
Neon Tiyatro’nun insanın kendisiyle, dünyayla ve anlamla kurduğu ilişkiyi sahneye taşıyan oyunu Hiç Dünya’yı yazarı, oyuncusu Baver Karahancı ve yönetmeni Emre Dökücü ile konuştuk.
“Hoş geldiniz. Burası Hiç Dünya. Burada yaşamak bir teşekkür konuşması yapmak gibi. Basit duruyor ama başlayınca kelimeleri seçemiyor, cümleleri toparlayamıyorsunuz.”
2024’te kurulan ve ilk oyunu (Sarp Polat’ın yazdığı) Tanıdığım Tüm Erkekler ile seyircisine merhaba diyen Neon Tiyatro’nun yeni oyunu Hiç Dünya, adının çağrıştırdığı anlamdan başlayarak seyircisini varlık ile hiçlik arasındaki o ince, neredeyse görünmez hatta davet ediyor. Bu hat, bir geçiş değil; daha çok düşüncenin kendi üzerine çöktüğü, dilin kendisini yitirmeye başladığı bir eşik… Basit gibi görünen ama içine girildiğinde dili dolaştıran, cümleleri dağıtan bir alan. Hiç Dünya, tam da bu eşikte, insanın kendisiyle, dünyayla ve anlamla kurduğu ilişkiyi sahneye taşıyor. Seyircisine bir cevap sunmuyor, aksine zihinde şu soruyu bırakıyor: “Bütün bu çaba gerçekten neye karşılık geliyor?”
Jean-Paul Sartre için varlık ve hiçlik, birbirini yok eden değil, birbirinin sınırında anlam kazanan iki hâldir: Hiçlik, varlığın içinden sızar ve ona kendi eksikliğini fark ettirerek bilinci mümkün kılar. Neon Tiyatro’nun Hiç Dünya oyunu sonrasında zihnimde yankılanan Sartre’ın bu sözleriydi. Hiç Dünya’nın evreninde, yazarı ve aynı zamanda oyuncularından biri olan Baver Karahancı ve yönetmeni Emre Dökücü ile bir röportaj gerçekleştirdik; oyunu rotanıza ve ajandanıza alırsınız niyetine!
(İç ses: Oyunun adından tiyatronun adına; gençler bize birçok şey söylüyor, duymak ve anlamak isteyene! Üşenmez de temizinden bir yolluk alırsınız niyetine, buraya bırakmış olayım: Neon, sembolü Ne, atom numarası 10 olan, renksiz, kokusuz ve asal (soy) gaz sınıfına giren bir kimyasal element. Yunanca “yeni” anlamına gelen neos kelimesinden türetilmiş. Elektrik akımı uygulandığında parlak kırmızı-turuncu bir ışık yaydığı için reklam tabelalarında, aydınlatmalarda ve lazerlerde kullanılıyor. Adıyla müstesna bu genç ekibi daha başka oyunlarda da görmek dileğiyle, takipte kalmaya -ve oyuna- devam!)
Finlandiyalı romancı, ressam ve karikatürist Tove Jansson’un şu sözünü çok severim: “Sınırları severim. Ağustos, yaz ile sonbahar arasındaki sınırdır; bildiğim en güzel aydır. Alacakaranlık, gündüz ile gece arasındaki sınırdır; kıyı ise deniz ile kara arasında. Sınır, özlemdir: İki kişinin âşık olup da henüz hiçbir şey söylemediği an. Sınır, yolda olmaktır. En önemli şey, yolun kendisidir.” Jansson’un bu “sınır” düşüncesinden yola çıkarak, giderek sertleşen bir dünyada tiyatronun ve insanın geleceğine dair kısa ve uzun vadede öngörüleriniz nelerdir?
