
Mert Pekduraner ile “belki ömürlük bir serinin başlangıcı” olarak tanımladığı, klasik gitarıyla kaydettiği üç yeni parçadan oluşan EP’si yüzümden denizler dökülüyor’u konuştuk.
Müzisyen ve besteci Mert Pekduraner ile ilk röportajımızı 2021 yılında, ilk albüm çalışması Geriye ne kaldı odağında yapmış, müzikal evrenini var eden elementleri konuşmuştuk. Sağlam adımlarla ilerlediği yıllar geçti aradan, Dialogues in the Dark isimli nefis bir grup albümü geldi. Şehirler, ülkeler geçti bu parçalar, onlarca konserde binlerce dinleyiciyle buluştu. Şimdi ise solo üretimlerinde bir eşik daha atladığını gösterdiği yüzümden denizler dökülüyor çalıyor arkada. Bu EP, sözünü Yaşar Kemal’den, yolunu kendi köklerinden alarak başlıyor. Hikâyesi 2019’a uzanan, zamana güvenen üç parçadan oluşuyor bu EP. Sanatçının klasik gitarıyla, bir başına, içeriden gelen hislerle hayat verdiği parçalar bunlar. “yüzümden denizler dökülüyor”, “geçmişin dikenleri dökülmüyor”, “dağlarım ağrıma gidiyor” her biri kendi zamanlarında gelip birbirini buluyor burada.
Mert Pekduraner ile yüzümden denizler dökülüyor’un hikâyesine, yoluna ışık olanlara, çağının bir sanatçısı olmanın getirdiklerine ve gelecek projelerine dair sohbet ettik.
Senin için köklere uzanmak, orayı unutmamak, yola buradan devam etmek oldukça önemli. Son EP'nde de Çukurova’dan çıkmış dünyamızı zenginleştirmiş bir yazarın, Yaşar Kemal’in sesiyle, sözüyle açılıyor. Albümü konuşmadan önce belki köklerin senin için ne ifade ettiğinden, oradan aldığın feyzden konuşarak başlarız?
Paolo Sorrentino’nun La grande bellezza adlı filminde bir rahibe vardı o şöyle demişti: “Kökler her şeydir.” Bu cümleyi çok düşünüyorum çünkü bir süredir “kök kavramını kayıp mı ettim?” diye kendimi sorguluyorum. Köklerimde hiç değişmeyen, değişip dönüşüp hâlâ kökte kalan şeylerden birinin Çukurova olduğunu düşünüyorum. Hem oradaki insanlar hem aile bağları hem de Yaşar Kemaller, Orhan Kemaller… ama yüzümden denizler dökülüyor’da Yaşar Kemal’in doğrudan olmasının nedeni Çukurovalı olmasından ziyade orada söylediklerinin benim kendi köküme gidiyor olması. Kök biraz karışık bir konu benim için. Ait hissediyor muyum, nereye ait hissediyorum gibi sorular var içerisinde.
Yaşar Kemal’den alıntı yaptığın, seni köklerine götüren bu kaydı ile karşılaşman nasıl oldu? Bu üretim sürecini nasıl ve ne şekilde etkiledi?
Özellikle “yüzümden denizler dökülüyor” parçası 2020 hatta 2019’a uzanıyor. Çok uzun zamandır, kendi zamanında beni bekleyen ve kendi zamanını bulan üç parça bunlar. Bu kaydı Yaşar Kemal Efsanesi belgeselinde duydum, şiirin ismi “Yalnızlık’’. Bugünlerde Bahar İndi isimli bir kitabından, yanlış hatırlamıyorsam 31’inci sayfa olması lazım. Uzun bir şiir, anlatıyor anlatıyor, en sonunda da “Çın çın ötüyor yüreğimin kökünde şu dünyanın ıssızlığı, Tanrı kimsenin başına vermesin böyle bir yalnızlığı” diyor. Benim hissim; bu üç parçanın bir araya gelmesi, dinleyiciyle buluşması ve benim için onları evet oldu hissine yaklaştıran şey bu dizeyle başladı. Aslında bu dizeleri kullanmak için izin almakla çok uğraştım, alamazsam bu EP’yi yapmayabilirim noktasına bile gelmiştim. EP’nin en büyük demirbaşı bu dizeler aslında, öyle bir yeri var.
