0 YAPILAN YORUMLAR
2089 GÖRÜNTÜLENME
2 TAKİPÇİ
1 BEĞENİ

Yazmak Dua Etmektir / 

İlk ‘Oku!’ dendi.  Cebrail Hira dağında Hz. Muhammet’e “Oku!” derken “0ku’masını” emrediyordu. Çünkü yazılmıştı her şey. Bilinmesi gereken, yapılması gereken; ve dahi sonrasında da yapılacak olan ne var ne yoksa yazılmıştı. Geriye okumak kalıyordu. Birkaç kere tekrarladı Cebrail: “Oku!”

“Oku!” sözcüğü bir emir kipidir. Zaten Cebrail’in “Oku!” kelimesinin sonunda hep bir ünlem (!) vardır.  “Oku!”, denir sadece; yaz denmez arkasından.  İnsana verilen akıl dolayısıyla, etkeni olmak isteyeceğiniz eylem, sizin yerinize sizin için yapılmıştır çünkü. Düşünülmesi gereken her şey düşünülmüş, yazılması gerekenler yazılmıştır. Buna rağmen dünya durdukça duracak olan ve ebediyette de varlığını sürdürecek olan ayetler tek tek tüm nesillere iletilmek amacıyla kaleme alınır, yazılır elbet. Sebebiyle müsemma bu durum edilgen tarafta kalmanızı sağlayıcı bir durumdur yine de.

Yazmak tanrıya mahsustur çünkü. Okumak insana.


On sekiz yaşında Tolstoy’un Savaş ve Barış’ını okuyana kadar ‘Tanrı Yazar’ kavramından habersizdim. Bir anda savaşın tam ortasında bulmuştum kendimi. Gökten savaş meydanına düşüvermiştim. O subaylar yanı başımdaydı sanki. O kadınlar. Canlıydılar. Atlar. Vurulan atlar. Koşan atlar. Vazoda duran çiçek bile. Parmak izi gibiydiler. Tanrı eli değmiş gibi her bir detay birbirine benzemeksizin yaratılmıştı. Yazmıştı Tolstoy. Yoktan var ederek.  Rus ataerkilliği, Rus kibri, Rus otoritesi, Rus görkemi ve gücü ile yazmıştı. Toprak ağası kimliğiyle aynı seviyeye dahi gelmeden; yukarıdan bakarak insanlara, yazmıştı. Anna’yı -o günahkar kadını- sırtından tren yoluna itekleyecek kadar yargılayıcı ve uygulayıcıydı. Hem yaradan, hem Azrail… Bu Rus erkeği kendi ölümünün rotasını bile kendi çizmişti. Arka arkaya okuyordum kitaplarını. Çok etkilenmiştim, evet.  Tolstoy’un yaratıcılığındaki güç etkilemişti beni. Yaradan, yarattığı şeylerde (insan, hayvan, bitki ve diğer şeyler) kararlar veren, emredici, uygulayıcı… Yaratmak buydu işte. Çünkü bana öğretilen buydu. Bir de, bir de tabii ki; O’nda ben de olmayan bir güç, bir basiret, karar veren ve uygulayan; içimde sinmiş ve durması gereken kişiyi, her satırıyla ayağa kaldıran bir güç vardı. On sekiz yaşındaki ben için Tanrı buydu. Sırtımı yaslayıp kuvvet alacağım, ‘tek’ hissetmeyeceğim, bu kalabalık romanları okurken asla yalnızlık çekmeyeceğim bir dünya yaratmıştı Tolstoy. Bir ‘Tanrı Okuyan’ daha katmıştı müritlerinin arasına.  Fakat…

Zaman İnsan’ı değiştirir. Tanrı’yı ise mağdur eder.

