatılıyor. Tarihe dönüp efsanelere sığınmaya, hayal gücünün kayıtlarını araştırmaya ne gerek var? Güzellik beyinde değil gözlerin önündedir; geçmişte değil, şu anda; gerçekte, rüyalarda değil; hayatta, ölümde değil. Orada, önümüzde duran evren, ressamın tercüme etmesi gereken evrenin ta kendisidir.” diyordu makalesinde.
Özetle İzlenimcilik bir marka olan akademik sanat, muhafazakarlara, sıkı denetimlere karşı bir isyandı. Sanatçılar 1873 yılında “Anonim Ressamlar, Heykeltraşlar ve Gravürcüler Kooparatifi’ni (Société anonyme des artistes peintres, sculpteurs et graveurs) kurdular. Hareket patronların desteği sayesinde de ortaya çıktı.

İzlenimciliğin Evriminde Önemli Rol Oynayan Kadınlar
“Anonim Ressamlar, Heykeltıraşlar ve Gravürcüler Derneği”nin tüzüğüne imza atan Berthe Morisot, 1874 yılında açılan ilk İzlenimci sergideki tek kadındı. 1897 yılına kadar kadınların resmi akademilerden dışlanmasına rağmen, Mary Cassatt gibi sanatçılar tarafından davet edildi. Edgar Degas ve Degas’nın fark ettiği Marie Bracquemond da harekete katılarak izlerini bıraktılar. Charles Chaplin’in kadınlara yönelik atölyesinde eğitim gören Eva Gonzalès, Édouard Manet ile de güçlü bir bağ kurdu. Bu kadınlar, erkeklerin egemen olduğu bir sanat dünyasında tanınmak için savaştılar. Kadınlar harekette önemli rol oynadı.
Corot’nun yetiştirdiği ve Manet’ye yakın olan Berthe Morisot, 1874’teki ilk sergideki tek kadındı. Marry Casatt (1844-1926) Amerika’da eğitim görmüş, Paris’e yerleşmişti. 1877’de Edgar Degas’nın daveti üzerine İzlenimci harekete katıldı ve Merthe Morisot ile birlikte önemli bir figür oldu.
İngres’in öğrencisi olan ve 1878’de Degas tarafından fark edilen Marie Bracquemond, 1880’lerde İzlenimcilerin yanında sergiler açtı. 1890’larda resim yapmayı bıraktı gravür sanatçısı kocasının gölgesinde kaldı. 1916’daki ölümümden sonra yetenekli ama fedakâr bir imaj bıraktı.
Paris’in dünya çapında bir sanat merkezi olduğu dönemde İzlenimciliğin evriminde önemli rol oynayan bu kadınlar aynı zamanda erkeklerle eşit mesleki tanınma mücadelesi de vermiş oldular aslında.
İzlenimciler ve Manzara
İzlenimci ressamların en sevdiği yerler olan Paris veya Normandiya çevresine duyulan özel ilgi, gerçekçi (veya natüralist, iki terim neredeyse birbirinin yerine geçebilir) manzara, Barbizon okulunun mirasçıları olan genç neslin fırçaları altında gelişmeye başladı. Palet daha hafif hâle geliyor, kompozisyonlar daha özgün ve kişisel bir hâl alıyor ve konular amansız bir şekilde sıradanlaşıyor: sıradan insanların izlediği tablolara dönüşüyordu.
Başlangıçta eleştirilse de bugün İzlenimciliğin meşhur 1874 sergisinden önceki varlığı, etkilenmelerin nerelerden kimlerden olduğu, hangi isimlerin bu akıma dahil edilip edilmeyeceği araştırılıyor, incelemeler makaleler yayımlanıyor. Örneğin İzlenimcilik nereden/nelerden etkilenerek doğmuştur sorusunun kaynakları Japonizmden örneklerle açıklanıyor.