Emre Dökücü: Sınırların insan ilişkilerinin selameti için çok belirleyici olduğunu düşünüyorum. İlişkilerde sınır koyabilmek kolay değil. Hatta asıl zor olan kendi sınırlarını karşı tarafa doğru ve iyi bir iletişimle, kırmadan, dökmeden aktarabilmek. Hem duygusal hem de profesyonel ilişkilerde sınırlar çok belirleyici. Tiyatroya bu açıdan baktığımızda aslında yönetmen aldığı kararlar vasıtasıyla oyunun sınırlarını belirleyen ve oyuna dair bütün unsurları bu sınırlar içinde tutmaya çalışan kişidir diyebiliriz. Ana soruya gelecek olursak; ben dünyanın değiştiğini, değişimin her zaman sancılı olduğunu, yolu bizden önce dünyadan geçen insanların yine bu tarz çalkantılara, sertliklere, hatta zaman zaman çok daha fazlasına maruz kaldığını düşünüyorum. Kısa vadede içinde bulunduğumuz çalkantılı sürecin artarak devam edeceğini düşünüyorum. Uzun vadede de şimdilerde etkisini hissettiğimiz coğrafi ve ticari konumlanma savaşlarının tıpkı İkinci Dünya Savaşı sonrasında olduğu gibi, bir şekilde yolunu bulacağını, işlerin büyük bir hızla gelişen teknolojinin çevresinde, belli bir süreliğine ekonomik çıkarlar da göz önüne alınarak rayına oturacağını düşünüyorum. Bu süreçte tiyatro da büyük yasakların gölgesinde kalmadığı sürece kendi yolunu bulacaktır. Ben, uzun vadede dünyadaki bütün teknolojik gelişmeler, dijitalleşme, algı süreleri dikkate alınarak tiyatronun geliştirilmesi ve dönüşmesi gerektiğini düşünüyorum. Hem sahnelenme hem izleyiciyle bağ kurma yolları, tüm bu gelişmeler ışığında tekrar tekrar değerlendirilmeli bence. Tiyatro iyi yapıldığında bu hâliyle zaten harika ve büyüleyici ama “tamam, işte budur, çok kurcalamayalım, ruhu kaçar” mantığında olmamalıyız ve üstüne deneyebildiğimiz kadar denemeliyiz diye düşünüyorum. Bu denemeler zaten yapılıyor, yapılmaya devam edecek. Tiyatro, kısa ve uzun vadede de insanların hayatlarında inişli çıkışlı şekilde var olma serüvenini sürdürecektir.
Baver Karahancı: Tiyatronun geleceğini dünyadan bağımsız düşünmek mümkün değil. Bugün yozlaşmanın görünür olduğu, yoksulluğun arttığı ve savaşların insan hayatını giderek değersizleştirdiği bir çağdayız. Bu yüzden dünyaya dair öngörüm, açıkçası, kaygılı. Tiyatro ise her şeye rağmen insanı ve olan biten içindeki yerimizi anlatmaya devam edecek; bu yüzden de bitmeyecek bir sanat. Ancak mevcut koşullar, özellikle bağımsız tiyatrolar için oldukça zorlayıcı. Yine de bütün bu karanlığın içinde, tiyatrocuların dayanışarak bu alanı var etmeye devam edeceklerine inanıyorum. Belki de değişim, tam olarak bu ümit var duruşla başlayacak.
Gelelim, “Varlığın tümden yok oluşu hiçin saltanatının başlangıcı değil, tersine, hiçliğin de aynı anda silinip gidişi olur: Hiçlik ancak varlığın yüzeyinde vardır” diyen Sartre üstadı hatırlatan Hiç Dünya’ya… Adıyla müstesna bu hikâye nasıl doğdu; sahnede görmeye heves ettiren meramınız neydi?
Emre Dökücü: Her şeyin zıttıyla var olması meselesi, zaman zaman üstüne düşündüğüm ve beni çok etkileyen bir konu. Belirttiğiniz gibi “hiçlik” de öyle. Varlık olmadan hiçlik olmaz diyebiliriz. Hiç Dünya’yı yazdıktan sonra Baver bana gönderdi, “Sen yönetir misin, yapar mıyız?” diye. Bana gönderdiği sırada bilgisayar başındaydım ve metni sesli şekilde okudum, bir müziğinin ve ritminin olduğunu hissettim okuyunca. Yaklaşık 45 dakika sonra “Olur, yapalım” diye dönüş yaptım Baver’e. Bu tarz metinlerin müziği çok önemli geliyor bana. Fazlalıklarının olmaması lazım. Cümleler birbirini tamamlayıp, birbirinin üstüne kapaklanmalı. Tabii bölümler ve hikâyeler de. Aslında sanatla uğraşmaya müzik bestecisi olarak başladığım ve tiyatrodan önce yıllarca müzik yaptığım için bu şekilde bakıyorum sanırım bu işe. Bildiğim yerden ve biriktirdiklerim ışığında. Baver’in metninde bu bahsettiklerimin hepsi vardı ve o yüzden hızlıca “olur yapalım” dedim.