Bu bana Yaşar Kemal ile birlikte bir şey yapmışız hissi veriyor. Keşke o da dinleyebilseydi, belki dinlemiştir de…

Aslında bu önemli de bir karar bu dizeler olmasaydı üç parçayı yayımlamayabilirdin.
Bunu düşündüm gerçekten. Karakterimde mimarlıkla şekillenen şöyle bir şey var: İstediğim gibi olmadığında onu kendi zamanına bırakabiliyorum, vazgeçmiyorum ama daha iyisini yapmaya çalışıyorum. EP’nin başında o olmasaydı yapar mıydım? sorusunu sordum kendime.
Aslında hikâyesi 2019’a uzanıyor parçaların oldukça uzun bir süre. Üç parçalık bir hikâye anlatıyor yüzümden denizler dökülüyor. Bu hikâyenin ne anlattığını, nasıl bir sürecin sonucunda ortaya çıktığını paylaşır mısın?
Dinleyiciyi etkilemek istemem ama kendi açımdan söyleyebileceklerim, müziğe dokuz yaşında klasik gitarla başladım. İki albüm kaydı, çaldığım işlerin hepsinde elektrik gitar, elektrik fretless ya da klasik perdesiz kullandım şu ana kadar ve klasik gitarı özledim. Hiçbir şeye ihtiyacın yok, amfiye vs. çok doğal bir ses, ağaçla ilişkisi de çok hoşuma gidiyor. O yüzden sadece klasik gitar ve minimal vokallerin olduğu bir üç parça yapmak istedim. Aslında hikâye şöyle başladı: Anadolu’da âşıklar, ozanlar alır enstrümanını oturup çalarlar ya hiçbir şey yoktur, ilk düşüncem buydu. Bir müzisyenin yalnızlığıyla alakalı iki, üç belki dört parça hayal etmiştim. Kendi yalnızlığımda, çok sade, bir klasik gitar ve ağıt gibi vokal kullandığım, yer yer elektrik perdesiz gitarda e-bow da kullanıyorum, çok fazla katmanı olmayan naif bir kayıt olmasını istiyordum. His ve konsept olarak Anadolu’daki o gelenekten esinleniyorum.
Bu EP’nin çok kişisel, sana ait bir yerden ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Dinlerken gerçekten hissi de çok yoğun bir şekilde dinleyiciye geçiyor. Parçaların isimlerinden de söz etmemiz gerektiğini düşünüyorum. “yüzümden denizler dökülüyor”, “geçmişin dikenleri dökülmüyor”, “dağlarım ağrıma gidiyor”. Şairane başlıklar… Senin şiirleri, okumayı çok sevdiğini de biliyorum. Bunlar parçalar bittikten sonra mı koyduğun isimler yoksa zaten aklında dönüyor muydu?
Gerçekten isimlerin nasıl ortaya çıktığını bilmiyorum. Çok not alıyorum. Hatta geçenlerde şöyle bir not yazdım: “Müziğin gerektirdiklerini şiirden de öğreniyorum.” Şiir ifade edeceği şeyi elekten geçirerek yapıyor ya bu çağda bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. İsimlerin gerçekten nasıl geldiğini hatırlayamıyorum, zaten hatırlamanın da çok mümkün olmadığını düşünüyorum. O demlenme sürecinde her şeyin anlamı da değişiyor, bu yüzden bazı şeyleri hatırlayamıyorum. Spesifik olarak anlamları bende de yok aslında. Ne zaman bir şey yapsam varoluşsal bir yere dokunuyor içimde.
Denizlerden dağlara yüzünü dönüyor parçalar aslında
Denizle ilişkim özeldir benim için, mühimdir. Bir sonraki grup albümüm de dağlarla alakalı olacak. Denizi uzaktan severim, mesela kışın hırçın denizi severim. Uzaktan görmeyi. Kumsaldan ziyade dağdan yürüyeyim denizi göreyim.

Denizin yoldaşlığını daha çok seviyorsun. Belki bu üç parça özelinde düşünüp cevaplamak istersin. Müziğin üretim sürecinde üzerinde en fazla gezindiğin, içinde yaşattığın hisler, düşünceler neler oluyor?