Bu da öğreneceğim bir ders değil; zamanla anlayacağım bir şeydi. Nerden bilebilirdim ki?(!) Zamanla anlayacaktım tabii. ‘Tanrı Okuyan’ olmanın tadını çıkarıyordum. Dersi derste öğrenemedim ben hiç! İyi ki de öğrenememişim. On sekiz yaşındaki ‘Tanrı Okuyan’ zamanla daha iyi anlayan, daha ayırt edici, daha da karşılaştırıcı bir okuyucuya dönüştü. Dönüşecekti de.

Çok okuyordum. Büyümenin ve anlamanın sınırında tanıştığım yazarlar ben büyüdükçe küçülecekti. Tam olarak ‘küçülme’ demek basit kalabilir ve yanlış anlaşılır. Biçim değiştirmek desem biraz daha yaklaşmış olurum. Sadece biraz daha, fazla değil.  

Çünkü henüz “O” yazarlarla tanışmamıştım. O büyük, muhteşem, zamansız, tanrısız yazarlarla. O’nların zamanı gelmemişti henüz.

Büyüdükçe anlamaya başlamak… Fark etmeye başlamak… Kocaman olanların gerçek formuna kavuşması, basit sandıklarımın büyümesi, anlam kazanması… İlk Tanrı Yazar’ım Tolstoy’du evet. Ondan önce Dostoyevski, Victor Hugo, Steinbeck, Hemingway kitapları okumuş olsam da.

Buraya tekrar döneceğim. Fakat asıl yazmak istediğim benim başlangıcım ya da benim tanrılarım değil.

Kendimden yola çıkmak istedim sadece, o kadar.

Yaratacak ne kalırdı eğer tanrılar olsaydı.

Friedrich Nietzsche /

Cebrail aracılığıyla ‘Oku’ emrini veren Tanrı’nın kulağına çok çok uzaklardan cılız, hastalıklı, neredeyse cansız bir ses gelir. Belki O bile duymamış olabilir. Bu sesi Cebrail elçi olma kimliğiyle O’na iletmiştir. “Duydunuz mu efendim? Çok uzaklardan cılız bir ses ‘Tanrı öldü’ dedi. Ama önemli değil. Söyleyenin sesi hasta gibi geliyordu zaten.”

Tanrı için söylenmiş bu söz, önemsenmez yukarısı tarafından. Çünkü söylenecek bir söz veya verilecek bir emir varsa, bunu yalnız yukarısı söyleyecektir.

Nietzsche’nin kulağına fısıldayan kim? Nietzsche’ye kim ‘oku’ dedi?  Olmadık şeyleri merak ediyorum çoğu zaman. Aslında ‘Oku!’ emrinin zaten olduğu yeryüzünde, tekrara gerek var mı? Bir ‘Oku!’ daha. Hadi bir tane daha! Gelecek sayfalarda yazmak istediğim birçok yazardan dolayı bu soruya cevap vermeyeceğim henüz.

Peki Nietzsche’nin kulağına kim fısıldadı “Yaz!” diye?

Aslında bırakmalıyım burada, fakat ileri gitmeden de yapamayacağım. Birkaç kere daha fısıldadı mı acaba aynı ses? “Yaz!”. Sonra daha da ileri giderek aynı ses; “Tanrı öldü yaz!”. “Hadi durma yaz!”

Bunu böyle düşünmek güzel, fakat bence böyle bir emir kipiyle yazmaya başlamadı Nietzsche. Emir alamazdı. Ateistti. Fakat ister Ateist olsun isterse de bir Tanrı’nın varlığına inansın, yazmak vardı her şeyden üstün bu düşünür için. Acıya o kadar batmıştı ki…

Kurtulabilmesi için yazması gerektiğini düşündü sadece. İlahi bir şey olmadı, hayır. Çok basit düşündü. Yazarak görmeliydi. Kendisini acıya boğan şeyi yazarak görmeli ve onu tamamen ortadan kaldırmalıydı.

Ve yazdı: “Tanrı Öldü.” 