Baver Karahancı: Oyunu, dönem dönem içine çekildiğim varoluşçu metinlerin etkisiyle yazmaya başladım. O metinlerde dolaşırken, onların “oyunsu” tarafını sahnede nasıl var edebilirim diye düşünüyordum. Çünkü bu tür konuların seyirciyi mutlaka karanlık bir çukura sürüklemesi gerektiğine inanmıyorum. Doğru bir biçimsel yaklaşımla, seyircinin hem keyifle takip edebileceği hem de üzerine düşünebileceği bir sahne dili kurulabilir. Emre ile de tam olarak bu fikrin peşinden giderek, böyle bir oyun yapmaya karar verdik.
Oyunda “hayat boyu verilen mücadelenin bir hiç olabileceği ihtimali” oldukça sert bir önerme olarak öne çıkıyor. Hatta “hiç” vurgusu çok güçlü. Bu, sizin için ne anlam ifade ediyor?
Emre Dökücü: Bu sorunun birçok insanın aklına, özellikle çok büyük bir üzüntünün veya çok büyük bir başarının ardından gelebileceğini düşünüyorum. Birini kaybettiğinizde onun artık olmaması size aslında kendi yaptıklarınızı ve bilmediğiniz bir zamanda yok olacağınızı hatırlatır. Yokluğu, hiçliği işte tam da o anda hissedersiniz. Kocaman bir hiç için mi yaşıyoruz, her şey boşa deriz ya bir kaybın ardından, öyle bir his hiçlik. Çok büyük başarıdan kastım da şu; bir maç boyunca bir futbolcu çok çalışır, antrenmanlar yapar ve takımın turu geçmesini sağlayan golü atar ama mücadelesi ve işi bitmez. Bir sonraki maçta yine gol atmalıdır. Sonraki maçta yine. O futbolcu bir an oturup düşünürse şunu diyebilir; “bütün bu çabaya hiç gerek yok.”
Baver Karahancı: Bence, hayatta “hiç” olarak tanımladığımız şey, o an hayatla kurduğumuz ilişkiye göre sürekli değişen bir kavram. Bazen bir arzunun sönüşü bazen kaygının karanlığı bazen de tuhaf bir huzur anı. Benim için ne ifade ettiğine dair cevap, en azından oyunu yazdığım dönem için, metnin içinde oldukça net. O yüzden burada tarif etmek yerine, insanları oyuna davet etmeyi tercih ederim!
Yaratım evresinde sizi yönlendiren ana araçlar nelerdi? Hikâyenin ritmini ve formunu belirlerken özellikle nelere dikkat kesildiniz? Hiç Dünya, günümüz kadrajında, hikâyesi ve karakterleriyle bugün nereye ve kimlere denk düşüyor? Sisteme yönelik eleştirisini hangi tonda, hangi renkten yapıyor?
Emre Dökücü: Yaratımda en çok oyunun müziğine dikkat kesildim. Müziği ve ritmi bozan unsurlar, sözler, hareketler varsa, bunları elemeye ve metnin derdini, sunduğu öz ve sade dili ortaya çıkartmaya çalıştım. Hiç Dünya’daki karakterlerin bir derinliği yok. Onlar bütün insanları, insanın gittiği yolu, inişlerini çıkışlarını simgeliyorlar. Her dönem insanlar inişli çıkışlı yollardan geçti, mücadeleler verdi. Bu döneme göre yorumlayacak olursak; sahnedeki temsili karakterler, postmodern insanın kendini önemli biri olarak görme motivasyonlarının üzerine gidiyor diyebiliriz. Sisteme değil de genel olarak varoluşa yönelttiği bir sorusu var oyunun: Neden devam edelim ve ilk gözümüze çarpan yükseklikten kendimizi aşağı bırakmayalım?