Bu zor bir soru, kesin bir cevap veremem; çünkü bu bir süreç. Son üç parça özelinde konuşursam eğer her sabah uyanıyorum, değişmeyen şey uyanmak. Kahvaltımı hazırlıyorum, çalışmaya başlıyorum, belki çalışamıyorum. Bütün bu süreçler içinde de bazı duygular yaşıyorum. Sanırım bende hep bir özlem duygusu var. Neye özlem duyuyorum bilmiyorum ama hep var o içimde. Sanırım bu üç parçada kim ne anlıyor, hissediyorsa o orada var diyebilirim.
Bu EP’nin kayıt sürecinde sende iz bırakan, yüzümden denizler dökülüyor ile hatırlayacağım bir anın var mı?
Klasik gitarla kaydedecektim. Adana’dan, dokuz yaşındayken almış olduğumuz gitarımı getirdim. Ama 25 yıl öncenin başlangıç seviyesi bir gitarı o ve sound’u karşılamıyordu. Ardından bir gitar arayışına girdim içime sinen bir tane bulamadım. Aralık ayında Amsterdam’dayken orada çok sevdiğim bir dükkân var, oraya girdim. Bir gitar denedim ve ona vuruldum. EP’yi onunla kaydettim. O gitar EP’nin bütün sound’unu değiştirdi, dönüm noktasıdır diyebilirim. O yüzden hayatta akışına bırakıp karşılaşma durumuna inanıyorum ben. O gitarla karşılaşmış olmak şanstı benim için. Dokuz yaşımdan sonra ilk satın aldığım klasik gitarım oldu, yeni yol arkadaşım.
Senin de bana yoldaş olan parçaların var :). Yıllar geçse de hâlâ elimin gittiği parçaların var ama diskografini baştan sona dinlediğimde her seferinde farklı yönlerini gösterdiğini, farklı hisleri tetiklediğini düşünüyorum. Sence yüzümden denizler dökülüyor müzikal dünyanda nerede duracak ve neleri temsil edecek?
Aslında dört parça olacaktı son dakika eledim birini. “dağlarım ağrıma gidiyor” 45 saniyelik bir parça ve daha 3-4 aylık, çok yeni bir parça. Temasını sevdim, hoşuma gitti ve onu kaydettim, bıraktım. Onun yerinde daha 2-2,5 dakikalık bir parça vardı. Onun kayıt sürecinde hissettiğim ve içime sinen şekilde çalamadığımı gördüm. Biraz daha denedim ve içime sinmedi. Hislerim bir şeye evet demiyorsa ona devam etmiyorum. Öyle olunca da “dağlarım ağrıma gidiyor”u koymaya karar verdim.
EP’ye dair şöyle bir duygum oldu: Belki bir ömür sürecek serinin ilk üç parçasını kaydettim. Belki üç sene sonra bir üç parça daha belki 15 sene sonra bir parça gelir bunu bilemem, benim de sizlerle göreceğim bir şey. Bir seriyi başlatmanın duygusu bana da iyi geliyor. Elimden geldiğince sade kayıtlar, tek gitarla ve enstrümantasyonu çok fazla büyütmeden naif kayıtlar olan bir seri olmasını istiyorum. Ve belki hayat boyu bu serinin ismi “yüzümden denizler dökülüyor” da olabilir bilemem.
Sade kayıtların sende bambaşka bir kapı araladığı ortada. Solo bir çalışmanın ürünü bu EP de. Tek başınayken kendinle ilişkin nasıldır? Yaratıcılığını besleyen ne oluyor bu ilişkide?
Kayıtları benim için çok önemli bir sanatçıya yolladım. O da bana çok güzel bir mesajla cevap verdi: “Çok içerden melodiler”. Bu benim için çok değerli bir yorumdu. Hem söyleyen kişi benim için çok değerli hem de içerden ile içten aynı şey değil. “İçerden”lik konusu beni çok etkiledi. Kendi içimi ne kadar tanıyorum meselesi çok önemli benim için çünkü az tanıyorum bence. Kendimle ilişkim zor ama müzikteki Mert başka biri. Onun kendisiyle sahnede de kayıtta da ilişkisi başka.
