30 NİSAN, PERŞEMBE, 2026

“En Büyük Sürgün İnsanın Kendi Vicdanından Uzak Düşmesi”

İranlı yazar ve sosyolog Shahzadeh N. İgual ile 7 Mayıs akşamı İstanbul’da gerçekleşecek müzikal gösterisi Bir Gecede Binbir Gece: Bin Şems Bir Celaleddin üzerine konuştuk.

“En Büyük Sürgün İnsanın Kendi Vicdanından Uzak Düşmesi”

Savaş, yıkım ve kedere yazgılı topraklardan gelen İranlı yazar ve sosyolog Shahzadeh N. İgual, kaleme aldığı roman, oyun ve söyleşilerle bu kadim coğrafyanın acılarına projeksiyon tutuyor. İgual bu kez, Bir Gecede Binbir Gece: Bin Şems Bir Celaleddin adıyla sahneye koyduğu müzikal gösteri ile ruhun dehlizlerinde dolaştırıp insanı kendi karanlığı ile yüzleştiriyor. 2018 yılındaki prömiyerinden bu yana büyük ilgi gören bu gösteri, 7 Mayıs 2026 tarihinde İstanbul KKM Gönül Ülkü ve Gazanfer Özcan Sahnesi’nde bir kez daha sanatseverlerle buluşuyor. İran’ın UNESCO tescilli kadim “nakkallik” geleneğini modern bir sahne estetiğiyle buluşturan performans öncesi Shahzadeh N. İgual ile konuştuk. İgual; “Şems ile Mevlânâ’nın karşılaşması iki kişinin hikâyesi değil, insanın kendi karanlığıyla yüzleşip ışığa yürüyüşü. Gösterimi izledikten sonra bir kişi bile öfkesini sorgular, bir kırgın kalp affetmeyi düşünür, bir yalnız insan yeniden umutlanır ve içiyle yüzleşirse, amacıma ulaşmışım demek benim için” diyor…

Öyle bir coğrafyadan geliyor, öyle derin acılarla yoğrulmuş bir coğrafyadan sesleniyorsunuz ki, sizin sesinizi asıl kimler duysun… Sahneden yükselen mesajın muhatapları kimler?

Ben tek bir şehirden geldiğimi değil, kadim bir coğrafyanın yükünü taşıdığımı düşünüyorum. Acılarla yoğrulmuş topraklardan sesleniyorum; savaşın, feryatların, suskunluğun ve hasretin içinden… Acının dili milliyetten bağımsızdır. Bu yüzden sesimin ulaşmasını istediğim yer yalnızca belirli bir ülke ya da halk değil; kalbinde yara taşıyan herkesin yüreği. Bu sahnede muhatabım zalim kadar mazlumdur. Sessiz kalan kadar çığlık atan, unutan kadar hatırlayan, nefret eden kadar sevmeyi unutmayan insan. Çünkü en büyük sürgün insanın kendi vicdanından uzak düşmesi. Bin Şems Bir Celaleddin ile vermek istediğim mesaj şu: İnsan, ancak aşk ile çoğalır, merhamet ile yükselir, hakikat ile özgürleşir. Şems ile Mevlânâ’nın karşılaşması iki kişinin hikâyesi değil, insanın kendi karanlığıyla yüzleşip ışığa yürüyüşü. Gösterimi izledikten sonra bir kişi bile öfkesini sorgular, bir kırgın kalp affetmeyi düşünür, bir yalnız insan yeniden umutlanır ve içiyle yüzleşirse, amacıma ulaşmışım demek benim için.

Neden Şems ve Mevlâna?

Çünkü Şems ile Mevlânâ, yalnızca iki tarihî şahsiyet değil; insan ruhunun iki büyük hâlidir. Biri ateş, biri deniz… Biri sarsar, öteki sarar… Biri sorudur, diğeri cevap. Onların buluşmasıysa, iki insanın karşılaşmasından çok, insanın kendi içindeki uykudan uyanışı. Hakikatin sert rüzgârıdır Şems. İnsanın içindeki putları yıkar, alışkanlıkları darmadağın eder, kalbi çıplak bırakır. Mevlânâ ise o yıkıntının içinden yeniden doğan hikmet bahçesidir. Şems olmasaydı Celaleddin belki büyük bir âlim olarak kalacaktı; Mevlânâ olmasaydı Şems’in ateşi belki yalnızca bir kıvılcım gibi geçecekti. Birlikte aşkın ve irfanın güneşine dönüştüler. Ben Şems ve Mevlânâ’yı seçmedim; çağımızın susuzluğu beni onlara götürdü. Zira bugün insan bilgi içinde kaybolmuş ama hikmeti unutmuş durumda. Kalabalıklar içinde yaşıyor ama kendine yabancı. Şems ile Mevlânâ bize hâlâ şunu fısıldıyor: İnsan, kendini ancak başka bir hakikat aynasında tanır. Bu yüzden sahnede onların hikâyesini anlatmıyorum sadece; insanın içindeki Şems’i, içindeki Mevlânâ’yı uyandırmaya çalışıyorum. Her çağın yeniden bir Şems’e ve yeniden doğacak bir Celaleddin’e ihtiyacı vardır.