Baver Karahancı: Emre, bize sahnede oynayabileceğimiz “oyuncaklar” sunan bir rejiyle geldi. Işığı ve sesi de oyuncuların sahnede ürettiği bir yapı kurduk. Seyirci daha salona girdiği anda bu dünyayla karşılaşıyor; dolayısıyla formu belirleyen en önemli etkenlerden biri de bu sahne tasarımı oldu. Bunun dışında metin, bizi yer yer fiziksel tiyatroya yaklaştıran ve gündelik olandan uzaklaşmaya zorlayan bir yapı kuruyor. Serhan, İlayda ve ben provalarda tek bir oyunculuk tonuna sıkışmak yerine, metni kendi düşünsel filtremizden geçirerek yorumladık. Zamanla elbette birbirimize yaklaştık, ama o ilk farklılıkların da oyunun parçası olmasını istedik. Hiç Dünya karakterleri günümüz dünyasında birebir karşılığı olan, doğrudan bir temsiliyet taşıyan karakterler değil. Ama hikâye de kendini yalnızca karakter derinliği üzerinden kurmuyor. Aslında bu ikisinin arasında bir yerde duruyorlar. Oyunda öyle anlar var ki, seyirci az önce dışarıdan bir karikatür gibi izlediği bir karakteri, bir anda kendi hayatında bir yere dokunan biri olarak görebiliyor. Bence, oyunun kurduğu ilişki tam olarak burada başlıyor.
Metinde “seçimler” ve “mecburiyetler” arasındaki gerilim dikkat çekiyor. Siz fanilik mesaimizde, insanın seçimlerini, seçtiğini sandığını, zannettiği anları, durumları nasıl yorumluyorsunuz? Hiç Dünya üzerinden bakarsak, hayatın bu “toparlanamaz” hâlini absürt bir dille anlatmak nasıl bir hâl / hâlet-i rûhiye?
Emre Dökücü: Ben “hayal et, çalış, gerçekleştir”ciyim. Bu esnada da kontrolümüz dışında gerçekleşen hiçbir şeyi de kontrol edemeyeceğimizi baştan kabul ederim. Yenilgiler, reddedilmeler, başarısızlıklar vardır ve bunlar çok gerçek şeylerdir. Olumsuzluklara çarparak büyürsünüz ve daha büyük şekilde tekrar onların üstüne gidersiniz. Aslında buradan kesinlikle bu oyunun biçiminin öncüsü olan Samuel Beckett’in sözüne geliyoruz. “Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Yine dene, yine yenil, daha iyi yenil.” İlk duyduğumdan beri çok sevdiğim bir sözdür. Bu söz günümüzde motivasyon sözü olarak da kullanılıyor ama aslında Beckett asla kazanamayacaksın diyor diye düşünüyorum. Hiç Dünya gibi bir metni sahneye koymak, metin üzerinden yola çıkarak ve sorunuza göre cevap verirsem benim için “gerçeğin ta kendisi”ni sahneye koymak. Böyle bir şey yapıp insanlarla paylaştığım zaman da özgürleşmiş hissediyorum tabii ki.
: Bu soru doğrudan özgür irade meselesine açılıyor ve oyunun temel gerilimlerinden biri de bu. Ama buna dair net bir cevabım yok; izleyen seyirciler de bunu fark edecektir. Hayatın bu “toparlanamaz” hâlini sahneye taşımak, bana kendi varoluşuma dair derinlikli bir yerden yaklaştığımı hissettiriyor. Ama en nihayetinde bunun da bir yanılsama olduğunu düşünüyorum. Çünkü aslında hâlâ tam olarak özümsemediğim birçok meseleyi ele alıyorum. Yalnızca bunları söyleyebilme cesaretimi, daha önce de bahsettiğim gibi, işin oyunsu tarafını bulabilmiş olmaya bağlıyorum.
Prova notlarınızda, “soyut bir dünya” ve “netleşmesi gereken köşelerden” bahsediliyor. Sahneleme aşamasında bu “hiçlik” duygusunu, seyircinin dokunabileceği bir atmosfere dönüştürürken en çok hangi noktalarda zorlandınız?
Emre Dökücü: Hiç Dünya’nın bu dünyadan gelip geçen birinin başına gelenleri bir temsiliyet yoluyla seyirciye aktarmasına dikkat ettim. Oyunun yazarı Baver ile de konuşmalarımız hep bunu başarabilmeyle ilgiliydi. Yani karakterleri derinleştirmeden bir dünya kurmak gerekiyordu. Bu sırada aslında dramatikleştirebilmek için fazlaca malzeme veren sahneleri belli bir sınırda tutmaya ve temsiliyet hissinin bozulmamasına dikkat ettik. Bu hassas denge sanırım hepimizi zorlayan noktaydı. Örneğin; ikinci bölümde İlayda babasını kaybeden genç bir kadını oynuyor, ölen babası rüyasına giriyor, babasının cenazesinde ağlayamıyor. Bu sahneyi derinleştirmeden yazmak, oynamak ve yönetmek kendinizi tutmayı ve kontrol edebilmeyi gerektiriyor. En zorlandığımız yer bu denge olmuştur bence.