Okumadan, film izlemeden, kendinle kalmadan ya da benzeri etkinliklerde bulunmadan, yani insanın kendi hayal dünyası ve varoluşu ile ilişkili şeyler yapmadan üretmesinde sahiciliği sorguluyorum. Bu yüzden gitar çaldığımdan fazla şiir okuyor olabilirim.

Şiir okumak senin yaşamsal reflekslerinden biri gibi geliyor bana.
Öyle. Bir dönem oluyor hiç okumuyorum ama hep yanımda bir şiir kitabı bulundurmaya çalışıyorum. Onu sadece yanımda olsun diye de istiyorum. Şiir açısından bu topraklarda yaşadığımız için çok şanslıyız. Murathan Mungan’ı ana dilimde okuyabildiğim için çok şanslıyım.
Belki söz şiirin besleyiciliğine gelmişken hayatta ilham aldığın başka neler olduğundan da bahsedersin?
Sorrentino’yu söylerim ilk olarak, harika bir yönetmen. Geçmişe bakışı beni en çok etkileyen yönü. Bir sanatçı kendi geçmişini ne kadar irdeliyorsa, orayı ne kadar anlayabiliyorsa yaptığı sanat da o kadar etkileniyor. Elimizde geçmiş dışında bir şeyimiz yok. Bunu pesimist bir yerden söylemiyorum. Sorrentino bunu çok iyi yapıyor, özellikle The Hand of God filminde. Almodovar da mesela öyle. Akdeniz insanıyım ben. İtalyan, İspanyol sanatçıları, mimarları çok seviyorum. Bu kültür beni çok etkiliyor.
Ufak yaştayken ana enstrümanım gitardı ve virtüöz olamayacağımı ya da o disiplinde olmak istemediğimi hatırlıyorum. Ben hikâye anlatmak istediğime karar vermiştim. Anlatmak istediğim hikâye de bunlardan besleniyor, kendi hikâyemle dolaylı şekilde. Mesela bu aralar Murathan Mungan’ın Yaz Geçer kitabı benimle birlikte.
Zamana hem güveniyor hem de değer veriyorsun. Müziğin yapay zekâ araçlarıyla hızlı üretimi ve dinleyici tarafından hızlı tüketimi döngüsüne girdiğimiz günümüzde, analog üretim yapan bir müzisyensin. Müziğin bu hızlı tüketim döngüsü hakkında, bu çağda üreten tarafta biri olarak fikirlerin nedir?
Yapay zekânın müzik yazabilmesi konusunda ne kadar bilgim var ben de bunu sorguladığım için çok net cümleler kurmak istemiyorum ama yapay zekânın müzik yapabileceğini düşünmüyorum. Melodi yazabilir, kompozisyon yaratabilir ama sonuçta çok büyük bir etken var o da duygu ve bu insana ait bir şey. Kendime çok yakın bulmuyorum. Sanatta birçok çağ yaşanıyor ama kalbinizden geçen, sahici üretim yapmak önemli. 2022’de Dialogues in the Dark’ı yayımladım. Aslında bu çağda dört yıl çok uzun bir süre. Benim aklıma bu kadar oldu, bir şey çıkartmalıyım diye bir düşünce gelmedi, geldiyse de hemen gitti. Hiçbir zaman buna yer vermedim içimde. Anlatacağım hikâye her zaman kendi zamanında geliyor bana. Benim dışımda.
Bu çağ için ise şunu söyleyebilirim: Müziğimizi sessizce yaparsak birbirimizi daha çok duyacağız. Bu düşündüğüm bir şey. Bir müzisyen içerik üreticisi değil, olması da gerekmiyor. Kendime de hep bunu söylüyorum. Müziğini sessizce yapmak kendi içini daha çok duymak demek ya biraz. Bu çağ buna izin vermiyor ve birçok insan da bunun girdabına kapılıyor. Kendi içine dönen çok az insan var. Sürekli post atmak ya da her hafta bir parça yüklemek değil müzisyen olmak. Görünür olurken kendini görebiliyor musun? Başkası senin yolunun rehberi olamaz, sadece sen olabilirsin.
Müziğinin üretiminden dinleyiciye ulaşmasına kadarki tüm yolculuğu da sana ait. Bunu ilk söyleşimizde de konuşmuştuk. Yıllar geçti ve hâlâ bağımsız bir müzisyen olarak var oluyorsun sektörde. O zaman bana “Çalmak diğer işlerden daha kolaymış” demiştin. Bağımsız olarak yola devam etmek konusunda neler söylemek istersin?