Gözlerimin önünde sanki Nietzsche’nin hali, hareketleri… Bu iki kelimeyi yan yana getirdi kafasının içinde ve yazdı. Sonra ne yaptı? Sandalyesinde geriye yaslanıp yazdığı şeye mi baktı? Kalktı, yatağına mı uzandı? Bir kitap mı aldı eline? Birkaç sayfasını mı karıştırdı?

Düşlemeyi seviyorum. Şimdi de öyle yapacağım. Karışmayın.

Bu cılız sesli, sırtı hafif kambur, hasta adam; ilk tamlamayı yazar yazmaz yerinde doğruldu. İki ebedi olan şey yan yana gelmişti. Tanrı; ebediyete kadar var olacak olan. Ölüm; ebediyete kadar dirilecek, var olacak ruhlar.  Sırtını dikleştirdi. O inatçı, sert bıyıklarını dişlerinin arasında ezdi. Kalemini sımsıkı kavradı. İşte yazmıştı. Kurtulmak için ilk adımı atmıştı. Acılarından ve bu acıların sorumlusu olan Tanrı’dan kurtulabilirdi. Ölümden de. Ebediyete kadar.

Yazmaya devam etti:

“Tanrıdan geriye bir ölü kaldı. Ve onu öldüren biziz. Hala gölgesi beliriyor uzaklarda. Kendimizi nasıl avutacağız, biz katillerin katilleri? Neydi bıçaklarımızın altında ölümüne kan döken, dünyanın sahip olmuş olduğu bu en kutsal ve en kudretli şey: bu kanı kim silecek üzerimizden? Hangi su var bizi temizleyecek? Hangi teselli şölenlerini, hangi kutsal oyunları icat etmek zorunda kalacağız? Fazla büyük değil mi bize bu davanın yüceliği? Buna layık olmak için birer tanrıya dönüşmeli değil miyiz?”


Acıdan kurtulmanın gayretiyle yazdığı bu beş altı satırlık paragrafın son iki cümlesinde yine kamburlaştı sırtı, yüzü süzüldü, boğazındaki cılız hırıltı duyulur oldu. Acıları, mutsuzluğu, basiretsiz duruşu, zayıflığı; onun “Tanrı Öldü” vuruculuğuyla yazmasına devam etmesini engelledi. Fakat yazdıklarının bir kelimesini dahi silmedi. Tanrı’nın tüm özelliklerinin, insanda da (yarattıkları arasında sadece insanda!) karşılığının bulunabileceğini düşündü. Buna emindi. Bundan emin ola ola, bile bile acı çekmeye devam etti. Acı çekmenin ta kendisini fark etmişti çünkü. “Tanrı Öldü” yazarken Tanrı’nın kendisine dönüşmüştü.  Bir kriz geçirdi ve 10 yıl boyunca zihni dış dünyaya tamamen kapandı.

Tanrı katına çıkmış olabilir mi? Bunu düşünmüyor değilim hani.

Şen Bilim kitabı basılır ve “Tanrı Öldü” sözü, hiç ölmemek üzere yeryüzünde dolaşmaya başlar. ‘Üstün İnsan’ kavramı yaratılmıştır. Nietzsche Oku’nun dışına çıkıp, istenilenin tam zıddını yaparak, Yaz’mıştır. Tanrı aşağıdan gelen bu cılız sesi duymamakta, zaman kendi mağduriyetine karşı O’nu yaklaştırmaktadır.

Çünkü müthiş bir çağdır bu. Arka arkaya Tanrı eliyle “Üstün İnsanlar” yaratılıp gönderilmiştir yeryüzüne.  Puşkin, Balzac, Hugo, Gogol, Dostoyevski, Tolstoy, Çehov, Gorki, Proust… Ve tabii ki Nietzsche.

Tam da şimdi Nietzsche ile ilgili bir soru dolanıyor aklımda! Yazayım, içimde kalmasın. “Tanrı Öldü.” Bir yerde okumuş olabilir miydi bunu veya buna benzer bir şeyi? Dostoyevski’yi okumuş muydu acaba bunu yazdığında? Okumuş. Fakat Şen Bilim kitabını yayınladıktan tam beş yıl sonra. 