Metinde iki rota / jargon dikkatimi çekti: “Boşluk” ve “absürt-mizahi dil kullanımı”. “Boşluk”, oyunun hem tematik hem de duygusal merkezinde. Bu boşluk daha çok varoluşsal bir hiçlik hâline mi işaret ediyor; yoksa modern hayatın yarattığı bir yoksunluk duygusu mu? Bu minvalde absürt ve mizahi dil kullanımı, bu ağır temayı taşımak için bir araç mı ya da doğrudan dünyayı algılama biçiminizin bir tezahürü mü?
Emre Dökücü: Boşluk her sabah, her akşam yüzleştiğimiz bir şey bence. İnsan bir boşluğun içinde savrulup duruyor. Ben neşeye inanırım. Ne olursa olsun bir şekilde insan neşesini muhafaza ettikçe bu dünyayı, başına gelenleri, boşluğu kandırmayı beceriyor. Dolayısıyla böyle hakiki bir boşluğu absürt ve mizahi bir yaklaşımla anlatmak benim için ve ekibin geri kalanı için çok uygun bir seçimdi.
Baver Karahancı: Boşluk, aslında ele alınan konuların doğal olarak beraberinde getirdiği bir durum. Biz özellikle “boşluk yaratalım” diye yola çıkmadık. Daha çok, anlamın yittiği yerde boşluğun kendiliğinden oluştuğunu düşünüyorum. Oyunun absürt ve mizahi tarafı da aslında bu durumla bağlantılı. Bir yandan ele alınan meselelerin içinde boğulmamak için bir imkân sunuyor, diğer yandan da anlamı zorlayan her yapıda mizahın neredeyse kendiliğinden ortaya çıktığını görüyoruz. Beckett, Ionesco ve Alfred Jarry gibi isimler de buna dair bize yol gösteren çok iyi örnekler vermiş.
“Bağlanmak güzel şey, tıpkı çözülmek gibi...” diyorsunuz. Oyun bittiğinde seyircinin hangi duygusundan çözülmesini, hangi sorusuna bağlanmasını arzu ediyorsunuz ve bu doğrultuda, sizin gözünüzden oyunun / hikâyenin meramı ve derdi nedir?
Emre Dökücü: Söylenecek her şey söylendi. Yaşanacak her şey yaşandı. Ve sürekli daha gelişmiş olduğumuzu düşündüğümüz bir tekrar döngüsünün içinde çürüyoruz. “Çürüme şeklimize biz mi karar veriyoruz yoksa nasıl çürüyeceğimiz önceden belirlendi mi?” Böyle bir soruya yanıt olsun isterdim bu oyun ama maalesef bunun cevabını kimse tam olarak bilmiyor.
Derdimizi şöyle özetlerim: Hayat akıp gidiyor ve bazen yapacak hiçbir şey yok.

Metni prova ve sahneleme aşamasında yaşadığınız, ilginç, absürt veya “bu da varmış” dediğiniz neleri tecrübe veya -yeniden- teyit ettiniz; ya da şu an aklınıza gelen, tebessüm ettiren neler yaşadınız?
Emre Dökücü: Bir metni ayaklandırmak başlı başına çok gergin bir süreç. Korkunç. Bir sürü insan bir odaya doluşup belli bir düzlük üzerinde kâğıtta yazan şeyleri hayata geçirmeye çalışıyor. Ben burada ekibin birbirine itici güç olmasına ve ekibin içindeki yılmayan itici güçlere, taşıyıcı kolonlara inanırım. Ekip bu şekilde kurulduysa kaygılarından olabildiğince arınmış ve korkmayan bir birliktelik sağlayabiliyorsunuz tüm süreç boyunca. Böyle olunca da eğlence kendiliğinden geliyor. Keşiş sahnesinin veya cüce sahnesinin keşfi bizi çok eğlendirdi. Prömiyerde Baver sahnede müzik yaparken iPad’inin sesi kısık kalmıştı. Serhan oyununa yedirerek gidip Baver’in önündeki iPad’in sesini açtı, Baver de refleks olarak onu kelinden öptü. Hem seyirciler hem oyuncular çok eğlenmiştik. Böyle spontane anlara çok inanıyorum ve Hiç Dünya’ya çok yakıştırıyorum.