İzlenimcilikte ressamın öncelikleri artık temsil edilen motifle değil, temsil yöntemleriyle ilgilidir. Manet, Monet, Renoir, Sisley, Bazille ve Pissarro’nun 1860’ların sonlarına doğru yaptığı manzaraları, aynı sanatçıların beş altı yıl önce yaptıkları manzaralarla karşılaştırılırsa, bu değişikliklerin birbirine eşlik eden iki yönünü fark edilir: Japonizm ve dış mekân resmine bağlılık. İlk bakışta bu iki bileşenin birbirini dışladığı düşünülebilir. Açık hava resmi kişinin önündekinin tam olarak yeniden üretilmesini varsayarken, Japon stili, yeni renkler öneren, gölgelerin bastırılması ve merkezi perspektifin ortadan kaldırılmasını gerektiren, kesinlikle yabancı ve anti-natüralist bir tarzın benimsenmesini varsayar. Gerçekten İzlenimcilerin manzaralarında “Japonya’nın amansız ışığını, onun göksel yoğunluklarını” görülür. Bazı günümüz yazarları bunu görmezden gelmeyi tercih etse de Edouard Manet’nin 1864’te yaptığı deniz manzaraları onun Japon sanatıyla boğuştuğunu gösteriyor. Yüksek ufuk, asimetrik kompozisyon ve parlak renkler (özellikle suyun tuhaf turkuazı) Japonların cazibesini ele veriyor. Theodore Duret gibi bilgili gözlemciler ve Claude Monet gibi ressamlar bu yeni unsurların nereden geldiğini açıkça görmüş ve kaynaklarının zenginliğini ölçmüşlerdir. “Yaşayanlar arasında hiç kimse, insanlara ışıkla resim yapma zevkini aşılamaya Édouard Manet kadar katkıda bulunamaz.”
Şubat 1867’de Manet'nin yakın arkadaşı Zacharie Astruc, Japon sanatının resmi dönüştürdüğünü zaten duyurmuştu. Aslına bakılırsa, Monet’nin şöhreti, dış mekân resmine olan esnek bağlılığından kaynaklanmaktadır. Her şeyden önce, doğada yaşanan, gölge oyunuyla karşı karşıya kalan veya batan güneşin ısıttığı duyguları mümkün olduğu kadar aslına sadık bir şekilde yeniden üretmeye çalışmıştır. Monet’nin on yılın sonuna doğru onlarla daha yakın çalışmaya başladığında meslektaşları Renoir, Sisley ve Pissarro’ya tanıttığı estetiktir. Louveciennes’de, Marly ve Bougival’de, 1868 ve 1869’da Monet ve Pissarro, Renoir ve Sisley doğaya dair izlenimlerini ve onun geçici etkilerini tuval üzerine kaydetmek için açık havada birlikte resim yaptılar.
Monet ve Renoir’ın Bougival’deki La Grenouillère’de yaptığı sıra dışı resimler, o dönemde popüler olan ve doğrudan Japonya’dan gelen etkileri gösteriyordu. Tema, görünüşe göre yeni bir boyut kazanıyor, yapay parlaklık dikkati çekiyordu. En dikkate değer özellik olan renkler, yani su üzerindeki çok sayıda yansımanın büyük, çok belirgin darbelerle temsili, kısmen Japon baskılarının izlerini taşıyordu.
Pissarro’nun aynı dönemde gerçekleştirdiği çalışmalarda getirdiği yeni şey resimlerine eklenen neşedir …Sarı ışık altında neşe, berraklık, bahar kutlamaları, altın rengi akşamlar veya çiçek açan elma ağaçları.
İzlenimciliğin tohumları elbette romantizm ve gerçekçilik içinde atılmıştı ve o zamanın fotoğraf pratiğini hiçbir zaman etkilemedi ancak Japon örneği genç ressamlara araştırmalarını daha özgürce yürütme, başladıkları yolda daha cesur ilerleme konusunda cesaret verdi. Ernest Chesneau 1878’deki bu durumu şöyle değerlendiriyor: “Japonya’ya tutkuyla bağlı olan ressamlardan, sadece amatör olarak Japonya’nın etkisinden en azından bir süreliğine etkilenmemiş tek bir kişi bile yok. Bir ressam olarak da söylüyorum. Şaşkınlıkları, hayranlıkları, büyülenmeleri, kaçamayacakları kadar keskin ve derinden hissedilmişti. Buna direnmeye bile çalışmadılar. Zekâlarıyla, yetenekleri üzerinde şaşmaz bir şekilde uygulanması gereken eylemi nasıl yönlendireceklerini biliyorlardı. Her biri kendi yetenekleriyle en yakın yakınlığı gizleyen nitelikleri Japon sanatından özümsemişti. Ve onların kişisel görme, hissetme tarzlarında bir ilham var. Doğayı anlamak ve yorumlamak. Bu nedenle Japon sanatına korkakça boyun eğmek yerine bireysel özgünlük iki katına çıktı.”