“Eğer içerden yaşanmazsa Dostoyevski bir hiçtir”

Stefan Zweig

İçerden yaşamak:  Neleri ve neleri ve neleri silip süpürüyor bu tamlama. Ne kadar da çabalasanız layık olamayacağınız sevgi, aşk, sadakat, güven hislerini yok ediyor. Sizi birinin içeriden yaşaması, sevmesi… Korkutucu değil mi? Korkmaktan inanmaya fırsat olmaz.  Korktum. ‘İçeri’, ‘yaşamak’ ve ‘hiçlik’… Öyle üç kelimeyi yan yana getirmiş ki Zweig, çıkarıp da hiçbir şeyi koyamazsınız yerine; Dostoyevski’den başka. Bir harfi dahi fazla olmayan cümlelerden bu da.

Dostoyevski’nin hayatı, bir Dostoyevski romanıdır. Böyle olmasını istemezdi, buna eminim. Tam öldürülecekken yaşaması istenmişti. Bunu kim ister? Ölmekse ölmek! Bitsin. Ölümle gelecek sonsuzluğun karşılığı, yaşamla beraber gelecek olan kaos olmamalıydı, hayır. Şimdi burada itiraf ediyorum. Vicdanım rahat devam etmeliyim bu yazıya.  Dostoyevski’yi okuyamadım. Evet, Tolstoy’dan önce tanışmıştım Dostoyevski’yle fakat okuyamamıştım. Okuyamayarak başlamıştım O’nu okumaya.

‘Okuma!’

Biri; ‘Tanrı biri’, benim kulağıma fısıldıyordu bu sefer.

‘Okuma!’

Suç ve Ceza. İllet bir roman. Duygularıma yapışan bir tür zift. Yaşamaktan alınan bir intikam. Basiret yok, güç yok. İşlediğin cinayetin arkasında durmak yok.  Tanrı yok. Tanrı varken yok. Bir insanın en sefil çaresizliği. Bir şey varken ‘onun yokluğuyla’ yüz yüze gelmek. Ölüm varken bir anda yok. Yaşam içine atıldığın bir kaos. Kime yaslanacağım? Neyden güç alacağım? Sürekli suçluluk duygusu, beni hiçbir yerden çekip çıkaramadığı gibi ayaklarımdan aşağı çeken vicdan… Dostoyevski; seni tabii ki okuyamayacaktım

Sonra Karamazov Kardeşler’i de aldım ellerime. Okuyamaya okuyamaya. Okuduğum tüm sanatçı söyleşilerinde O vardı. Herkes O’nun karakterlerinden örnekler veriyor, O’nun dünyasından dem vuruyordu. Bu karanlık, sinik, hastalıklı adamın kitapları, dünyası, herkesin dilinde değil de içindeydi sanki. Herkes Dostoyevski olmuştu. En olamayacak olanlar bile.

Bir şekilde, bazen bilinçsiz, tekrar dönüyordum ona. Kitaplığımın önünde Suç ve Ceza’nın birkaç sayfasını okurken buluyordum kendimi. Suç mahalline geri dönen katil gibi. Bu beni çok sıkan yazar, kasvetiyle beni boğan, bana güç vermeyen, karakterleriyle içimi hiç açmayan bu yazar, içimin alacakaranlığından bana bakıyordu sürekli. O’nunla kavga ediyordum ve bunun Suç’lusu oydu.

Karamazov Kardeşler: Tabii bu kitabını da okuyamıyordum. Kavgaya devam. Bir nefret romanı. Bir günah çıkarma ve nefret. İnanmak… Ama inandığın şeyi tanımak istememek... O’nu ret. Bunu ret. Babayı. Abileri. Mutluluğu. Gücü. Varlığı. Yokluğu. Her şeyi ve her şeyi.  Tanrı’yı. Tanrı’yı ret.