Şu anda daha fazla diyorum bunu :). Bunu şikâyet olarak söylemiyorum ama öyle anlaşılmasın. Mesela illustrator’da daha fazla vakit geçirmiş olabilirim kayıttan çünkü kapağı kendim tasarladım. Ve ben her konuda çok detaycıyım. Bu bazen fazla gelebiliyor ama insan bunun dengesini bir şekilde buluyor. İçime sinen noktaya getirene kadar sürdürüyorum sonra tamam diyorum.
Bir label ile anlaşırsam bir gün işler değişir ancak orada da yine güzel bir denge yaratmak için uğraşırım. Bu EP sürecinde de 4-5 aya yayarak kapak tasarımından mix, mastering’ine, distribütör şirketine yüklemesinden kayıt sürecine kendim yönettim.

“Kıyı” ile çıktığın bu yolda bugün 17 parça, yüzlerce konser ile bambaşka bir noktadasın artık. Bir müzisyen olarak dünyanı yaratırken başlangıç noktan ile bugün geldiğin yer hakkında neler düşünüyor ve hissediyorsun?
Bir yerde bir yazı görmüştüm, “Beş yıl önce hayalini kurduğun yerdesin” diyordu.
Hep o aklıma geliyor, gerçekten heyecanlanıyorum. Küçükken defterime sahneyle ilgili, müzikle ilgili hayal ettiğim şeyleri yazardım, üniversite hayatımda da devam etti hep hayal kurdum, çalıştım. Sonra sahneye çıkıyorsun ve seni dinlemeye gelenleri gördüğünde her şey başka bir noktaya çıkıyor, bir EP yayımlıyorsun çok güzel mesajlar gönderiyorlar. Bunlar çok mutlu ediyor.
Senin dinleyicinle de çok özel ilişkin var, bunu konserlerinde gözlemleyebiliyorum. Seni dinlemeyi çok seviyorlar. Sen bu ilişki hakkında neler söylemek istersin?
Çok değerli bir şey insanlardan müziğine dair bir his, bir yorum almak. Bir konser çıkışında yaşı olan bir dinleyicim “çocukluğuma döndürdünüz” demişti bana ve çok duygulanmıştım. İnsanların duygularını paylaşmaları, dinlerlerken yüzlerini görüyor olmam ve o yüzlerin bir şeyler anlatıyor olması çok değerli, bunu kelimelerle anlatamam. İyi ki varlar, dinleyen herkesin kalbine sağlık. Bir müzisyenin varoluşuyla dinleyicinin varoluşu paralel giden bir şey.
Geçmiş üzerine düşündüğün için sormak isterim her ne kadar bu soru için erken bir zaman olsa da. Bu hayattan geriye senden nasıl bir müzikal miras kalmasını istersin?
Sahici ve içime sinenleri bırakmış olmayı isterim. İçerden seslerin olduğu bir müzikal miras kalsın isterim. Geçenlerde şöyle bir cümle yazmıştım belki bu daha iyi ifade eder: “Geçmişimi ne kadar hatırlayabilirsem o kadar iyi bir sanatçı mı oluyorum?”
Son olarak henüz yüzümden denizler dökülüyor yeni yayımlandı. Ama bahsettiğin bir grup albümü albümü var. Seninle başka nelerde, nerelerde karşılaşacağız?
yüzümden denizler dökülüyor canlı çalıma çok uygun değil. Bir şeye entegre edilebilir ama performansa pek uygun değil. Tamamen dinleyicinin baş başa kalıp dinleyebileceği parçalar. Üzerinde çalıştığım 8-9 parçalık bir grup albümü var aslında bu da yüzümden denizler dökülüyor ile eş zamanlı üzerinde çalıştığım bir albüm. Orkestrasyonu büyük, benim müzikal ifademin de yer yer değiştiği, yeni şeyler denediğim bir albüm. Onu da kendi zamanına bırakıyorum, öngördüğüm şeyler var ama yine de net şeyler söyleyemiyorum.
yüzümden denizler dökülüyor'u buradan dinleyebilirsiniz.
Kapakta yer alan fotoğraf Orçun Karamustafa'ya aittir.