15 MAYIS, CUMA, 2026

Bazen Hep Birlikte Bazen Değil…

İlk gösterimini bu sene Berlin Film Festivali’nin Forum seçkisinde yapan Bazen Hep Birlikte Dans Ettiklerini Hayal Ediyorum üzerine filmin yönetmeni Daniela Magnani Hüller ile bir söyleşi gerçekleştirdik.

Bazen Hep Birlikte Bazen Değil…

* Film, Türkiye’deki ilk gösterimini “Kino 2026: Alman Filmleri Türkiye’de” programı kapsamında 17 Mayıs 2026, pazar günü saat 14.00’te Sinematek/Sinema Evi’nde yapacak. Gösterimin ardından yönetmen izleyicilerle birlikte bir söyleşi gerçekleştirecek.

Otobiyografik belgesel yönetmenin 14 sene önce yaşadığı, daha önce onu taciz eden bir okul arkadaşı tarafından gerçekleştirilen, bir kadın cinayeti girişiminden kurtulmasına geri dönüyor. Yönetmen olay mahaline ve kendisine dışardan bakarak süreci yeniden ve yıllar sonra seslendiriyor. Kocaman odalarda, geniş arazilerde o dönem bu sürece şahit olmuş, bir öğretmen, bir okul arkadaşı, bir dedektif ve savcı ile buluşuyor. O dönem yaptıklarını neden yaptıklarını, yapmadıklarını da neden yapmadıklarını anlamaya çalışıyor. Yaşanan süreçten yıllar sonra aslında o buluşmalar bir şekilde sorumluluk alma ya da almama sorusunu soruyor. Bizi tanıyan insanlar üzerinden bizi tanımayan insanlara anonim bir mektup gibi.

​Film, birebir fail merkezli ilerlemiyor. Daha çok çevreyi, tanıklığı, ihmali, sıradanlaşmış sessizliği araştırıyor. Bu yüzden de tekil bir travma anlatısından çıkıp kolektif bir hafıza alanına dönüşüyor. Yönetmen izole bir vaka hikâyesi kurmanın derdinde değil. En başından bunu izleyiciye söylüyor. İnsanlar aslında kendilerini değil, o anda temsil ettikleri sistemi açığa çıkarıyor: Öğretmen, savcı, polis, okul yönetimi, sınıf arkadaşı… Ve tam da bu yüzden film anonimleşiyor; Dünya’nın bir yerinde olmuş spesifik bir olaydan çıkıp dünyanın birçok yerinde tanınabilir bir yapıya dönüşüyor.

© Bildersturm Filmproduktion

Filmde genel olarak büyük ve boş mekânlar görüyoruz. Ve bunlar filmin dilinde çok belirleyici. Bu mekânlar sizin için hafızanın boşluklarını mı temsil ediyor, yoksa kurumsal mesafeyi mi?

Benim için çekimleri ağırlıklı olarak kamusal alanlarda yapmak ve geniş planlarda çevredeki mekânı görünür kılmak önemliydi. Kadrajı açmak ve bu hikâyelerin bir boşlukta değil, her zaman belirli bir çevrenin içinde gerçekleştiğini netleştirmek istedim. Hikâyemi izole bir vaka ya da bireysel bir kadermiş gibi kurmak yerine, izleyicinin bakışını bilinçli olarak içinde hareket ettiğimiz mekânlara yönlendirmek istedim.

​Hafıza sekanslarında ise çoğu zaman hafif yukarıdan çekilmiş geniş planlar aynı zamanda belli bir düşünsel mesafe yaratıyor. İzleyici durumun biraz dışında kalıyor ama aynı zamanda yeterince yakın olduğu için hem net bir şekilde görebiliyor hem de müdahale edebilirmiş hissine sahip oluyor.

Görüştüğünüz kişileri suçlamaya değil anlamaya çalışan bir yaklaşımınız var bir yandan. Aradan bu kadar zaman geçmişken ve bir “hayatta kalan” olarak bunu kurmanın çok zor olduğunu düşünüyorum. Bu tonu kurmak zor muydu? Öfke ile mesafe arasında nasıl bir denge kurdunuz? Kendinizi durdurduğunuz şeyler oldu mu? Oradaki metodunuzu merak ediyorum.

En başından beri filmi bir intikam duygusuyla yapmak istemediğim benim için çok netti. Bu projeye geri dönmeye karar verdiğimde mesele tek tek insanlara suç atmak değil, kadınlara yönelik şiddeti mümkün kılan yapıları görünür kılmaktı. Aynı zamanda bireyler olarak her zaman harekete geçme imkânlarımız olduğunu da göstermek istedim.

Benim üzerimde derin iz bırakmış belirli anlardan söz etmek de önemliydi. Çünkü görünüşte küçük olan bu anların birçok başka insan üzerinde de derin etkiler bırakabileceğinin farkındaydım. Bu anlamda her küçük eylem, her bir cümle ya yardımcı oluyor ya da zarar veriyor.

Zaman da kesinlikle yardımcı oldu. Uzun yıllar boyunca çok öfkeliydim ve elbette hâlâ öfkeli olduğum şeyler var. Ama film o öfkeden doğmadı. Görüşmeler sırasında kendimi geri tutmam gerektiğini hissetmedim. Aksine, benimle oturup o dönemi konuşmayı kabul eden insanlara büyük saygı duydum. Özellikle de o dönemde doğru ya da yeterli şekilde davranmamış olsalar bile. Onlara bir şekilde çok minnettardım.

