04 MAYIS, PAZARTESİ, 2026

Birlikteyken Nasıl Güzeliz!: “Şeytan Marka Giyer 2”

20 yıl aradan sonra aynı kadronun yer aldığı devam filmiyle karşımıza çıkan Şeytan Marka Giyer 2 filmi ve temsil ettikleri üzerine bir izlenim yazısı.

Birlikteyken Nasıl Güzeliz!: “Şeytan Marka Giyer 2”

İnanılmaz ikonikleşmiş bir iş Şeytan Marka Giyer (Devil Wears Prada). O dönem belki de bilinmeyen ama filmden yıllar sonra sosyal medya dilinde aşina olduğumuz “viral olmak” tabirinin hakkını fazla fazla veren bir film. Tek başına metninden bile bir dolu diyalog internet ortamında defalarca tıklandı. İlk filmin ortaya çıktığı 2006 senesinde ekibin böyle bir öngörüsü var mıydı ya da istedikleri bir şey miydi bilinmez ama eğer bu filme ucundan kıyısından ufacık bir sevginiz ya da ilginiz varsa yirmi sene sonra gelen devam filmine bir şans vermek iyi olabilir. David Frankel yeniden yönetmen koltuğunda ve beklentiyi fazla fazla karşılayan ne eksik ne fazla bir işle karşımızda. Yeniden bir araya gelen, asla izlemekten sıkılmayacağımız mahşerin dörtlüsü Meryl Streep, Anne Hathaway, Emily Blunt ve Stanley Tucci’yi izlerken geride kalan yirmi seneyi düşünüp de büyülenmemek elde değil.

​Devam filminde hikâye, artık dijital araçların medya okuryazarlığını ciddi biçimde dönüştürdüğü günümüzde geçiyor. Bunun bir getirisi olarak gazetecilik ve yayıncılık iyi bir metinden, yazarın değerinden ve bir yayının beklentisinden kopmuş vaziyette. Üretilen şeyler makale ya da haber değil artık. Her şey birer içerik ve bir içeriğin değerini de belirleyen şeyler tıklama, bekleme ve kaydırma. Moda dünyasında nam salmış Runway, bir anlamda can çekişiyor. Editör Miranda Priestly (Meryl Streep) ve vizyonu her şeyin saniyesinde değiştiği dijital dünyada o hıza yetişemediği için tökezliyor. Arka planda dergiyle ilgili metinsel bir kriz meselesi var gibi görünse de aslında dergi mevcut hâliyle bir şeyleri toparlamada günümüz dünyasına ayak uyduramıyor. Diğer tarafta Andy Sachs (Anne Hathaway) başarılı gazetecilik kariyerine rağmen bir ödül gecesinde ekip arkadaşlarıyla birlikte -ve kısa mesaj yoluyla- gazeteden kovulduklarını öğreniyor. Hem dergicilik dünyasında hem de gazetecilik dünyasında bu iki karakterin yaşadığı kriz birbirlerine yeniden yaklaşmaları için bir fırsata dönüşüyor. Derginin sahibi olan iş insanı, Andy’yi dergide yazması için davet ediyor ve akabinde Andy o doğru formülleri bularak dergiye olan ilgiyi yeniden kazanmaya çalışıyor. Andy aslında bütün filmin hikâyesinde bir yerlere serpiştirilen, çekirdeği saksıdan çıkarmadan toprağı besleyerek onu yeniden yeşertmeye çalışan itekleyici güç oluyor.

Hikâye ilerledikçe Miranda cephesinde de bir kırılmadan ziyade içten içe güvenli gördüğü limana dair bir rahatlama görüyoruz. Yani yıllar sonra yazılan Miranda hikâyesi dediğim dedik bir Miranda değil. Oradaki bakış açısı çok doğru bu yüzden. Andy’den zaten şüphesi yok ama tabii ki karakter Miranda olunca o duvarları büsbütün de kaldırmıyor. Bazı şeyler onun ritminde esniyor ya da esnemiyor. Çünkü The Devil Wears Prada’daki Miranda ile devam filmindeki Miranda arasında temel bir fark var. İlk filmde gücün temsil ettiği şey mesafe, korku ve kusursuzluk yanılsamasıydı. Yeni filmde ise güç, kontrolü kaybetmeden kırılganlıkla temas edebilme kapasitesine kayıyor. Ama burada asla dramatik bir çözülme alanı da yok çünkü Miranda zaten öyle yazılabilecek bir karakter değil. Öte yandan bir editör için -yıllarca kurduğu dünyadan bahsediyoruz- o liman aslında konfordan doğru gelmiyor. Alışkanlıkların getirisi olarak kurduğu bir savunma stratejisi. Dijital çağın yayıncılığı sarsmasıyla birlikte o mimari ilk kez dışarıdan değil, içeriden gevşiyor. Yani kriz sadece bir sektör krizi değil, karakterin kendi kurduğu sistemin sürdürülebilirliği meselesine de kayıyor. Filmin getirdiği diğer bir eleştiri de bu. Andy tarafı da bu anlamda çok kritik. Andy artık sadece Miranda’nın karşısındaki genç idealist karakter değil. Onun neredeyse alternatif bir versiyonu gibi çalışıyor. Bu yüzden Miranda’nın Andy’ye güvenmesi, aslında kendi gençliğine ve kaçırdığı ihtimallere bir yandan kontrollü bir alan açması gibi de okunabilir.