Baver Karahancı: Sanırım en ilginç keşif, bir oyuncu olarak yazdığım bir metinde oynarken, oyuncu reflekslerinin sahnede en az yazarın hayal ettiği kadar belirleyici olduğunu görmekti. Yazarken kafamda kurduğum bir sahneyi, oynarken bambaşka bir şekilde oynamak istediğim anlar oldu. Bir yandan da İlayda ve Serhan’ın kendi karakterlerine kattıkları yorumlarla karşılaşmak çok ilginçti. Benim yazarken üzerinde çok durmadığım yerlerde, onlar sahnede çok güçlü anlar yarattılar.
Bazı hikâyeler dilin sınırlarını aşar ve bu oyun da onlardan biri olmuş kanaatimce… Aynı sahnenin farklı versiyonlarını denemek, oyunun anlamını nasıl dönüştürdü? Misal, “budur” dediğiniz anı belirleyen neydi? Buradan hareketle, oyunu yaratım ve provalarında ve sahnede cana geldiğinde, sizin fonunuzda veyahut kafanızda sürekli dönüp dolaşan neydi?
Emre Dökücü: Yönetmen olarak genelde aklımda sahneyi belirleyerek provaya gelmiyorum. Oyuncuların getirdikleri, birbirleriyle olan uyumları, ritimleri benim için çok önemli. Benim aklımda oyunun genel tonu, müziği, ritmi oluyor. Oyuncuları neredeyse kafamda sahneyle ilgili pek bir şey yokken oynamaya davet ediyorum ve çıkanlar üzerinden kafamdaki ritme, müziğe hizmet eden yerleri (dolayısıyla bütüne) tutup geliştirmeye ve onlarla birlikte dönüştürmeye çalışıyorum.
Oyunda en sevdiğiniz bölüm / replik hangisi ve sizi neden bu kadar etkiliyor?
Emre Dökücü: Oyunda en çok “tek gözlü tıknaz kambur maceracı”nın bütün başına gelenlerin ardından aldığı acınası beden formu ve seyirciye, tek gözüyle bakmaya çalışması beni etkiliyor. Onun bu yolculuğu ve aldığı form, kendine uydurduğu yalancı motivasyonlar ve pes etmeme hâli belki de bizim de içinde bulunduğumuz ve yolunda yürüdüğümüz dünyanın özeti.
Baver Karahancı: Oyunda en sevdiğim bölüm, oyunun başında iki anlatıcının bir diğerini oyun alanında bırakıp bir kukla oynatır gibi komutlar üzerinden ona bir varlık yükledikleri sahne. Bu bir dizi neden sonuç ilişkisinden bağımsız eylemlerle ilerleyen sahnede seyircinin gözlerinden “ben şu anda ne izliyorum” ifadesi altındaki şaşkınlığı, keyfi veya kaygısını yakalamaktan sanırım keyif alıyorum.
Tesadüf bu ya, hayat verdiğiniz oyundaki karakter(ler)le bir vakit aynı masalarda kelama düşüyorsunuz. Onlara bir cümle söyleseniz, bu ne olurdu?
Emre Dökücü: Hepsini karşıma alıp: “Oğlum öleceksiniz lan.” derdim.
Baver Karahancı: Oyun karakterleri hiç gündelik tipler değil. Bu yüzden onlarla gerçek hayatta karşılaşsaydım ya fazlasıyla ilgimi çekerlerdi ya da hafifçe ürkerdim diye düşünüyorum.

Avukat olduğunuzu öğrendim. Gündüzleri hukukla, geceleri tiyatroyla meşgul olmak, adliyenin somut gerçekliği ile sahnenin kurmaca evreni arasında sizce nasıl bir hissiyat yaratıyor?
Baver Karahancı: Şu an sürekli bir adliye yaşantım yok ama geçmişte oldu, ileride yine olabilir. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Adliye dediğimiz yer aslında kendi içinde güçlü bir kurgusallık barındırıyor. Cüppeli insanlar, mabedi andıran mahkeme salonları, herkesin belirli bir konuma göre durduğu bir düzen, duruşmayı açan sözler… Bütün bunlar, ritüele benzeyen bir yapı kuruyor. Aynı olayın farklı perspektiflerden ele alınması da oyunculukla hiç uzak gelmeyen bir deneyim. Tek fark, orada temas ettiğiniz insanlara karşı sorumluluğun çok daha büyük olması.