​Böyle bir konuşmadan kaçınmak ya da hiçbir şey hatırlamadığını söylemek çok daha kolay. Bu da oldu: Herkes o dönemi tekrar konuşmaya, kamera olmasa bile, istekli değildi. Bazı reddedişler empati açısından oldukça yetersizdi. Kişisel olarak benim için en zor olan şey konuşmalar değil, bu reddedilişlerdi.

© Bildersturm Filmproduktion

Film boyunca dramatik müzik, yoğun arşiv kullanımı ya da duygusal yükselmeler yok. Aksine travmayı gösterme biçimlerine dair bilinçli bir etik pozisyon var. Öğretmen, polis, doktor gibi tanıklar yıllar sonra zaman zaman özeleştiri yapıyor. Sizce hayatta kalan biri için “geç kalmış bir farkındalık” ne ifade ediyor?

En başından beri filmde şiddet eylemini ya da travmayı sansasyonel hâle getirecek hiçbir unsur olmaması gerektiği benim için çok netti. Oradan bakınca gerçek hayat hikâyelerini tüketilebilir suç anlatılarına dönüştüren “true-crime story” formatlarını da problemli buluyorum. Benim odağım gerilim yaratmak ya da suçun izini sürmek değildi; insanlara, kurumlara, kişinin kendi hafızasına ve algısına duyulan güveni aramaktı.

​Filmdeki insanların gerçekten “geç kalmış bir farkındalık” yaşayıp yaşamadığını bilmiyorum. Bu zaten doğrudan hedefim de değildi. Beni daha çok ilgilendiren şey, bu durumlara birlikte geri dönüldüğünde ne olduğuydu. Yani neyin hatırlandığı, neyin hatırlanmadığı, sorumluluğun nerede görünür hâle geldiği ve boşlukların nerede kaldığı.

Film bana sıklıkla şunu düşündürdü: Şiddet yalnızca saldırı anı değil, saldırganın gündelik hayatta sürekli var olmaya devam etmesi. Yani bu insanlarla yaşamaya mecbur kalıyoruz. Belgesel bireysel bir hikâyeden çok sistemik bir başarısızlığı da açığa çıkarıyor. Sizce bugün benzer vakalarda gerçekten bir şey değişti mi?

Benim için asıl olaydan önce ve sonra yaşananların büyük kısmı da (failden bağımsız olarak) çok şiddet içeriyordu ve bazı açılardan neredeyse daha da kötüydü. Çünkü bu şiddet tek bir kişiden değil, normalde yardım, koruma ya da en azından durumu ciddiyetle ele alma beklediğiniz insanlardan ve kurumlardan geliyordu.

​Kadınlara yönelik şiddetin ve buna eşlik eden adaletsizliğin toplumda daha görünür hâle geldiğine inanıyorum. Ama deneyimlerime göre bu şiddetin ne kadar ciddiye alınacağı hâlâ fazlasıyla bireysel insanlara bağlı. Maalesef bugün bile böyle bir vakayı örtbas etmeyi tercih edecek okul yöneticileri ya da durumun ağırlığını kavrayamayan savcılar olduğundan eminim.

© Daniela Magnani Hüller

Sosyal medya mesajlarının bile yeterli “kanıt” sayılmaması bana çok çarpıcı geliyor. Çünkü hâlâ hukuk sisteminin dünyanın genelinde tıkandığı bir alan orası. Sanırım kurumlar hâlâ şiddeti ancak fiziksel olarak gerçekleştiğinde ciddiye alıyor.

Buna tamamen katılıyorum. Faillerin hukuki ve cezai sonuçlarla çok az risk alarak hareket edebildiği, mağdurların ise kendilerini korumak için neredeyse hiçbir imkâna sahip olmadığı hâlâ çok fazla alan var. Özellikle çevrim içi ortamda yaşananlar, bu konuda hukuki, kurumsal ve toplumsal olarak ne kadar çok iş yapılması gerektiğini çok net gösteriyor.

Seyirciye bir katharsis vermiyorsunuz. Zaten en baştan seyirciyi hiçbir şekilde koşullamadınız. Finalde çözülmeyen, askıda kalan bir duygu var. Ve biçimsel olarak filmin genelinde sessizlikleri kesmemeyi özellikle tercih ettiğinizi düşündüm. Sessizlik sizin için ne ifade ediyor?

O belirsizlik hissi insanın hep yanında taşıdığı bir şey. Hiçbir şey tam anlamıyla net değil ve ben de bu yüzden yapay bir netlik yaratmak istemedim.

Bir gösterimden sonra biri bana sessizliğin çoğu zaman tam da konuşmanın rahatsız edici hâle geldiği yerde ortaya çıktığını söylemişti. Birinin yanlış yaptığını dile getirmek rahatsız edici. Şiddete maruz kalmış birine nasıl olduğunu sormak rahatsız edici, çünkü yanlış bir şey söylemekten korkuyorsunuz. Ama tam da bu yüzden yine de konuşma cesaretini göstermek ya da en azından insanların konuşabileceği bir alan açmak önemli. Bu anlamda filmdeki sessizlik iki şeyi birden ifade ediyor: Dinlemek için bir alan ama aynı zamanda konuşmanın eksik kaldığı ve gerekli olduğu yerlerin de işareti.


*Kino 2026: Alman Filmleri Türkiye’de programı kapsamında, yönetmen Daniela Magnani Hüller’in de katılımıyla Sinematek/Sinema Evi’nde gösterilecek “Bazen Hep Birlikte Dans Ettiklerini Hayal Ediyorum” filmini 17 Mayıs Pazar günü saat 14:00’da izleyebilirsiniz.

https://www.youtube.com/watch?v=KlQUsapKTzI

0
237
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Geldanlage