Sahne dekoru ve kostümler (siyah kıyafet, baston, İran halısı…) izleyiciye neler fısıldıyor?

Evet, sahnede kullandığımız her şey lisanımızın parçası aslında. Yani izleyiciyle yalnızca kelimelerle değil; renklerle, dokularla, sessizlikle ve nesnelerle de bağ kurmaya gayret ediyorum. Bu yüzden kostüm ve sahnedeki her unsurun görünmeyen bir hikâyesi var. Siyah kıyafet, ilk bakışta matem rengi görünür; ama benim için yalnızca yası temsil etmez. Siyah, bütün renkleri içinde taşıyan renk. Yani zahirde sessizlik, bâtında sonsuzluk… Aynı zamanda insanın iç karanlığını, nefsini, yüzleşmesi gereken gölgelerini temsil ediyor. Çünkü hakikate yürüyen kişi önce kendi karanlığından geçer. Baston, yaşlılığa ya da güçsüzlüğe işaret etmiyor; yolculuğu ve kazandırdığı bilgeliği anlatıyor. Dervişin asası seyyahın sabrını, insanın dünyadaki misafirliğini anlatıyor. İnsan yürürken toprağa basar; ama içi hakikate yaslanmak ister. O baston biraz da insanın kırılganlığının vakar içinde taşınması. Sahnedeki el dokuması İran halısı ise sadece bir zemin örtüsü değil, hafıza. Her ilmik bir dua, her desen bir kıssa, her renk coğrafyanın gözyaşı ve sevincidir. Halı, Doğu’da ev demektir, anne demek, kök demektir. Ben onun üzerinde yürümüyorum; geçmişimin, kültürümün ve medeniyetimin kıyısından konuşuyorum. Kısacası sahnede görünen hiçbir şey yalnızca eşya değildir ve bütün gösteri, insanın gecesinden yola çıkıp eve dönme arayışı.

Müzikal anlatının ismine de bir parantez açmak isterim. Nedir, Bir Gecede Binbir Gece: Bin Şems Bir Celaleddin’in anlamı?

Bilinçli olarak Doğu’nun belleğine, masallarına ve anlatı geleneğine bir selam. Binbir Gece Masalları’nda nasıl ki her gece yeni bir hikâye ile insan ruhu hayatta tutulursa, burada da bir geceden sayısız hakikat, ışık, acı, aşk ve uyanış taşar. Şems ile Mevlânâ’nın karşılaşması takvimde tek bir “an”a sığsa da ruh dünyasında binlerce gecelik bir dönüşüm başlatmıştır. O buluşma, bir insanın içindeki sessiz kütüphaneyi açmış, nice hikâyeleri uyandırmıştır. Bin Şems Bir Celaleddin masallardaki çoğul sembollerin irfani bir karşılığıdır. Şems burada tek bir kişi değil; her çağda karşımıza çıkan öğretmen, sarsıntı, aşk, kayıp, soru ve aynadır. İnsan hayatında bazen bir dost, bazen bir ayrılık, bazen bir cümle Şems olur. Bu yüzden bindir. Ama o çağrılara cevap veren hakiki yolcu birdir: İçimizdeki Celaleddin. Binbir Gece’de Şehrazad hikâyeleri anlatarak ölümü ertelerdi; burada ise hikâyeler anlatarak ruhu uyanışa çağırıyoruz. Orada gece, sabaha ulaşmak içindi; burada gece, insanın kendine ulaşması için. Yani bu isim hem masal geleneğine bir saygı hem de modern insanın kaybolmuşluğuna söylenen yeni bir meseldir: Bir tek gece yeter… Eğer o gece âdemoğlu gerçekten uyanırsa, içine bin bir âlem doğar.

Şems-i öldüren zihniyet hâlâ yaşıyor demek mümkün sanırım, ne dersiniz?