​Yayın sahibinin başına gelenler ve ardından dergide bir küçülme politikasına gidileceğinin öğrenilmesi Andy’yi bir çözüm bulmaya itiyor. Bulunan çözüm bir şekilde sarpa sarınca film bunu sadece dramatik yapıdaki olayları çözüme kavuşturan o motor aksiyon olarak kullanmakla kalmıyor aslında daha açıktan karakterlerin yolculuğunu da bir şekilde bu vesileyle detaylandırmayı başarıyor. Emily’nin (Emily Blunt) kendisiyle yüzleşmesi ya da sadık dost Nigel’ın (Stanley Tucci) açıktan hakkının teslim edilmesi bunlardan birkaçı. Yani klasik bir kriz çözümü değil, endüstriyel bir kırılmanın karakter dramaturjisine çevrilmesini izliyoruz. Olay örgüsü, karakterleri sürükleyen bir araç olmaktan çıkıp artık onların iç dönüşümünü de açık eden bir mekanizmaya dönüşüyor.

Şimdilik Güvendeyiz

Andy’nin çözüm arayışı bu yüzden önemli. Çünkü bu sadece bir yayını kurtarma refleksi değil, editoryal aklın dijital çağda nasıl yeniden konumlanabileceği sorusuna verilen kişisel bir cevap da. Çözümün sarpa sarması da bu nedenle çok yerinde. Film burada başarı fetişine kapılmıyor, aksine sürecin kırılganlığını görünür kılıyor. Yan karakterlerin açılması meselesi de filmin en güçlü hamlelerinden. Emily’nin eskiden statü üzerinden kurduğu bir kimliğin aslında içinin boşalması. Sadece kişisel bir kriz değil, aslen moda dünyasının erişilebilirlik ve hız üzerinden yeniden yazılmasıyla da bağlantılı. Aynı şekilde Nigel’ın görünürlüğü, ilk filmdeki o yarım kalmış adalet duygusunu gecikmeli de olsa yerine koyuyor. Ama bunu nostaljik bir telafi gibi değil, bugünün değerleriyle yapıyor.

​Hikâyede mekânın hattı iki şehir, Milano ve New York üzerinden kuruluyor. Film gerçekten moda filmi olmayı ciddiye alıyor. O hareket, o tempo, o üretim zinciri hissi var. Bu noktada House of Gucci’de (2021) olmayan şeyin olmuş bir versiyonunu izliyoruz. Orada estetik vardı ama sistem duygusu yoktu. Bu film ise modayı sadece bir vitrin olarak değil, bir emek ve kararlar ağı olarak gösteriyor. Lady Gaga, cameo olarak görünüyor filmde mesela. Karakterin görünmesi sadece “aaa bakın kim geldi!” anı değil, o da o dünyanın bir parçası gibi yaşıyor. Aynı şekilde dergiyi satın alan figürün yeni bir güvenli alan yaratmaması da çok isabetli bir tercih. Çünkü film zaten güvenli alan fikrinin çöktüğünü söylüyor.

Mesele sadece eski ve yeninin birlikte yaşayabilmesi değil, birbirini dönüştürmeden birlikte kalamaması da. Yani bu ilişki statik bir uzlaşma değil, sürekli bir gerilim hattı hâliyle. The Devil Wears Prada 2 tam da bunu kuruyor. Eski dergicilik refleksleri (kürasyon, sezgi, ritim) ile dijital dünyanın hız, veri ve erişilebilirlik mantığı yan yana gelince ortaya hibrit bir form çıkıyor. Ama bu form herkes yerinde kalsın gibi bir uzlaşıyla kurulmuyor. Herkesin biraz yerinden oynamasını gerektiriyor. Miranda tarafında bu, otoritenin mutlaklıktan esnekliğe evrilmesi. Ama bu bir ödün değil, bir adaptasyon stratejisi. Yani Miranda eskiyi temsil etmeye devam ediyor ama artık o temsil, değişimi dışlayan değil, onu kontrollü biçimde içeri alan bir forma dönüşüyor. Diğer tarafta Andy’nin bir köprü oluşu devreye giriyor. Ne tamamen yeni ne tamamen eski. Aslında film karakter üzerinden şunu da söylüyor: Yeni olan, eskiyi silerek değil, onu yeniden okuyarak güçlenir. Ama burada önemli bir fark var. Bu yeniden okuma romantik bir saygı borcu değil, daha çok işlevsel bir ihtiyaç. Çünkü deneyim, hâlâ kriz anlarında en hızlı referans noktası. Hiyerarşi kurmadan bilgi alışverişinin formülünü bulmak çok değerli. Ama film bunu biraz daha sert söylüyor. Hiyerarşi tamamen yok olmuyor, sadece görünmez hâle geliyor ve yeniden dağıtılıyor. Yani güç ilişkileri bitmiyor, biçim değiştiriyor. Eski hâliyle tepeden aşağı bir model yerine daha ağsal, daha müzakereye açık ama yine de eşitsizlikler barındıran bir yapı geliyor. Eski ve yeni birlikte var olabilir belki ama bu ancak birbirlerini dönüştürmeye razı olduklarında mümkün olabiliyor. Aksi hâlde biri diğerinin nostaljisi ya da biri diğerinin tehdidi olarak kalmaya mahkûm oluyor. Son olarak bireysel parlaklıklar değil, kolektif üretim ve karşılaşmaların değerine dair. Film bunu romantize etmiyor. Kırılganlığı mümkün mertebe koruyor. Kısacası şimdilik güvendeyiz diyor.

Şeytan Marka Giyer 2’yi 1 Mayıs’tan itibaren sinemalarda izleyebilirsiniz.  

0
234
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Geldanlage