Dünya bütün bunların tam tersi değil mi? Öğrendiğim ve inandığım her şey Dostoyevski’nin tam tersi. Dünyanın istediği, arzuladığı hiçbir şeyi istemiyorsun ki; seni tabii ki okuyamayacaktım.

Şu iki sözü aynı kişi söylemiş olabilir mi?:

“Tanrı bana bütün hayatım boyunca eziyet etti”

Ve;

“Hayatı hayatın anlamından daha çok sevin.”

İşte ben Dostoyevski’yi bu yüzden sevmedim. Ona acı çektiren şeyden nefret etmesi gerekirken, etmediği için. O’nu bırakamadığı için. Terk etmediği için. Ruhunun tüm sefilliğiyle bağlandığı için O’na.  Kurban psikolojisiyle sürekli acının peşinde koşan bu adamı nasıl sevebilirdim? Hala sevmiyorum, hala. Ben Dimitri Karamazov’u seviyorum: “Bütün acıların üstesinden geleceğim, sırf kendi kendime ‘varım’ diyebilmek için. İşkenceler altında kıvransam bile, biliyorum ki ‘varım’; ayağımda zincirlerle kürek çekerken hala güneşi görebiliyorum, göremesem bile yaşamaya devam ediyorum”. Raskolnikov gibi ağlayıp sızlanan, sürekli sızlanan sefili değil, inatla ve hırsla ne istediğini bilen Dimitri’yi seviyorum.

Ecinniler sonra. Sonra Budala. Niye okumak için uğraşıyordum ben bu adamı; bilmiyorum. Hala da, bilmiyorum. ‘Tanrı Yazar’ olmayı hiç düşünmemiş, bunun için yazmamış, bunu hiç umursamayan, insanlığın istediklerine yabancı, beklentisiz, Rus ataerkilliği ve aristokrasisinin bilerek dışında kalmış bu adamın kitaplarını okuyamaya okuyamaya alıyordum. Sevmek istiyordum O’nu. St. Petersburg’daki küf kokan çatı katı evinin çalışma odasından, vicdanımın sevme duygusuna dokunuyordu. Sevilmekten öte, onu sevmem gerektiğini, içimin alacakaranlığından bana bakan gözlerinden ancak böyle kurtulabileceğimi bana gösteriyordu. Ben de alacakaranlığımdan bana bakan gözlerden kurtulmak istemediğim için kitaplarını alıyor fakat okuyamıyordum. Tanrısız bu adama karşılık ‘Tanrı Okuyucu’ olmaya devam etmek istiyordum. O beni çok etkileyen ‘Tanrı Yazar’ı terk etmeden bunu yapamayacaktım. O’nu yok edemeden Dostoyevski’yi var edemeyecektim.  Ölümü yok etmediğin takdirde yaşamın var olamayacağı gibi. 

Stefan Zweig Tolstoy biyografisinde; Tolstoy’un günlüğüne yazdığı bir itirafı virgülüne bile dokunmadan alıntılar:

“İşte böyle gösteriyorlar beni, Tolstoy’u; iyiliksever, soylu, yardımsever adamı, köylülerin yanında sadaka  dağıtırken. Oysa yüreğimi görebilen biri, benim hiç iyi biri olmadığımı, sadece iyi olmayı öğrenmeye çalıştığımı anlar. Kendi Ben’imden başka hiçbir şey beni gerçekten meşgul etmemiştir. Hiç gerçekten hayırsever biri olmadım, yaşamım boyunca yoksullara bir zamanlar Moskova’da kumarda bir gecede kaybettiğimin yarısı kadarını bile vermedim. Açlık çektiğini bildiğim Dostoyevski’ye bir ay ya da ömrünün sonuna kadar yetecek iki yüz ruble göndermeyi hiç düşünmedim. Oysa insanların beni övmelerine, en soylu insan diyerek pohpohlamalarına katlanıyorum ve içten içe biliyorum ki daha başlangıcın en başındayım” 

Ufak bir sebep arar insan kurtulmak ve kavuşmak için.