Hakikati susturmak isteyen anlayış, tarihte hep suret değiştirerek yaşatıldı. Dün Şems’e tahammül edemeyenler vardı; bugün de soruya kızanlar, farklı olana öfkelenenler, ışığı tehdit sayanlar var. İsimler değişir, çağlar değişir, fakat karanlığın refleksleri çok değişmez. Şems’i rahatsız edici kılan şey, insanları incitmesi değil; onları uykularından uyandırmasıydı. O, konforu bozdu, ezberi sarstı, görünenin hiçliğini göstererek hakikate çağırdı. Bu yüzden her dönemde Şems gibiler sevilirken aynı anda hedef de oldular. Çünkü bazı insanlar prangalarını güvenlik zanneder. Bugün de bir düşünürü linç eden kalabalıkta, bir özgürlükçü ya da bir sanatçıyı susturmak isteyen baskıda, bir genci soru sordu diye aşağılayan dilde, bir farklılığı ya da muhalefeti düşmanlaştıran siyasette o zihniyetin izlerini görmek mümkün. Şems’i öldürmek bedeni yok etmekten öte, sesi kısmak, sözünü çarpıtmak, yalnızlaştırmak aynı zamanda. Bu da bir tür cinayet. Ama unutmamak gerek: Tarih, Şems veya Hallac-ı Mansur’u öldürenlerin adını değil, Şems’in ateşini, Hallac’ın feryadını hatırlar. Hakikatin kaderi yara almaktır bazen; fakat sonunda gelen ışık, karanlıktan daha kalıcıdır. Bu yüzden mesele “Şems’i kim öldürdü?” sorusundan çok, “Bugün içimizdeki Şems’i kim susturuyor?” sorusu.

Bu müzikal “Motreba! Aheste vur! Tâ ruh insin bedene” nidasıyla şekilleniyor. Manasını, imgesini sizden dinleyelim mi?

Bu, yalnızca ritme verilmiş bir talimat değil; insanın yaratılış sırrına dokunan derin bir niyazdır. “Motreb”, musikiyi icra eden kişidir; fakat sembolik olarak hayatın kendisine, zamana, gönüle, kadere de seslenir. “Yavaş vur” denir… Çünkü bazı gerçekler gürültüyle değil, letafetle gelir. İnsan bazen çok hızlı yaşar; çağımız da böyle. Her şey acele, her şey sert, her şey yüksek sesli… Oysa ruh, telaşın içine inmez. Ruhun bedene gerçekten yerleşmesi için sükûnet lazım, incelik, ahenk lazım. Bu nida, modern insanın kaybettiği ritme karşı bir anımsatma. İrfanî manada ise beden toprağa, ruh semaya yakındır. İkisini buluşturan aşktır, musikidir, edeptir. “Aheste vur”, kalbin kapısını zorlamadan çalmak demektir. Zira gönül kapıları kırılarak açılmaz, fısıldayarak aralanır.  Sahnede bu cümle, bütün anlatının anahtarıdır. İzleyicinin kalbine usulca dokunmak istiyoruz. Gürültüyle değil titreşimle, bağırarak değil fısıldayarak, göstererek değil hissettirerek… Ki ruh yeniden bedene insin, insan yeniden kendine kavuşsun. Kısacası bu nida, bir müzik emri gibi duyulur ama aslında çağımıza söylenmiş bir irfan cümlesidir: “Yavaşla… Sessizleş… İçine dön…” Çünkü hakikat, acele edenlere görünmez.

Sahnede, sosyal medya paylaşımlarınızda hep çok sakin bir üslupla anlatıyorsunuz. Sizi o sahneye çıkaran, o satırların dökülmesine neden içinizdeki duygular neler? Nasılsınız? içinizde koşan atları, yangınları sorsam?

Dışarıdan bakıldığında âdemoğlu bazen sükûnetten ibaret sanılıyor. Oysa kimi sessizliğin altında bir nehir akar. Beni sahneye çıkaran da satırları önüme seren de biraz o görünmeyen tufan. İçimde hem yola düşmüş bir seyyah hem konacak yer arayan yorgun bir kuş var. Nasılsınız diye soruyorsunuz… İnsan kimi zaman iyiyim diyerek örter kırıklarını. Ben de her insan gibi biraz tamam, biraz eksik, biraz kavuşmuş, biraz yolda kalmış hâlde yaşıyorum. Görünmeyende koşan atlarım var elbet. Yetişemediğim zamanlara, yürüyemediğim sokaklara, kaybettiğim insanlara, söylenmemiş kelamlara doğru koşuyorlar. Yangınlarım var; bazıları hasretten, bazıları memleketten, bazıları kendime yetişememekten. Ama şunu öğrendim: hasretler en yüce muallim, içimdeki yangınsa ışığa dönüşebilecek zengin bir kılavuzmuş meğer. Sahneye çıkışım da biraz bundan. Kelimeler küle dönmesin, varoluş yolculuğu bir arpa boyu kadar ilerlesin diye. Ve belki bir başkasının karanlığına küçücük bir kandil olabilsin diye.