Son zamanlarda sizi etkileyen veyahut iyi gelen kültür sanat rotasında neler var?
Emre Dökücü: Tiyatro: Uzun Mesafe Koşucusunun Yalnızlığı - Tiyatro Nok. Kitap: Puşkin Tepeleri - Sergey Dovlatov. Film: The Banshees of Inisherin. Albüm: Mayhem – Lady Gaga. Şarkı: “Mudvayne” - Dull Boy.
Baver Karahancı: Hayat boyu bu soruyu bekliyormuş gibi son zamanlarda beni etkileyen her şeye ayrı ayrı başlık açıyorum öyleyse! Oyun: Apsolit (Strandom). Macbeth’in Cadıları (Tiyatro Tales). Film: Inside Llewyn Davis, Punch-Drunk Love. Dizi: Birlikte On Yılbaşı. Şarkı: “Nasıl İstediysen Öyle İşte” (Büyük Ev Ablukada), “Maltida Dulzura” (Vetusta Morla). Kitap: Yeni Hayat (Orhan Pamuk), Kum Kitabı (Borges).
Gelelim adının anlamıyla da bellekte patlangaçlar açtıran Neon Tiyatro’ya… Kimlerden oluşuyor; tiyatroda meramı ve derdi nedir? Bundan sonraki gidişatta ve hedefte neler var?
Emre Dökücü: Neon Tiyatro’nun kurucusu benim. Aslında aklımda bir tiyatro kurmak yoktu ama ilk oyunum Tanıdığım Tüm Erkekler’i yönetmeye başladığımda fark ettim ki istikrarlı bir tanıtım, bir kültür için kendime ait bir kumpanyaya ihtiyacım var. Bu kumpanyada bana eşlik eden harika takım arkadaşlarım olmasa işler çok daha zor olurdu diye düşünüyorum. Bu kişilerin başında yapım koordinatörümüz Merve Dağlıoğlu var. Ardından bugüne kadar yaptığımız iki oyunda ve yürütücü yapımcılığını yaptığımız bir oyunda bizimle birlikte bu mücadelenin içine dalan, özverili ve çalışkan harika oyuncu arkadaşlarımız var. Teknik kadromuz, asistan ekibimiz her zaman ellerinden gelenin en iyisini yaparak bizimle. Dekorumuzu, afişimizi, kostümlerimizi, hareket ve ışık tasarımlarımızı, müziğimizi emanet ettiğimiz çok değerli arkadaşlarımız var bizimle çalışan. Hepsiyle proje bazlı çalışıyor gibi görünsek de aslında bizim bir parçamız oluyorlar ve birlikte çok daha iyisini, daha ilerisini hedefleyebiliyoruz. Yapı, burayı benimseyen ve sahiplenenlerle ilerliyor, gelişiyor. Gelecekte dijital mecrayı ve sahneyi birbirine bağlayan projeler yapmayı hedefliyorum. Tiyatronun dijitalle olan bağının gerçek manada nereye evrilebileceğini merak ediyorum. Bu anlamda denemeler yaparak ilerlemek önemli bir hedefimiz. Aynı zamanda uzun süredir video alanında da aktif olarak çalışmalar yürütüp o alanda da videographer, görüntü yönetmeni, yönetmen ve kurgucu farklı projelerde çalıştığım için bu iki alanı birbirine bağlamak beni heyecanlandırıyor. Sosyal medya üzerinde yayınlanacak mini diziler üretmek, bazı program formatları oluşturmak ve ardından bunların sahneye evrilmesini, sahneyle buluşmasını denemek Neon Tiyatro’nun hedefleri arasında.
KÜNYE:
Yazar: Baver Karahancı
Yönetmen: Emre Dökücü
Oyuncular: Baver Karahancı, İlayda Güler, Serhan Alben
Kostüm ve Dekor Tasarımı: İrem Dilaver
Işık Tasarımı: Can Kılınç
Hareket Tasarımı: Süda Köse
Afiş Tasarımı: Elif Kadayıf
Yapım Koordinatörü: Merve Dağlıoğlu
Süre: 55 dk.