Bu paragraf hem kurtulma hem kavuşma paragrafımdı benim. Nihayet ‘Okuma!’ duyulmaz olmuştu. ‘Oku!’yu duymuştum. Sessizce gidip Dostoyevski’nin yanına Suç ve Ceza’yı aldım kitaplığımdan.

Galiba insan vicdanı, insan duyguları arasında kesinlikle olması gereken tek ve kesinlikle olmaması gereken tek duygu. Tolstoy bu itirafı yazmasaydı ve Zwieg kitabına almasaydı ve ben okumasaydım hala okuyamıyor olacaktım Dostoyevski’yi. İlahi adalet mekanizmasını işleten Tanrı değil, vicdandır.

Ve İlahi Adalet en çok. Tanrı’lar için işler.

İnsan zamanla değişir çünkü. Tanrı mağdur olmaya devam eder.


Tanrı Öldü. Artık tırnak içinde yazmama gerek yok. Bu tabloda en somut haliyle karşımda. Gerçekleşti işte. Ve birazdan bir Üstün İnsan, dakikalarla değil saatlerle tanımlanabilecek bir süre, tablonun karşısında öylece kalakalacak. Yürüyüşünde, kıyafetlerinde, nefes alıp verişinde, yüzünde ve etrafına bakışlarında hiçbir Tanrısallık yok şu anda.

Ama tablonun tam karşısında durduğu noktada, bu tabloyla yüz yüze geldiği an büründüğü ruh hali, dışarıdan kimsenin dokunamayacağı bir boşluğun birdenbire oluşmasının sıkıntı verici eşiydi. Ve öylece kalakaldı. Kendisinin sıkı sıkı tutunduğu Tanrı’yı; O’nu ölümün eşiğinden alan Tanrı’yı, O’nu bağışlayan Tanrı’yı, O’nu yaşatan Tanrı’yı ve O’nu koruduğuna inandığı Tanrı’yı Ölü görmüştü. Yutkundu. Nasıl olabilirdi bu! Borcunu artık kime ödeyecekti?

Karısı bu saatleri, sonradan; “Tabloya bakarken, yüzündeki heyecan-korku karışımındaki ifade, kendisinde sara nöbetlerinin hemen öncesinde gördüğümün aynısıydı.”  kelimeleriyle anlatmıştır anılarında.

Peki karısı ne beklemişti?

Tablo karşısında beti benzi atan Fyodor’un, o an, bir sara krizi  geçirmesi imkansızdı. Çünkü bu kriz O’nu Tanrı’ya götürmeyecekti artık.  O’na olan borcunu ona karşı olan inancıyla ve sadakatiyle ödeyemeyecekti . O yoktu!  Neye inanacaktı? İnanmaya devam mı etmeliydi? Sara krizi geçirmeyecek olsa bile, bütün bu inanç inançsızlık ikilemleriyle, yalnız yazarak baş edebilecekti.

Ve bir gün birebir yazdı bu sahneyi Budala’da. Prens Mişkin bu tablonun karşısına geçti ve şöyle dedi o gün: “ Bu tablo insanı inancından edebilir.”    

Nietzsche de gelir mi? Bu tabloyu yazıya döken kişi. ‘Tanrı Öldü’ yazan. Onların bir araya gelip konuşmalarını çok hayal ettim. Fakat bu tablonun önünde değil. Bu tabloyla Dostoyevski arasına girecek üçüncü bir kişi olmamalı. ‘Tanrı Öldü’ yazmış olsa bile.

Tabloyu gördükten ve Budala’yı yazdıktan sonra Dostoyevski ve Nietzsche’nin karşılaşmalarını isterdim. Dinlemek isterdim konuşmalarını. Fakat hiç karşılaşmadılar.

Çünkü Tanrı Öldü. Hayat devam ediyor.

Tıpkı bu yazının da devam edeceği gibi…


İlk Resim: Modest Urgell 

İç metin resimleri:  Hans Holbein

Edouard Vuillard




0
2089
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Geldanlage