Resmi tarihi, edebiyat ve sanat üzerinden okumanın etkisi için neler söylersiniz? Resmi tarih rakamlar üzerinden ilerlerken, edebiyat hikâyelere odaklanıyor. Bunun bıraktığı etki ve empati için neler söylersiniz?

Resmî tarih takvim yapraklarıyla yürür; hangi yıl ne oldu, kim kazandı, hangi sınır çizildi, kaç kişi öldü… Gerekli olmakla beraber rakamları yalnızca rakamdır. Kronoloji bize olayları anlatır; ama insanın o olayların içinde nasıl titrediğini, nasıl sustuğunu, nasıl sevdiğini yahut nasıl ve ne zaman dönüştüğünü anlatmaz. Edebiyat ve sanat tam da bu noktada devreye girer. Tarihin kapattığı parantezleri yeniden açar. Mesela cephede annesinin mektubunu cebinde taşıyan askeri gösterir. Bir göçün istatistiğini değil, evinin anahtarını yıllarca cebinde saklayan ihtiyarı hatırlatır. Bir sürgün kararı alındığı gün geride kalan çocuğun sessizliğini duyurur. Resmî tarih çoğu zaman galiplerin hafızasından çıkar; sanat ise bazen mağlubun, bazen yetimin, bazen isimsizin sesi olur. Bu yüzden empatiyi rakamlar değil, hikâyeler büyütür. İnsan yüz bin kişinin öldüğünü duyunca donar; ama tek bir annenin ağıtını duyunca içi parçalanır. Çünkü yürek sayılardan öte suretlerle, seslerle ilişki kurar. Kronolojinin ötesinden bakarsak şunu görürüz: Tarih bize ne olduğunu söyler, sanat onun insanda neye dönüştüğünü… Biri dış dünyanın kaydıdır, diğeri iç dünyanın şahadeti. Ve bazen bir şiir, bir tablo, bir tiyatro oyunu; kalın tarih kitaplarının öğretemediğini bir anda öğretir, karşımızdakinin de bizim gibi acı çekebilen, özleyebilen, korkabilen bir insan olduğunu. Bu yüzden toplumlar arşivden çok vicdanla hatırlar. Vicdan edebiyat ve sanatla dile gelir.

Sanat; kullandığı nahif dile rağmen, sesi yüksek perdeden çıkan muktedirler ve hoyrat siyaset karşısında nasıl bu kadar kalıcı etki yaratabiliyor?

Siyaset gürültüyle konuşur; velakin sanat fısıldayarak devrim yaratır. Bu yüzden hoyratlık kaba kuvvetle alan kaplarken, sanat ince diliyle zaman kazanır. İktidar bir dönemi yönetebilir ama bir mısra bir yüzyıldan diğerine aktarılır. Zorbalık buyurur, sanat önerir. Baskı tek ses ister, sanat çoğul yankılar üretir. Ceberut zihniyet insanı kalıba sokmaya çalışır; sanat insana iç âlemini hatırlatır. Bir şiir, yasaklara rağmen hafızayı korur. Bir film, konuşulamayanı ima eder. Bir türkü, korkunun kol gezdiği meydanlarda cesareti gizlice dolaştırır. İncelik ile zayıflık sık karıştırılır. Oysa incelik, kırmadan direnme kudretidir. Suyun taşı delmesi gibi… Sertlik hemen sonuç verir ama çabuk eskir; zarafet yavaş işler fakat derine geçer. Bu yüzden nice zorba isim unutulmuşken, onların susturmak istediği sanatçılar hâlâ konuşur. Sanatın direniştir.  Sanatın dik duruşu çoğu zaman slogan atarak değil, insanı insan olarak savunarak zuhur eder. Bir annenin feryadını, bir çocuğun suskunluğunu duyurur, bir âşığın bekleyişini anlatır. Böylece siyasetin soyutlaştırdığı hayatı yeniden ete kemiğe büründürür. Gücün rakamlara baktığı yerde, sanat surete bakar. Belki de en büyük mesele şudur: Hoyratlık korkudan beslenir, sanat hürriyetten. Korku bağırır; hürriyet bazen bir ney sesi kadar sakindir. Ama o ses, çağlar boyunca yankılanabilir.

Bir Gecede Binbir Gece: Bin Şems Bir Celaleddin gösterisinin biletlerine buradan ulaşabilirsiniz. 

0
176
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Geldanlage